12 HAZİRAN, SALI, 2018

Doğanın Yokluğunda Doğalı Aramak

İkinci kişisel sergisi “Yokluğunda” ile Pg Art Gallery’ye konuk olan Elsa Ers, kültürel kimlik, aidiyet, yer değiştirme gibi konulara odaklanıyor. Kendimizi doğadan çok ayrı görmemizi eleştiriyor ve insanın doğadan bağımsız varlık kazanamayacağını söylüyor.

Doğanın Yokluğunda Doğalı Aramak

Sanatçı Elsa Ers ile “ölü doğa” ve “doğanın ölümü” kavramlarına odaklandığı son sergisi “Yokluğunda” vesilesiyle bir araya geldik. Sanatçıyla sergi hazırlık süreci, ağırlıklı olarak kullandığı hayvan figürleri, kolaj tekniği ve üretim pratiği üzerine konuştuk.

Son serginiz “Yokluğunda”da ‘ölü doğa’ ve ‘doğanın ölümü’ kavramlarına odaklanıyorsunuz. Bu konuları seçmenizin sebebi nedir?

Her şeyden önce kendi içimizdeki doğanın, içgüdünün yetersiz olduğu dikkatimi çekti. Annelik gibi tamamen doğadan gelen, içgüdülerin önde olduğu bir dönemde dışarıdan akmakta olan bilgi yoğunluğuyla kendi içgüdülerimin arasındaki uyumsuzluk, benim hep kendi içgüdülerimi sorgulamam bu serginin çıkış noktaları oldu. İnsanoğlu olarak kendimizi doğadan çok ayrı görür hâle geldik, oysa doğanın (küçük) bir parçasıyız, onsuz varlığımızı sürdüremeyiz.

Kendini doğanın gerçek sahibi olarak gören insan ve egosu sizin çalışmalarınızı etkileyen önemli bir faktör. Bunu özellikle anne olduktan sonra fark ettiğinizi söylüyorsunuz sizin için nasıl bir dönemdi?

Açıkçası çok kafa karıştırıcı bir dönemdi. Hem bedensel hem de zihinsel bir metamorfoz sürecine giriyorsunuz ama maalesef o süreci sindirerek yaşamaya vakit yok, tamamen sizin sayenizde hayatta kalan bir canlının sorumluluğunu taşıyorsunuz. Kendinize bir güven kapısı olarak kitap, internet gibi bilgi kaynaklarına dayanıyorsunuz ama o kadar farklı ses ve birbiriyle çatışan bilgi var ki bu daha da kafa karıştırıyor. Ben epey zorlanmalı bir dönemin sonunda kitap ve internete bilinçli olarak sırtımı dönüp içgüdülerime öncelik vermeyi seçtim ve anca bu şekilde huzur buldum.

Sergi için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

Zaten doğa ve hayvanlara ilgim, saygım çok büyüktü. Bu süre içerisinde özellikle egzotik böceklere ilgi duymaya başladım. Doğal Tarih (National History) müzesiyle mailleşmelerimiz oldu, arşivlerden görsel ve bilgi talebinde bulundum, çok yardımcı oldular. İnternette de egzotik böcek ve balık üreticilerini takip edip bilgi almaya başladım. Her zamanki gibi işlere dijital ve analog kolajlarla başladım. Görsel bir bütünlük oluşturduktan sonra tuval ve boyayla çalıştım.

Sergi eleştiri oklarını insan varlığına yöneltiyor. Bu eleştirilerinizin sebebini biraz anlatır mısınız?

Eleştirim aslen insanların varlığından ziyade, kendime yönelikti. Doğanın, içgüdülerin önde olması gereken bir dönemde dış bilgi kaynaklarından destek alma ihtiyacı hissettim. Doğaya ve kendi doğama sırt çevirmiş olmanın, insanoğlunun doğa ile kopmakta olan ilişkisinin, yaşamakta olduğumuz çoğu modern sıkıntının başlangıç noktası olduğu düşüncesine vardım.

Sergide çatalın ucundaki kremalı çilekle birleşmiş, jelibonlar arasında ya da güzel bir tabakta servis edilmiş böcek gibi tasvirleriniz karşımıza çıkıyor. Böcek figürünü ağırlıklı olarak kullanmanızın bir sebebi var mı?

Böcekler insanlar için itici olarak bilinse de kullandığım böcek türleri, özellikle altın mücevher böceği, doğanın en nadide ve güzel varlıklarından biri. Böceklerin itici olarak bilinmesiyle bu özel cinsin çekiciliği arasındaki tezat çok ilgimi çekti. Gerçekten metalik ve altın gibi görünen kabuğunun da insanın doğasındaki ihtiyaç, istek ve tüketim nosyonlarını karıştırmasını çok iyi vurguladığını düşündüm.

Sergi, basın bülteninde “güzel görünmesi ve hoşa gitmesi için tasarlanmış ama yaşamdan tamamen yoksun, doğanın olmadığı bir yabanıl hayvanlar sergisi” olarak tanımlanıyor. Bu bana biraz sosyal medya platformlarını da hatırlatıyor. Sanki artık hepimiz görsellik için yaşıyor ama o ekranın ardında neler olduğunu zerre kadar merak etmiyoruz.

Bu kesinlikle doğru bir gözlem. Maalesef doğanın yapaylaşmasıyla insan doğasının yapaylaşma süreci birbirlerini takip ediyor. Ekranların ardında gizlenip ilişkilerimizi yapaylaştırıyoruz, konuşmak ve dokunmak yerine görsel olarak takip edip bir nevi modern hiyerogliflerle (emoji) anlaşmayı seçiyoruz. 

Şu an yaşamınızı Tel Aviv’de sürdürüyorsunuz. Bu üretim pratiğinizi nasıl etkiliyor?

Ailemle, Tel Aviv’in güneyinde Yafo isimli bir sahil kasabasında yaşıyorum. Burası Tel Aviv’in homojen nüfusunun aksine, yoğun İsrailli, Arap, Bulgar ve Rus halklarının iç içe yaşadığı, Tel Aviv’in en eski bölgesi. Sabah kilise çanlarıyla uyanıyoruz, akşam da ezan sesiyle günü sonlandırıyoruz. Osmanlı döneminden ve İngiliz vesayetinden kalma mimari iç içe. Karmaşık, hareketli bir bit pazarı ve çok içten, birbiriyle dost esnaf kesimi var. Kaos ve gürültüsünden besleniyorum ve bana eski İstanbul’u hatırlatıyor.

Resim ve kolajlarınızda ayrıca Ortadoğu’da insan ve kadın olmaya eğiliyorsunuz. Bu olgu üretimlerinize nasıl yansıyor?

Şu anda kadınlar için önemli bir dönem. Batı ülkelerinde kadın erkek eşitliğine ulaşmak üzere ciddi adımlar atılmaya başlandı. Maalesef Ortadoğu bu durumu hâlâ biraz geriden takip ediyor. En iyi koşullarda bile, Ortadoğu’da kadın olmak çok zor. Beklentiler adeta insanüstü. Hem profesyonel ortamda başarılı hem mükemmel ev hanımı hem eş hem anne hem kuvvetli hem de yumuşak ve sevecen olmamız bekleniyor. Bu beklentilerin ağırlığı ve kendi üzerimizde yaptığımız baskılar bu projenin çıkış noktası oldu.

Çalışmalarınız genel anlamda daha çok kolaj tekniğine dayanıyor. Kolaj çalışmalarınızı nasıl gerçekleştiriyorsunuz? Dijital ortamdan mı faydalanıyorsunuz?

Hem dijital hem de analog olarak çalışıyorum. Hem bilgisayarımda hem de fiziksel olarak görsel topladığım iki dosyam var. Gözüme hoş gelen ya da rahatsız eden, bir şeyler hissettiren görselleri toplayıp, sonra fiziksel olarak bir araya getirip görsel bir dil oluşturmaya çalışıyorum. Projelerin başlangıç noktası böyle oluyor genelde.

Gelecek projeleriniz arasında neler var?

Şu an hane ve kadın kimliği arasındaki ilişkiyi inceleyen yeni bir resim projesinin başlangıç aşamasındayım.

Elsa Ers’in “Yokluğunda” adlı sergisi, 20 Haziran tarihine dek Pg Art Gallery’de görülebilir.

0
1037
0
Fotoğraf: Burcum Baygut
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle