31 EKİM, ÇARŞAMBA, 2018

Gerçeği Görebilecek Cesareti Kendimizde Bulabilir miyiz?

İlk kez 2016 yılında, küratörlüğünü Işın Önol’un yaptığı “When Home Won’t Let You Stay” sergisinde Viyana’da izleyiciyle buluşan Wonderland, şu anda Tate Modern’in Clara Kim ve Vassilis Oikonomopoulos küratörlüğündeki koleksiyon sergisinde gösteriliyor. 14. İstanbul Bienali’ni ziyaret etmek amacıyla İstanbul’a gelen Tate Modern küratörleri sanatçı Cevdet Erek vasıtasıyla Erkan Özgen’e ulaşıyorlar ve videoyu Tate Modern Koleksiyonu’na dahil ediyorlar. 

Gerçeği Görebilecek Cesareti Kendimizde Bulabilir miyiz?

Erkan Özgen’in dünyanın bir yarısında devam etmekte olan savaşa kayıtsız kalabilmeyi başarabilen diğer yarısına olan biteni göstermek için hazırladığı video Londra’da, dünyanın en çok ziyaretçi ağırlayan müzelerinden birinde amacına ulaşıyor. Kimsenin konuşmak, duymak, bilmek istemediği savaşın kötülüğü Muhammed’in diliyle insanların belleklerine kazınıyor. Savaştan kilometrelerce uzakta Muhammed anlatıyor, insanlar gerçekleri öğreniyor ve barışa ne kadar da ihtiyacımız olan bir dönemde yaşadığımız bir kez daha acıyla yüzlerimize çarpıyor.

​Tate Modern benim mabedimdir. İlk kez gidişim ise açılışından tam 1 yıl sonraki 2001 yılına tekabül eder, sıradan bir değişim öğrencisi olarak gittiğim Belçika’da kendimi bir sanat akademisi öğrencisi olarak buluverdiğim yıla yani… Bu uzun bir hikâye ve eminim merak da etmiyorsunuzdur. Ondan ilginizi çekebilecek asıl hikâyeyi anlatmaya devam ediyorum. 

Bugüne kadar İngiltere’ye 7-8 defa gittisem Tate Modern’e en az 13-14 kez gitmişimdir. Her seferinde eksik bir şey kalır, iyice sindiremediğim bir video, bir yerleştirme, bir ses enstelasyonu… İlla bir bahane bulurum ikinci kez gitmek için. Geçen haftaki bahanem ise Erkan Özgen’in Wonderland’ini üzerine bir yazı yazabilecek kadar izleyememem oldu. Bunu anlatmadan önce size biraz Tate Modern koleksiyon sergisinde gezinirken karşımda Erkan Özgen yazan duvar çıkınca neler hissettiğimden bahsetmem gerekiyor sanırım.

Söylemiştim, Tate Modern benim mabedimdir. Dünya üstündeki bütün müzeleri gezmedim ama gezdiklerim içindeki en nadidedir o. Blavatnik Binası’na her adım atışımda ciğerlerime normalden iki katı daha fazla oksijen gider, göz bebeklerim heyecanla büyür, kan akışımın hızlandığını, antikorlarımın adeta damarlarımı aşmak istercesine şiştiklerini hissederim, kalbimin ritmi bozulur beynime yetişmeye çalışıyormuş ancak beceremiyormuşcasına. Herkes için böyle bir yer vardır dünya üzerinde, kimisi için Ayasofya’dır, kimisi için Louvre, kiminin Süleymaniye’de hızlanır kalbi, kiminin MoMA’da, kiminin belki de aylardır uzak kaldığı baba ocağında…

Tate Modern ile ilgili duygusal salınımım böyle olunca, Erkan Özgen ismiyle karşılşınca nasıl bir ruh hâli içine girdiğimi az çok tahmin etmişsinizdir sanırım. Gözünüzde iyice canlanması için yüzüm kızararak birkaç ipucu verebilirim: Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nün aldığında, hele ki konuşmasını finalini “Benim güzel ve yalnız ülkeme!” diyerek yaptığında kendini daha fazla tutamayıp salya sümük ağlamış, Fatih Akın’ın En İyi Yabancı Film Altın Küresiyle fotografını gördüğümde “Helal olsun bee!” diye çığlık atarak telefonunu havaya fırlatmış, Tolga Karaçelik’in Kelebekler’inin sanki kendi çekmişcesine günlerce sağda solda reklamını yapmış, çok gurur duymarak bahsedecek olsam da -yeri geldi ne yapayım?- Sertab Erener Eurovision’da birinci geldiğinde göz yaşlarıma engel olamayarak koltukların üzerinde zıplamış bir insandım neticede. Benim için dünyadaki biricik çağdaş müzesi olan Tate Modern’de Erkan Özgen ismini kanlı canlı görmek bütün bu bahsettiklerimden daha şiddetli bir heyecan ve kontrolsüzlük içerisinde bulmama sebep oldu kendimi. 

Modern zaman insanı olarak, gördüğümü daha sindirmeden belgelemek üzere telefonuma sarıldım. Fotograf çektim, karanlık çıktı, içime sinmedi. Video sekmesine geçtim, önce ismi belgeledim sonra zıplayan adımlarla video odasına girip birkaç saniye de orada görüntü aldım. Utanmadan Erkan’ı tag’leyerek, bir de çok haddimeymiş gibi “Tebrikler!” notu düşerek paylaştım Instagram’da.

Bütün gün konuştum, Tate Modern’de sergilenmenin, hele ki koleksiyona dahil edilmenin bir sanatçı için nasıl büyük bir şey olduğundan bahsettim eşime saatlerce. Erkan Özgen’in mütevaziliğini, isimlerle örneklendirerek başka sanatçılar olsa kendilerini çarşaf çarşaf haber yaptıracaklarını söyleyerek taçlandırdım kendime göre. Aylardır kafamı meşgul eden, burnumuzun dibinde süregiden savaşın mağdur ettiği hayatlara nasıl dokunabilirim, ufacık da olsa nasıl iyileştirebilirim fikirlerim, yine aylardır yaptığım gibi uzun, boş ve anlamsız tiratlar olarak hayat buldular dilimin ucunda. Eşim sabırla dinledi, hatta çoğu zaman kalender bir tavırla “Anlat, anlat… Birkaç saate küçük konforlu hayatına geri dönmeyecekmiş gibi anlat…” dercesine, bıyık altından gülümseyerek dinledi. Haksız da değildi hani. Konuşuyorduk, konuşuyorduk, konuşuyorduk. Ama iş bir şeyler yapmaya gelince esamemiz okunmuyordu. Kayıtsız kalıyorduk, vicdanımızı rahatlatacak zavallı cümleler, aciz fikirler icat edip, utanmadan bir de Instagram’da birkaç savaş mağduru çocuk görseli paylaşıp, vehameti iyice basitleştirerek, insanlığımızı iyice ucuzlaştırarak kaldığımız yerden devam ediyorduk hayatlarımıza. Nasıl insanlar olmuştuk böyle? Nasıl sindirebiliyorduk dakikalarca seçerek, bir de üstüne utanmadan “Daha iyi nasıl olabilirdi?” lakırdıları ederek yediğimizi, içtiğimizi? Nasıl rahat uyku uyuyabiliyorduk? Nasıl gömülebiliyorduk dizilerimize, filmlerimize, bizi akılsız et yığınları hâline getiren akıllı telefonlarımıza, tabletlerimize, bilgisayarlarımıza da saatlerce eyliyorduk kendimizi? Nasıl işliyordu vicdanımız? Acaba bir vicdanımız kalmış mıydı gerçekten mevzu bahis edebileceğimiz?

İdealist bir tavırla ertesi günkü programımızı iptal ettim. Heyecanımı kaybetmeden, araya incir çekirdeğini doldurmayacak, üstüne üstlük sittin sene hayrını görmeyeceğim binbir aktivite, düşünce, olmazsa olmaz girmeden Wonderland’i tekrar izlemeliydim. Ama bu sefer üstüme vazife olmayan bir gurur ve memnuniyetle değil de Erkan Özgen’in izleyiciye hissettirmek istediği duygularla, rahatsızlıkla, insan olanın hâlâ yerinde olup olmayacağını yoklayacağı vicdanımla…

Şimdi biraz Wonderland’den bahsetme zamanı. Daha doğrusu sevgili Erkan Özgen’in ilettiği hikâyesiyle paylaşma zamanı. Kendisi o kadar güzel anlatmış ki ne yapmak istediğini, harf değişikliği bile yapsam günah olur. Üstelik haddime de değil böylesi güzel bir ifadeyi kendime göre evirip, çevirip, şekillendirmek… İzlemiş kadar olmazsınız belki ama sanatçının anlatısını, üzerinde hiçbir oynama yapmadan birebir paylaşacağım için biraz hissine girebileceğinizi umuyorum:

Annem, babam ve kardeşim, çocuklarıyla birlikte, Mardin'in bir ilçesi olan on altı bin nüfuslu Derik'te yaşarlar. IŞID'in Kobane'ye saldırısı sırasında civar köylerden kaçan insanların bir kısmı Türkiye sınırını geçip Derik'e sığınmıştı. Kardeşim ve birkaç diğer esnaf mahallede onlara ev kiralayarak kaçan ailelerden bazılarını yerleştirmişti; aynı zamanda aralarında para toplayıp evlerin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlardı. Bense yaşadığım yer olan Diyarbakırda, Irak Şengal'den gelen Êzidiler için Diyarbakır Belediyesi tarafından kurulan kampta zaman buldukça gönüllü olarak çalışıyordum. Bu sırada İstanbul ve başka yerlerden arkadaşlarımın dayanışma amacıyla gönderdikleri parayla çocuklara kışlık kıyafet ve ayakkabı almıştım. Kardeşimden Derik'teki durumu öğrenince aldıklarımın bir kısmını oradaki sığınmacı çocuklara dağıtmaya karar vererek Derik'e gittim.

çocuklardan biri 13 yaşındaki sağır ve dilsiz Muhammed'ti. IŞİD'in saldırıları başlamadan önce, Kobane'nin küçük bir köyü olan Şeran'da yaşıyormuş. Hikâyenin bazı detaylarını, onları Derik'te misafir eden Mustafa'dan öğrenmiştim: Nasıl bir gece aniden her şeyi bırakıp babaannesi ile birlikte yola düştüğünü, zorlu bir yolculuk sonucu beş kız kardeşi ve ebeveynleriyle Türkiye sınırında buluşmasını, sınırı izinsiz geçmek zorunda kaldıkları için atlattıkları badireleri, Derik'e vardıkları ilk akşam korkudan titrediklerini ve hiçbirinin konuşamadığını, gönüllüler tarafından bir bahçenin malzeme kulübesine yerleştirildiklerinde nasıl sevinip, orayı nasıl saray gibi gördüklerini, zamanla daha uygun evlere yerleştirilip çok az paraya da olsa çalışmaya ve kendi hayatlarını tekrar kurmaya başladıklarını.

Bu sırada Muhammed büyük bir travma yaşıyordu. Her uçak sesi geldiğinde panik içinde bir duvar dibine saklanıyor, gördüğü her sakallı adamı IŞİD militanı sanıp dehşete düşüyordu. Haksız değildi; kendisinden daha küçük yaşta olan ama onun kadar şanslı olmayan kuzenlerinin vahşice katledilişine birebir tanıklık etmişti. Sürekli onu rahatlatmaya, burada güvende olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Derik'te kaldıkları üç ay boyunca Muhammed çocuklarımızla arkadaş oldu, onlarla beraber oynayıp gezdi, bize alıştı; göz yaşları içinde ayrılma vakti gelene kadar. Gitmeden önce ise bana, olmayan dili ile, saldırı ve kaçış sürecinde yaşadıklarını anlattı.

Bu küçüçocuk birçok ülkenin, birçok insanın, görmek, duymak, dokunmak istemediğini görmüş, bizlerin rüyamızda bile görmeye tahammül edemeyeceğimiz vahşeti yaşamıştı. Dünyanın bir kısmında savaşın getirdiği yıkım sürerken diğer kısmında insanların olanlara karşı duyarsızlığı beni çok etkilemişti; savaşın kötülüğünü tüm dünyanın bilmesi gerekiyordu. İnsanların duymadığı ve söylemediği bu vahşeti ancak Muhammed'in anlatabileceğini ve böylece bir anlamda insanların vicdanına ayna tutacağını düşündüm. Onun beden dilinin gücü, diğer tüm iletişim dillerini anlamsızlaştırıyor, tüm duyu organlarımızı elektrik akımı gibi çarpıyordu. Kulağı ve dili olup onları kullanmayanlar, Muhammed'in beden dili ile yüzleşmeliydi. Böylece kafamda bu video fikri oluştu.

Söz konusu olan travma geçirmiş bir çocuk olduğu için hassas davranmak zorundaydım. Bunun bilinciyle, Muhammed'in babasına videoyu neden çekmek istediğimi açıklayıp kendisinden gerekli izni de alarak, çekime başladım.  Sonunda Wonderland adını verdiğim dört dakikalık bu video ortaya çıktı.

Unutmamak gerekir ki Ortadoğu coğrafyasındaki büyük trajedi hâlen devam ediyor. Muhammed çocuk bedenine ve belleğine işlemiş olan savaşın vahşetini anlatırken, barışa ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha anlamaktayız. Ben de çocukluğumda görmemem gereken çok şeye tanık oldum. Yaptığım bu iş, belki de benim açımdan, çocukluk dünyamda açılan karanlık kuyuların tek tek gün yüzüne çıkışıdır. İzleyicinin ise kendi duyularınıçıplak ve korumasız hâliyle başbaşa kalarak derin bir insani sorgulama yaşayacağını, mülteci yığınlarının altında yok olanın aslında kendi vicdanları olduğunu göreceğini umuyorum. Muhammed'in olmayan diliyle anlattıklarının, insanları barıştan yana güçlü bir ses olmaya teşvik edeceği umudunu az da olsa içimde barındırdığımı söylemek isterim.

O sabah ben de Tate Modern’e gidip Wonderland’i defalarca izledim. Bir zaman sonra gözyaşlarımı tutamayacak kadar, boğazımın sızısına dayanamayacak, hıçkırıklarıma engel olamayacak ve Millenium Köprüsü’nü geçtikten sonra gördüklerimi unutamayacak, günler, aylar hatta belki hayatım boyunca Muhammed’in yüzünü tüm hatlarıyla gözümün önüne getirebilecek kadar izledim.

Birkaç gün sonra İstanbul’a, eve döndüğümde küçük hayatım aynıydı ama ben değişmiştim artık. Muhammed koca bir delik açmıştı vicdanımda. Ne kadar süreliğine bilemiyorum ama boş konuşmanın ötesine bir adım atmış ya da atmak için ihtiyacım olan gerçekliği bulmuş gibi hissediyorum kendimi.

Sizce gerçekten de Erkan Özgen’in umduğu gibi insaniyetimizi sorgulayabilecek, duyarsızlığımızı yenebilecek, mülteci yığınlarının altında yok olanın aslında kendi vicdanımız olduğunu kabul edebilecek insanlar olabilir miyiz? Küçük, konforlu dünyalarımızda, kendimize yakıştırdığımız uydurma gerçekliklerimizle böylesi haşır neşirken, asıl dikkate alınması, üzerine düşünülmesi ve değiştirmek için acilen bir şeyler yapılması gereken gerçeği görebilecek cesareti kendimizde bulabilir miyiz? 

Her çocuk bir taneyse eğer Muhammed dünyanın en biricik çocuğu! Hayat sonsuz sessizliğinde çektiği bütün acıları unutacağı günleri getirsin ona ve onun gibi, görmemesi, yaşamaması, hayal bile etmemesi gereken acıları yaşayan bütün çocuklara. Onlar unuttukça biz hatırlayalım, onların belleğinden silinenler öyle bir kazınsın ki bizim hafızalalarımıza, bir daha kirlenmesin hiçbir çocuğun hatıraları…

0
3434
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle