01 ARALIK, CUMA, 2017

Dondurulmuş Yaşantı

Farklı disiplinlerde üretimleriyle tanınan sanatçı Hans Op de Beeck'in, İstanbul'daki ilk kişisel sergisi "Uyuyan Kız", Pilevneli Galeri'nin beş katına yayılmış olarak izleyiciye sunuldu. Sanatçı, sergide Memento Mori kavramını ele alarak ürettiği, donmuş izlenimi veren, belirsiz bir dünya halini ve insanların sıradanlaşmış davranışlarını ortaya koyuyor.

Dondurulmuş Yaşantı

Hans Op de Beeck ile Pilevneli Galeri'de açılan yeni sergisi "Uyuyan Kız", üretim pratiği, disiplinlerarası çalışmaları ve ölüm, durağanlık, yaşam, dinamizm üzerine konuştuk.

Öncelikle uluslararası platformlarda oldukça yoğun çalışan bir sanatçısınız. Sizden söz edecek olursak, biraz kendinizden ve çalışma pratiğinizden bahseder misiniz?

Brüksel’de görsel sanatlar eğitimi aldım. Lisansımı resim bölümünden, yüksek lisansımı da fotoğraf, film ve video işleri üretmeye geçişimi gerçekleştirdiğim “Deneysel Atölye” adı verilen, çizim ve resimden heykel ve yüksek ölçekli yerleştirmelere, multidisipliner bir atölyede yaptım.

Brüksel’de eğitimimi tamamlayıp, Amsterdam Rijksakademie’de lisansüstü programında bir senelik rezidans için seçildiğimde, yeteneğime inanıp, çalışmalarımı İtalya’ya götüren Michelangelo Pistoletto gibi büyük sanatçılarla iletişime geçtim. Bu noktadan sonra çalışmalarım yavaş yavaş uluslararası sahnede daha çok görülmeye başladı. Birçok çalışmam çağdaş sanat müzesi, sergi mekânı, bienal ve galeri gibi sanat kurumlarında sergilendi. Şimdiye kadar dünyanın birçok yerinde çok sayıda kişisel sergi açma ve karma sergide yer alma imtiyazına sahip oldum.

Şu an, atölyemde işleri halletmek için gece gündüz benimle olan yedi tane asistandan oluşan harika bir ekiple çalışıyorum. Geçtiğimiz yıllarda kendi tiyatro oyunlarıma sahne tasarımı yapmak adına metinler de yazmaya başladım. Önümüzdeki yıldan itibaren opera yönetmenliği de yapacağım.

​Yaptığım her şey, strateji veya sosyal bir çevre ağı olmaksızın, kendiliğinden gelişti. Müzeler, tiyatro yönetmenleri, küratörler ve kurumların çalışmalarıma ve bana duyduğu güven, ayrıca bir sanatçı olarak temsil ettiğim şeye, farklı izleyicilerden aldığım tepkiler açısından beni onurlandırıyor.

Türkiye'deki ilk solo serginiz "Sleeping Girl" Pilevneli Gallery'de açıldı. Pilevneli Gallery ile iş birliğiniz nasıl oldu ve bu sergi nasıl ortaya çıktı?

Murat Pilevneli, bir süredir çalışmalarımı takip ediyordu. Tanıştığımızda ise arkadaşça bir ilişki kurduk. İş birliğinde bulunduğum zamanlarda oldukça sezgisel hareket ederim. İstanbul’da yeni bir galeri açacağından bahsettiğinde ikimiz de orada bir sergi gerçekleştirmemizin harika olabileceğini hissettik.

Küçükken geceleri sık sık yatağımın bir sal, etrafımdaki karanlık odanın da deniz olduğunu hayal ederdim. Acil durumda kullanmak üzere yanıma aldığım çizgi romanlar, el feneri ve biraz da şekerle battaniyenin altına girerdim.

​Pilevneli Galeri’de gerçekleşen “Uyuyan Kız” adlı kişisel sergimde gece, uyku, insanın kırılganlığı ve dünyanın oldukça görünür hale geldiği heykel, yerleştirme ve film çalışmalarımı göstermek istedim. Gerçeğine uygun ölçekli figürler, iç mekân ve gri plasterden yapılmış doğa unsurları, hayat ve donakalmaya atıfta bulunarak Pompeii’deki kazı manzaralarını anımsatıyor. Çalışmalar, sessiz bir dünyayı akla getiriyor ve umuyorum ki izleyiciye sükunet ve kendilerini yansıtma fırsatı da sunuyordur. Sergide, gerek minimal, gerek barok motifler içeren heykel çalışmalarım ve yerleştirmeler, faniliğimizin anımsatıcısı olan Memento Mori'ye; insan hayatının küçüklüğü ve hafifliğine işaret ediyor.

En merak edilen şeyden yani sizin tekniğiz üstünden sorarak sergiye giriş yapmak istiyorum. Dondurulmuş ya da taşlaşmış gibi görünen heykel, enstalasyon gibi üç boyutlu gerçek nesneler üzerine gri alçı kaplama ile eserlerinizi üretiyorsunuz. Bu eserlerinizin üretim sürecinden ve teknik açıdan nasıl oluştuğundan bahseder misiniz?

Öncelikle gri plasterden heykelleri yaptım, fakat arada renkli heykeller de yapıyorum. Bu heykeller oldukça zorlayıcı oldu; çok ağır, ama aynı zamanda kırılganlar. Galerideki sergide yer alan gri çalışmaların bir kısmında plaster kullanılırken, bir kısmı polyester ve ahşap kullanılarak oluşturuldu ve ardından aynı gri tonda ince bir tabakayla kaplandı. Daha büyük ölçekli yerleştirmeler ise ağırlıklı olarak birden fazla materyalin kullanılmasıyla oluşturuldu. Büyük plaster objelerle birebir aynı görüntüye sahip gri plaster kaplama, -teknik açıdan- tamamen benim keşfettiğim bir şey. Obje olarak kaplanmış hazır nesne yerine heykel kullanmak benim için önemliydi. Sıradan objelerin dönüşümünün heykel üslubuyla yorumlanması, çalışmalara başka bir şekil verdi; işlevsel bir obje veya simülasyon olmaktansa gerçek bir varlığın görüntüsünün temsili haline dönüştüler.

Sergiye dönecek olursak, Pilevneli Gallery'deki serginize adını veren eserden, yani "Sleeping Girl"den kavramsal ve formsal açıdan bahseder misiniz?

Uyuyan bir çocuk görüntüsü beni her zaman etkilemiştir. Geceleri çocuklarımın odasını kontrole gittiğimde onları çoğu kez sessiz, anatomik açıdan tuhaf bir pozisyonda ve yataklarıyla yaptıkları bir savaşın ortasında kalakalmış gibi bir halde bulurum. Uykuya teslim olmuş bir vaziyette olurlar; nefes alışverişleri derin ve yavaş olur. Uyuyan bir çocuk, etkileyici bir biçimde savunmasız, aynı zamanda hem mevcut hem de namevcut, ruhu paralel dünyaya sürüklenen bir durumda, gizemli bir yerde sessiz bir şekilde süzülür. Heykeli oluştururken de çıkış noktam buydu; bu fikri sessiz ve gerçek boyutuna uygun bir şekilde sunup, izleyicinin birebir ilişki kurmasını sağlamak.

Sleeping Girl eserinizde Chesterfield modeli bir kanepe var. Bu kanepe gri alçı kaplama ile bu haline getirildi ama üzerinde uyuyan gerçek ölçütlerindeki kızın üretimi nasıl gerçekleştirildi? Teknik süreçten söz eder misiniz?

Stüdyoda belirli bir konumda hareketsiz duran eller ve ayaklar gibi vücut kısımları, erkekler, kadınlar ve çocuklar üzerinde "gerçek ölçülerde döküldü", kalıp ise vücutları üzerinde yapıldı. Üst gövde gibi vücudun diğer kısımları, bazen sonradan küçük poliüretan bloklar halinde bu kısımların freezleme kullanılan 3D taramalarından çıktı. Yüz ile saç, ayrıntılandırıldı ve kille şekillendirildi.

İlk gerçek ölçüdeki figürlerim tamamen "gerçek ölçüde dökümler"di, yani tüm kalıp vücut üzerinde oluşturulmuştu fakat bu oldukça karmaşık bir teknik. Gerçek ölçülerdeki figürler için 3D baskı hâlâ aşırı pahalı olduğu ve çoğunlukla aşırı steril bir sonuç verdiği için kısmen gerçek ölçülerde döküm de dahil, adım adım kombine teknikler bulduk. Frezeleme ve klasik yoldan heykel yapılan parçalar en iyi sonuçları veriyor. Orijinal heykel yapıldıktan sonra kalıp bunun üzerinde oluşturuluyor. Bu kalıpla, -nihai- polyester kopya oluşturuluyor, ardından bu kopya gri alçıyla kaplanıyor.

Yine aynı katta The Lounge ve Silent Piano eserleriniz izleyiciyi karşılıyor. Eserlerin içeriğinden söz eder misiniz?

The Lounge isimli geniş eser, heykel yapılmış bir Chesterfield kanepenin yanı sıra katı pigmentli alçıdan yapılmış içecek bardakları, pizza kutuları ve boş şişeler gibi küçük sıradan nesneler kümesini barındıran kurmaca, gerçek ölçülerde neoklasik bir tür odadan kesilmiş bir parça. Kanepenin arkasındaki bir pencereden ışık giriyor. Eser, herkesin terk etmiş olduğu bir binadaki son derece dağınık, boş bir salonun bir parçasını çağrıştırıyor, oldukça dağınık bir mobilya ve aksesuarlar topluluğunu içeriyor. Keşfedilecek bir yığın ayrıntı ve böylelikle çok fazla görsel bilgi yer alıyor. Tüm bu dağınıklığın ortasında mutlulukla uyuyan bir de köpek bulunuyor.

Silent Piano ise enstrümanın çalınamaz sağır-dilsiz bir yorumu olarak bütünüyle heykeli yapılmış, monokrom gri kuyruklu bir piyano. Piyanonun üzerindeki boş fotoğraf çerçeveleri, kitaplar, içecekler, sigaralar ise bir natürmort. Kuyruklu piyanolar, yazlıklarda veya zenginlerin başka uğrak yerlerinde sıklıkla sessizliğe bürünüp toz tutarlar. Uzunca bir süre açılmamış eski kitapların bulunduğu kütüphanelerle aynı boğuk varoluşa sahiplerdir. Ses, müzik, hayal gücüne bırakılmıştır.

Serginin en dikkat çeken eserlerinden birisi girişin bir alt katındaki The Girl isimli filminiz. Galerinin bu katı neredeyse bir sinema katı gibi planlanmış. Sizin filminizde ise 14 yaşında bir kız hareketsiz yatıyor ve tekinsiz, melodramatik bir dünya durumu izleyiciye sinematografik bir bakış ile etkileyici bir şekilde sunuluyor. Bu videonun kavramsal çerçevesi nedir?

Yeni filmim The Girl (2017) izleyiciyi, bir gölün yakınında, bir otobanın çevresinde ve karanlık bir ormanda yalıtık bir hayat sürdüren on dört yaşındaki bir kız çocuğuyla buluşturuyor. Filmin hikâyesi pek çok düşündürücü şey sunuyor. Neden yalnız ve öksüz? Gününü nasıl düzenliyor, nasıl hayatta kalıyor? Aklından geçenler neler? Bir gölde, neden öyle uysallıkla hareket ediyor?

Hayatta kaldığını, en temel ve acımasız çevrede yaşamayı başardığını anlıyoruz. Film, zorlukların üstesinden gelmeyi başarma ile bunları kabul ettiğimiz, teslim olduğumuz ve katlandığımız nokta arasında, nasıl gezindiğimizi anlatıyor. Hayatta kalmak bazen kullanmak zorunda kaldığımız rasyonel, pragmatik yöntemleri, sıklıkla beklenmedik şekilde bizi ele geçiren veya bozguna uğratan duygusal ve yansıtıcı anları anlatıyor. Filmin görüntüleri, neredeyse Rafael öncesine ait bir türden detaylandırmayla katmanlaştırılıp rafine edildi. Sahne dekorları hem çağdaş -aktif bir endüstriyel alan, çok geniş bir çöplük ve karayolu viyadükleri dahil- hem de sözcüğün tarihsel anlamında romantik.

Ayrıca bahsettiğimiz filmin müziği sizin bir yazınızdan, Tom Pintens tarafından bestelenerek ortaya çıkarıldı. Bu da eseri daha da özgün kılarak eşsiz bir hale getiriyor aslında. Yeni bir video için, bir yazınız üstünden hiç duyulmamış bir ses yaratmak ve buradaki iş birliği süreci nasıl gelişti?

Tiyatro ve video çalışmalarımdan bazıları için müziği kendim besteledim. Tom Pintens gibi yardımcı bir müzisyenle iş birliği yaptığımda birbirimizi çok iyi anlıyoruz; görüntülere eşlik edecek doğru müzik olduğunu ikimiz de hissedinceye kadar müzik hakkında yoğun şekilde konuşuyoruz. Yeni oluşturulmuş, özellikle kendi eserim için bestelenmiş müziği son derece önemli buluyorum. Mevcut harika müziklerden yararlanmak aşırı kolay. Beğenilen ustaların mevcut müziklerini kullanmanın doğru olduğunu sanmıyorum; örneğin Bach'ın bir başyapıtı üzerinde yaptığınız her şey, Bach'ın kendisinden ötürü daha yüksek bir seviyeye çıkarılır. Buysa bir marifet değildir bana göre.

The Girl için müziksel olarak hangi doğrultuda çalışmasını istediğimi Tom Pintens'e belirttim. Sözlerini ben yazdım, şarkıyı da bir kadının seslendirmesini istedim. Tüm oluşturma sürecinde karşılıklı tartıştık. Çalışmamı derinlemesine anlayan Tom, tam da olmasını umduğum şekilde müziği hazırladı.

Serginin üst katlarına çıktığımızda daha farklı heykel ya da enstalasyonlar ile karşılaşıyoruz. Natürmortlar bu serginin dikkat çeken diğer eserleri. Ölü doğayı neden daha da donuk bir şekilde canlandırıyorsunuz?

Natürmort türünü, arkeologların kazılarını yankılayan ve sıradanlıkların taş versiyonları olan bir tür içinde damıtmayı seviyorum. Örneğin; sigara paketinin veya bir çakmağın taş benzeri bir versiyonu, bir bayağılığı, değerli, sessiz ve işlevsiz bir şeye dönüştürüyor. Taş benzeri üzümler veya başka tüketilebilir, yenilebilir gündelik şeyler ise absürt oluyor. Bu Vanitas sahneler için kullandığım monokrom gri, dokunulur türden. Neredeyse kadife gibi yumuşak bir yoldan ışığı yakalıyor. Bu yumuşak görünüm, bu natürmortları son derece dingin yapıyor çünkü dikkat dağıtan parlaklık veya renk bulunmuyor. Monokromatik gri, bir resmin veya karakalem çiziminin havasına çok yakın; gerçekliğin bir simülasyonu değil, bir atmosferin, bir ruh halinin çağrışımı.

Mekânın en üst katında izleyici duvardan çıkmış kollar ile karşılaşıyor. İzleyiciye bir dal parçası, birkaç böğürtlen ya da uçak sunuyor gibi duran bu uzuvlardan söz eder misiniz?

Sıradan, günlük eylemler gerçekleştiren, gerçek ölçülerde heykele dönüştürülmüş kollar ve eller, yani bu serideki her çalışma minik, bağımsız ve bütünüyle gösterişsiz. Yine de -benim gözümde- önemli bir tür sahne. Bir kitap üzerine yaslanmış yazı yazan bir el, kağıttan uçak fırlatan bir el, yeni üflenmiş bir baloncuğu veya ipli bir balonu tutan bir çocuğun eli, küçük bir ağaç dikecek gibi görünen bir el, bir tabak böğürtlen ikram eden bir el, koruyucu biçimde birlikte fincan şeklini almış iki el, bir mektup tutan iki el…


​Tek gördüğümüz, görünüşte duvardan çıkan kollar ve eller; ait oldukları figür tamamen anonim kalıyor. Bütün eylemler çok basit ve sıradan. Tematik olarak, hepsi de, boyutuna veya hafif çabasına rağmen birinin hayatında büyük önem taşıyabilecek "basit eylem"i, "küçük vücut hareketini" betimliyor.

Sergide birbirinden farklı eserler var. Figürler, natürmortlar, tekinsiz ve gizemli peyzajlar ya da duvardan çıkan, varlığını ortaya koyan kimliksiz kollar, uzuvlar. Disiplin açısından ise heykel, enstalasyon, video ve sulu boya gibi tekniklerle dört farklı disiplin sergide göze çarpıyor. Sergi içindeki disiplinel çeşitliliği neye göre belirlediniz?

Çoğu solo sergilerim farklı sanatsal tekniklerin bir kombinasyonu. Üzerinde çok fazla düşünmüyorum. Birden çok disiplinde çalışmak benim için nefes almak gibi, belli ve zahmetsiz. Bu sergi için de öyle, benzer şekilde gerçekleşti. Elbette, izleyicinin duyularını en uygun şekilde uyarmak için farklı sanatsal tekniklerin, çeşitli şekillerde kullanılmasının hoş karşılandığını fark ediyor ve anlıyorum. Devinen görüntü, durağan nesneler, ses, müzik, ışık, enstalasyon... Örneğin; kağıt üzerindeki, sadece sulu boya resimler bir bütün olarak daha duyusal ve daha sürükleyici.

Yukarıda söz ettiğim gibi, bir bütünün kompozisyonu benim durumumda fazla bilinçli şekilde gerçekleşmiyor. Tüm sergi yerini beyaz bir tuval olarak anlamaya çalışıyor, sonra üzerinde güçlü bir kompozisyon oluşturmak için elimden geleni yapıyorum.

Mekânda yer alan uyuyan kız ya da film gibi eserlerinizde birebir gördüğümüz bir donukluk var. Bu aynı zamanda Tarkovski filmlerinde gördüğümüz sahneleri andırıyor. Sulu boya desenler ile dondurulmuş gerçekliğin başka bir yanılmasını ortaya koyuyorsunuz. Bu ironiden yani gerçeklik, temsil, dondurulmuş zaman gibi kavramlardan söz eder misiniz?

Sanat tarihi boyunca ortaya çıkmış pek çok simgesel resim, fotoğraf ve heykel, benim gözümde zamanda donmuş bir görünüme sahipler. Sanki dünya duraksamış; şeylerin sabit, statik oldukları anlamda değil, daha ziyade zamanda donmuşluk, zamansızlık oluşturuyor. Sanki sanatçıların, gerçekliğin altında neyin yattığını açığa vurmalarını sağlıyor gibi. Benimki gibi simgesel bir dile sahip olan bir sanatçı, sıklıkla biraz şaşırtıcı, yeni, beklenmedik bir biçimde bildiklerimizi yansıtıyor, bu durumsa çevremize farklı bakmamızı sağlıyor. Sanatçı, çoğu kez görünüşte önemsiz şeylere bir tür ışık tutar ve önemsiz görünen şeylerin, nasıl pek çok şey içerebileceğini, hayatı yansıtabileceğini, dünyayı anlatabileceğini gösterir.

​Günlük yaşamda hem "zevk" hem de "zevksizlik" estetiğiyle her zaman karşılaştığımız için bu ikisiyle oyalanmayı seviyorum; dünya bir tasarım nesnesi değil. İroniden bahsedersek, estetiği, yüksek kültür ve alçak kültür referanslarını birbirine karıştırırsam bütünüyle ironik bir pozisyon almam söz konusu olmaz. İroniyi hiçbir zaman ana veya baskın konsept olarak kullanmam. İronik olmak kolaydır; bir geçiş kapısı, bir kaçış yoludur. Hayatı trajikomik görüyorum; hayat bazen son derece ciddi, bazen de bir tüy kadar hafiftir. Çalışmamda oyunbazlığı yoğun düşünceyle birleştirmeyi umuyorum. Bu, karmaşık bir denge egzersizidir; biçim ve içerik arasında ince, kırılgan bir balans bulunmalıdır. İçeriğin kendisi değil, biçimle içerik arasındaki doğru denge, bir sanat eserinin potansiyel deneyimini meydana getirir.

Ölüm, durağanlık, yaşam, dinamizm gibi kavramlar ile sergi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Eserleriniz gerçekliğin dondurulmuş bir versiyonu gibi. Sanki Pompeii'de küller altında kalmışlar da küller temizlense canlılığa ulaşılacak hissi veriyor.  Bu duyguyu yaratmaktaki amacınız nedir? Bu his size nasıl hissettiriyor?

Pilevneli'deki tüm sergi kesinlikle bir Memento Mori'dir (ölüm sembolü), yani ölümlü olduğumuzu, yeryüzünde gülünç derecede kısa süremizi hatırlatır.

Serginin, düşünce, dindirici melankoli, hafif mizah, görsel bir şiirsellik içinde sessiz bir yer olmasını umuyorum. Bütün eserler günümüz dünyasına, ebedi düzenlemelere, adeta bütün zamanlardan gelen şeylere açık referanslar içermektedir. Kulağında kulaklık, oturmuş bir kadının heykeli var: ‘Fatima’. Sanki on dakika önce duş almış gibi, koşu eşofmanı giymiş, altındaki kitabı okumayı bırakmış gibi görünüyor, sanki az önce ara vermeye karar vermiş de sadece müzik dinliyor gibi.

Sergi, bir anın, bir hayatın durmasını, yani dondurulmasını anlatıyor. Sabun baloncuğu üfleyen küçük bir kız heykeli var. Heykel, sabun baloncuğunun ayrılıp uçmasından hemen önce hareket halindeyken dondurulmuş.

Sergide izleyici dinamiktir, kurmaca fakat aşina sahneler arasında yürüyen renkli baş oyuncudur. Karakterler ve vücut hareketleri, hepsi renksiz ve sessizdir.

Birçok farklı disiplinde eser üreten bir sanatçısınız. Video, heykel, enstalasyon, resim bunlardan bazıları. Farklı disipinlerde üretimler  yapmak sizce nasıl bir süreç? Neden suluboya ya da fotoğraf veya video?

Ekibim ve ben pek çok proje üzerinde hep farklı sanatsal tekniklerde paralel çalışırız. Kendi başıma yazar, yönetir, sahneyi tasarlar, kompozisyon veya suluboya resmi yaparım. Örneğin; üç boyutlu çalışmalar veya video çalışmaları için ekiple birlikte çalışırım. Sürekli bir husustan diğerine geçeriz ki bu çok verimli. Ardından devam eden bir projeye dinç gözlerle bakarsınız hep.

Her disiplin farklı süreç gerektirir. Normalde her biri yaklaşık on iki saatlik çalışmaları gerektiren büyük bir suluboya resmini, iki veya üç gecede yaparım. Bir film projesi yapmam bir aylık bir süre alabilir, bir tiyatro oyununu yazmam üç ay, ardından oyuncularla prova ise yedi hafta sürebilir.

Belirli bir içerik üzerinde çalıştığım zaman bazen teknik seçim sonradan gelir. Kurmaca bir yolcu gemisiyle ilgili bir projeyi (“The Sea of Tranquillity”, 2010) yaparken yarım saatlik bir film projeksiyonu da dahil, bunun yaklaşık altı yüz metre karelik bir Gesammtkunstwerk'e dönüşeceğini başlangıçta bilmiyordum. Bugün işlev gördüğü şekliyle bir dünya metaforu olarak bu lüks yolcu gemisi hakkında düşüncelerimi geliştirirken en sonunda aldığı hali adım adım ortaya çıktı.

Bu anlamda ben bir konsept sanatçısı değilim. Benim için fikir çalışmanın biçiminden ve gerçekleştirilmesinden daha önemli değildir. Proje yapılması esnasında adım adım şekillenir. Suluboya çalışmalarımdan bazıları bir çizgi film oldu, yazdığım kısa bir öykü, bir tiyatro oyunu için hareket noktası oldu.

Son olarak siz sanatsal bir yorum ile gerçeklik ve dünya arasında tuhaf, donuk, ölüm-yaşam gibi kavramlarla belki de arafta bir dünya kuruyorsunuz. Yarattığınız bu tuhaf dünyada izleyicinin yorumlarını, tepkilerini nasıl buluyorsunuz?

Çalışmalarımda, fantezi türünü kullanmıyorum. Fantezi derken, örneğin, Yüzüklerin Efendisi'nden tanıdığımız tuhaf yaratıklar veya Matthew Barney gibi harika sanatçılar barındıran peri masalı gibi bir dünyayı kast ediyorum.

​Çalışmalarım bildiğimiz hayatı, dünyamızı, tanıdığımız biçimiyle insanları, yaptığımız biçimiyle eylemleri yakından yansıtan bir biçimde şekillenir; bunlara saçma, hermetik, anlaşılması güç demem. Görsel sanat çalışmam bir romanda olduğu gibi yazılı kurmacadan uzak olmayan "görsel kurmaca"nın bir biçimidir. Bunun tümüyle "aldatıcı" ve temsili olduğu gizli değildir, yine de izleyici tarafından ciddiye alınıp yaşadığımız hayatın özünü yankılayan bir şey olarak anlaşılabilir. Bu anlamda, tuhaf dünyalar değil, daha ziyade bir sessizlik içindeki hayatın yönlerini çağrışım uyandıran bir şekilde sunuyorum.


İnsanlar bana sık sık çalışmalarımda huzur, avuntu, güzellik, dinginlik, kimi zamanda melankoli bulduklarını söylerler. Bu şekilde karşılamalarından memnunum. Kağıttan uçak fırlatan bir elin veya kanepede uyuyan bir kızın, yahut heykeli yapılmış zambaklı bir göletin basitliği çok fazla kasvetli veya tuhaf değildir, değil mi?

0
974
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle