08 NİSAN, CUMA, 2016

Geçmişten Misafirler

Selim Süme ve Özgür Öğütcen’in iş birliği olan Tekerrür, 2015’in son aylarında Reccollective tarafından yayımlandı. 11 Mart’ta Karşı Sanat Çalışmaları’nda tanıtımı yapılan kitap, buluntu olduğu belli 80 portre ve Öğütcen'in fotoğraf, portre ve sanat üzerine düşündüğü bir denemesini bir arada tutuyor. Oldukça mütevazı ama bir o kadar da gizemli bir kitapla karşı karşıyayız...

Geçmişten Misafirler

Kapaksız bir kitapla karşı karşıyayım. Belki de göz gözeyim demek daha doğru olur. Dokulu gri bir kağıtta orta yaşlı bir adamın portresine bakıyorum. Clark Gable bıyığıyla biyometrik vesikalıklar yüzünden artık göremediğimiz çapraz bir duruşta poz verdirilmiş, fotoğrafçıya bakıyor. Bu resmi önemli bir nedenle çektirmiş olmalı, bakışları enerjik olsa da bir kırılganlık seziyorum. Ciddi tebessümü sempatik, kadrajın izin verdiği miktarda görünen beyaz gömleğinin ve ceketinin yakasını seçebiliyorum. Alın çizgisi çekilmiş olsa da geriye taranmış havalı saçlarına bakarak yaşını 50’lerin başı olarak tahmin ediyorum. Bir yandan, geride tutmaya çalıştığım mesleki bilgilerim devreye giriyor. Fotoğrafın gren yapısından oldukça eski bir baskı olduğunu anlıyorum. “Negatiften taranmamış, çünkü grenler bu şekilde gözükmezdi” diyorum. Fotoğrafın yüzeyindeki çizgiler ve tozları okuyorum, belli ki ideal koşullarda saklanmamış. 

Selim Süme ve Özgür Öğütcen’in işbirliği olanTekerrür 2015’in son aylarında Reccollective tarafından yayınlandı ve 11 Mart’ta Karşı Sanat Çalışmaları’nda kitabın müellifleri ve sanat eleştirmeni ve yazar Ezgi Bakçay’ın katıldığı bir konuşma ile tanıtıldı. Kitabı ayakta tutmak için arkada sert bir karton kullanılmış. Bir şekilde kapak görevi gören bu yüzeyde sadece bir ezme ile başlığını ve müelliflerin isimlerini görebildiğimiz bu kitap oldukça gizemli bir nesne. Buluntu olduğu belli, 80 portreyi bir arada tutan kitap oldukça mütevazı ama bir o kadar da gizemli. Kitabın süprizli tasarımı fotoğraflarla, Öğütcen’in zihin akışı ile deneme arasında duran metnini bir araya getiriyor.

Fotoğrafları ile bildiğimiz Süme’nin bu fotoğrafları çekmediğini tahmin etmek kolay. Hatta kendisi fotoğrafların kaynağını okurla paylaşmamayı tercih ediyor. Bizi güvenli, korkak, gizemli, şaşkın, baygın ve enerjik bakışlarıyla bir sürü adamla baş başa bırakıyorlar.

Fotoğraflar hakkında hiçbir bilgi verilmemesi görüntüleri bağlamsallıklarından uzaklaştırıyor. Kitabın sayfalarından ve yıllar öncesinden bu fotoğraflara yansıtacaklarımıza odaklanmamızın, teferruatla uğraşmamamız için yerinde bir tercih olduğu söylenebilir. Süme, kitap tanıtımındaki konuşmasında, tasarım sürecindeki önemli kararlardan birinin bu vesikalıkları andıran portreleri, insan kafasından daha büyük bir şekilde tekrar basarak izleyiciyi onlara iyice yabancılaştırmak olduğunu ifade etmişti. Bu karar neredeyse bu kişilerle karşı karşıyaymışız hissini uyandırıyor ve böylelikle alımlı, sıkıcı veya komik görünümlü bu adamlar atölyeme misafir oluyorlar. Bense bu misafirlerle ne yapacağımı pek bilemiyorum. 

Nereden teşrif ettiler? Hepsi ayrı yerlerden gelmiş olmalı. Fotoğrafların büyütüldüğü baskıların kağıt tipleri ve baskı üslupları farklı, aralarında bazıları daha iyi saklanmış, diğerleri ise çiziklerle dolu. Eski Venüs marka parlak kâğıtlardan hatırladığım petek şeklindeki doku bir kısmında belli oluyor. Aralarından birkaçını tanıdıklara, hatta politikacılara benzetiyorum. Belki de bir dairede çalışan devlet memurlarının fotoğrafları? Ama neden hepsi erkek? Neden dedektifliğe devam ediyorum? Bu konular hakkında atıp tutmaktan bir keyif aldığımı hissediyorsunuzdur. Oysaki bu fotoğraflara bakmak, onlar üzerine düşünmek için kim olduklarını bilmem gerekmiyor ama ben hâlâ müelliflerin beni yönlendirdiklerinden kaçmaya devam ediyorum.

Narin bir kağıtla kitabın içine saklamaya çalıştıkları metin, renk farkından biraz da sakil bir şekilde kendini ele veriyor. Öğütcen, edebi türler arasında bir sarkıta benzeyen bir metinle Becket, Lacan ve Hegel ile medyuma benzer bir bağlantı kurmuş. Okuduklarım sadece fotoğrafları bana anlatan ve onları konumlandıran sözler değil, hatta bir şekilde fotoğraflara bakan, bakışını fark eden ve her bakışıyla değişen bu akışkan anlatı da bana aradığım cevapları vermiyor. Öğütcen fotoğraftakileri bazen “vekillere” dönüştürüyor, bazen de bu görüntülerin dışında kalan kişilerle konuşmayı tercih ediyor. Ama o da bana kim olduklarını söylemiyor. 

Süme ve Öğütcen’in kitabının aklıma getirdiği serilerden ilki Thomas Ruff’un 1986 yılında sunduğu Portraits. Seri Öğütcen’in yazısında da işaret ettiği, fotoğrafın taşıyabileceği duygu ve ifadeleri sarsmak adına donuk ifadeleriyle görüntülenmiş Almanyalı gençlerin devasa büyüklükte (210x165cm) basılmış vesikalık fotoğraflarından oluşuyor. Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun ikinci dalgasının saldırılarının hatıralarda olduğu dönemlerden olan Portraits, hem Batı hem Doğu Almanya’da o dönemde sıkça karşılaşılan kimlik kontrollerinden de (Ausweis bitte!) yola çıkarak hazırlanmış bir seri. Ruff’un sanat direktörlüğünü yaptığı EKG isimli punk grubunun üyeleriyle başlamış olan bu fotografik deney, modern hayatın varsayılanı resimli kimliklerin arasındaki ilişki üzerine de yeniden düşündürüyor. İki projenin de önemli katmanlarından biri fotoğrafın semiyotik nitelikleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Tekerrür geçmiş ile derin bağlantısı ile var olurken, Portraits’de daha biçimsel bir o kadar da basit bir yaklaşım görüyorum.

Tekerrür’deki erkek portrelerinin yaşları, duruşları ve moda anlayışları ile hatırlattığı başka bir çalışma ise Mariela Sancari’nin Moises isimli kitabı. Üst üste açılan çift taraflı bu kitap geçtiğimiz sene koleksiyonerler tarafından hızla tüketilen çalışmalardan biri olmuştu. Sancari genç yaşta kaybettiği babasını aradığı bu kitap projesi için gazeteye babasının gençlik fotoğrafını vermiş ve o yıllarda bu fotoğrafa benzediğini düşündüğü insanları bir portre seansı için çağırmıştı. Kendisinin “gizli bir yeniden buluşma, tekrar görme arzusuyla yüzleşme” olarak tanımladığı bu kitapta da Tekerrür’ün bana merak ettirdiği gibi “Nasıl bir insan acaba bu fotoğraftaki?” sorusunu kaçınılmaz bir şekilde uyandırıyor. 

Vesikalık fotoğraflar üzerine bu kadar konuşmuşken, Osman Bozkurt’un 2008 tarihli The Collection #2-11 işinden de bahsetmek yerinde olacaktır. Didem Özbek’le birlikteLife in the UK / Balance of Probabilities” [Birleşik Krallık’ta Hayat / İhtimallerin Dengesi] isimli bu sergide serbest dolaşım hakkı, ülkelerin sınırlarını korumaları için getirdikleri şartlar gibi konuları ele alıyorlardı. İngiltere’de yaşayanlara ülkenin sınırlarını dışarıdan gösteren bu sergide Bozkurt, vize ofislerinden topladığı vesikalık artıklarını bir çerçevede bir araya getirerek göstermişti. Yüz bölümleri özel bir şablon kesici ile çıkartılmış olan bu vesikalık baskılardan geriye kalanlar, kişisel ya da profesyonel nedenlerle seyahat etmek için vize başvurularında kendilerini sunuşlarının bir parçası olan kıyafetlerinden başka bir şey değildi. Görüntüleri standartlaştıran kurallar bana otoritenin insanların dikkati yerine makinaların vuzhunu tercih etmesini düşündürüyor. Artık memurların dikkatli bir bakışıyla teyid ettikleri görünüşün fotoğrafla uyuşması değil, elektronik görüntüleme işlemlerinin algoritmalarla birlikte çalıştığı yüz tanıma sistemleri bizim hakkımızda bilgi topluyor. Zamanın durdurulamaz akışında sürekli oluşturduğumuz tüm sayısal kalıntılar ve belgelerle hayatımız kaydediliyor. Buna karşın bu vesikalık parçalar gibi kimliğimizin renkli ve ihtişamlı ya da soluk ve de mütevazı unsurları unutulacak mı? Bozkurt’un çalışması vize işlemleri üzerinden antropoloji biliminin karanlık dönemlerini hatırlatıyor. Tekerrür’deki yaklaşımla The Collection #2-11 arasındaki temel fark belki de yola çıkış noktaları olarak değerlendirilebilir. Bozkurt sınırlar ve seyahat üzerine bir çalışma kapsamında fotoğrafı hem bir araç olarak kullanıyor, hem de mecranın kendisi üzerine düşündürüyor. Tekerrür’de ise bu görüntülerle ve portreler, fotoğrafla yani bu biraz acayip mecra ile düşünerek başlamış.

Tekerrür bir araya getirdiği fotoğraflar ve metin ile aslında görsellik ve zihinsel işleyişimiz üzerine bir egzersize davet olarak düşünülebilir. Tahminen 1960’larda bir araya gelmiş oldukça tanıdık ama bir o kadar da kimliği belirsiz 82 adamın siyah beyaz fotoğrafı ve sanat, bakışlar ve özdüşünümsellik üzerine bir metinden ibaret olan bu kitap belki de hızlı ve yeni bir haz peşinde olanları hayal kırıklığına uğratacaktır. Ancak içindeki görüntülere karşı hislerinizi oturup düşünmek için bir vaktiniz ayırabilirseniz bu kitabın zihninizi esnetmek için harika bir fırsat olacak. Eğer titizlikle hazırlanmış ve oldukça makul fiyatlı bu nesneyi kütüphanenize dahil ederseniz, belki de benim gibi siz de dönüp dönüp bakar, her farklı gün hangi fotoğrafları benzettiklerinize şaşırır, tanımadığınız kişilerin bakışlarında bulduğunuz aşinalığın nedeni üzerine tefekkürlere dalarsınız. 

0
3410
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle