13 EKİM, SALI, 2015

“Bir Nevi Yaşayan Anten Olduğumu Farz Etmeyi Seviyorum”

Riva Kumsalı’nda eskiden kalma radar anteni işiyle 14. İstanbul Bienali’ne katılan sanatçı Andrew Yang, kendini sinyalleri çeken ve inceleyen bir anten olarak tanımlıyor. Bu nedenle de bienaldeki işlerinin sinyal ve gürültü üzerine olmasının tesadüf olmadığını söylüyor. Disiplinlerarası çalışan sanatçı ile gündelik hayatı, sanat yaşamı ve İstanbul’daki sanat anlayışı hakkında sohbet ettik.

“Bir Nevi Yaşayan Anten Olduğumu Farz Etmeyi Seviyorum”

Sizi tanıyabilir miyiz? Ne yer ne içer, nerelere gider, ne dinler, kimlere dokunursunuz? Bütün bu sıradan eylemler çalışmalarınızı nasıl etkiliyor? 

Yasemin çayı, bira ve kırmızı şarap içmeyi seviyorum. Ormanda yürümeyi ve sinema salonlarının karanlığında kaybolmaktan hoşlanıyorum. Cat Power, Bossa Nova müziği ve kuşların cıvıldaşmalarını dinliyorum – aslında beni ne rahatlatırsa onu dinliyorum. Hayatımın büyük ve çok önemli bir parşası olan kızım Stella’ya dokunuyorum, ona sarılıyorum. Dört yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen güreştiğimizde ya da yastık savaşı yaparken kendimi ondan korumam gerekebiliyor. 

Günlük hayatta başınıza gelenler sanatsal yaşamınızı etkiliyor mu?

Kesinlikle! Geliştirdiğim çoğu sanat projesi tarihi ya da bilimsel fikirlerin harmanlanmasıyla oluşuyor, kişisel deneyimlerin desteği göz ardı edilemez. Ayak bileğime saplanan bir ağrı, sokağın ortasına çakılmış bir kuş, yere düşen yapraklar, yeni duyduğum bir ses gibi deneyimlerden bahsediyorum. Bir nevi yaşayan anten olduğumu farz etmeyi seviyorum. Gün içerisinde ve geceleri sinyalleri çeken ve inceleyen. Bundan dolayı İstanbul Bienali’nde işlerimin bir bölümünün sinyal ve gürültü olması bir tesadüf değildir. Yaptığımız/duyduğumuz ve duymadığımız sesleri dinlemek, Boğaz’da suyun altında yüzen yanlarından geçen gemilerin seslerinden rahatsız olan yunuslar gibi.

İşlerinizde ne tip malzemeler kullanıyorsunuz? 

Her türlü malzemeyi çalışmalarımda kullanıyorum.Her projenin fotoğraf, video, ses, nesne ve metinleri bir araya getirip harmanlayan bir kolaj bütünü olduğunu düşünüyorum. Şu an suluboya ve kil, doğalarında barındırdıkları akışkanlıkları nedeniyle ilgimi çekiyor. Her iki malzeme de bana aynı mesafede heykel malzemesi gibi geliyor. İkisini de manipüle edebilirsiniz ama kontrol edemeyebilirsiniz de. Malzemelerin bu çok yönlü halini seviyorum.

Bir sanatçının kendi için seçtiği bir teması mutlaka olmalı mı? Sizinki nedir?

Benim düşünceme göre sanatçılar belli dönemlerde birbirinden farklı temaları sahipleniyorlar. Bunların “tema” olarak değerlendirip değerlendirmeklerini bilmiyorum. Benim için temalar önemlidir. Ben “kavramsal yönelimli” olan bir insanım ve işlerimin net bir şekilde izleyici tarafından anlaşılmasını ya da işin, nesnelerle, kitaplar ya da durumlarla görünür hale dönüşmesini isterim.

Bienal’deki işim Bosphorus “Boğaz”, Carolyn Christov – Bakargiev’in çok güçlü ve birleştirici bulduğum “tuzlu su” temasından yola çıkarak hazırlandı. Daha genel anlamda şu anki temalarım “doğa tarihi” odak noktası çevresinde gelişiyor. 

İşleriniz Oklahoma’dan, Yokohama’ya, Şikoga’dan Kassel’e kadar sergilendi. Bu sizin çok çalışkan bir sanatçı olduğunuzu mu gösteriyor yoksa hızlı bir üretim süreci mi geçiriyorsunuz?

Projelere bağlı olarak bazen çok hızlı bazense çok yavaş çalışıyorum. Çalışma hızım elbette malzeme seçimime ve projenin büyüklüğüne bağlı olarak değişiyor. Daha önce de söylediğim gibi sulu boya ile çalışma yapmayı seviyorum; çünkü hem hızlı çalışıyorum hem de dönüşü olmayan bir yola sapıyorum. Bugünlerde kil ile çalışmamın nedeni ise tamamen farklı: Kil ile çalışırken formu sürekli değiştirdiğim için süreç sulu boyaya göre daha yavaş ilerliyor.

Genellikle işleri hızlı yapıyorum. Bu hız, projeyi oluştururken benim için daha yararlı bir süreci oluşturuyor. Projenin tüm konseptini belirlerken ya da nesneleri hazırladığım sırada projenin fikri de  benim için olgunlaşıyor. Benim için en çok zaman ve mesai alan ise, günün sonunda, proje hakkında bir manifesto yazmak, konuşacağım üslubu belirlemek ve projeye bir isim vermek oluyor. 

Bienaldeki işiniz; Karadeniz’in ağzındaki Riva Kumsalı’nda eskiden kalma bir radar anteni. Bu iş için Karadeniz’i ziyaret ettiniz mi? Ya da bir başka deyişle neden Karadeniz? Bu işin hikayesini sizden dinleyebilir miyiz?

Çalışmanın birçok bileşeni var, bunların çoğu Galata Rum İlkokulu’nun en üst katında bulunmakta. Ama “Radar Anteni” bambaşka bir bileşen. Bienal projesi için bendeki fikirleri Carolyn ile tartıştıktan sonra beni Riva’daki uydu anteni ile tanıştırdı. Buranın varlığından habersizdim, birlikte daha yakından görmeye gittik ve oranın benim görünmez dalgaların sinyalleri ile seslerini ve deniz ile uzayın Boğaz ve Boğaz'ın ardındaki evren arasındaki ilişkiyi keşfetme projemle ne kadar uyumlu olduğunu anladık. Bu dünya dışı VOYAGER 1'in karasal birlikteliği, MOON LO'nun kaydedilmiş sesidir. Bu şekilde benim "READYMADE" obje olarak ayarladığım “Çanak” projesinin bir parçası olmuş oluyor.

Ben bu enstelasyonu olabildiğince yakından görebilmek için çeşitli eylemlere geçtim. Askeri üsse gitmek için taksi tuttuk ve sürücü içeri girmemizi sağlamak için kontrol bölgesinde çok vakit harcadı ama sonunda bizim içeri girmemize izin vermediler. Fakat bize daha yakınlaşmak ve fotoğraf çekmek için  balıkçı teknesi kiralamamızı önerdiler. Biz de kasabaya gittik ve söylenenleri harfi harfine uyguladık.

Bienalden bahsedelim mi? İstanbul’u, şehirdeki sanat hareketini, bienali nasıl buldunuz?

İstanbul’daki sanat çevresi hakkında pek bilgim yok ama bienale katılan Türk sanatçılar tarafından yapılmış  güçlü ve yaratıcı işlerden pek çok şey öğrendimi hissediyorum. Arter ve İstanbul Modern gibi mekânların oluşu sanatçılar ve sanatseverler için çok zengin kaynakların olduğunu gösteriyor. Istanbul gibi devasa, kompleks ve gloabal bir şehriniz var, ben sadece büyümeye devam edeceğini hayal edebiyorum.

Bence bienal harikaydı. Birçok farklı sergisi ile birlikte sanki define avı gibiydi, gerçekten çok memnunum. Müze alanının dışında da çok fazla çalışma gördüğüm için mutluyum. Bienal için üretilen işlerin gerçten farklılık yarattığını düşünmekteyim. 

Disiplinlerarası çalışıyorsunuz. Biyoloji ile sanatın birbirine benzeyen/ayrışan yönleri neler? Bir sanatçı bilimadamı gibi çalışabilir mi? Uzaktan bakınca hem çok yakın hem de çok farklı görünüyorlar.

Hem biyoloji hem de sanat mutasyona ve değişime saygı gösterir, direnmez. Bence karmaşık dünyayı anlamak için deney yaparken ve araştırıken kullandıkları yollarda hem sanatçılar bilim adamı gibi hem de bilim adamları sanatçı gibi çalışabilirler. Ama topluluklar ve yaratıcılık kuralları çok farklı. Benim yaptığım gibi bilim ve sanatla harmanlanmış işler her zaman geleneksel görüşlere göre ilginç karşılanmıştır. Biz bazı şeyler hakkında oldukça spesifik bir şekilde düşünmeye alıştık, oysa benim amacım yeni alanlar keşfetmek ve bu şekilde farklı alanlardaki kabullenmeleri kırmak.

Eskiden sanatın ve bilimin ayrışmadığı zamanlar vardı. Benim işlerimi bu yüzden geliştimeye çalışmam mantıklı. Gene bu yüzden "IO-OX" projesi ve diğerlerini,  karıştırmayı mümkün ve güç olarak gören bir çeşit "doğal tarih" olarak değerlendiriyorum. Pek  çok 'sanat' ya da 'bilim'e göre yeni bir estetik tat ve belki de kazancı olan bir tat.

Zooloji bölümünde PhD’niz var. İşin akademik tarafında da yer alıyorsunuz ayrıca. Bu çalışmalarınızı nasıl etkiliyor? Hem akademik hayat hem sanatçı kimliği birbirini nasıl besliyor? 

Uzun bir süre akedemide yaptığım çalışmalar sanat üretimimi kısıtladı. Akademik bilimlerde sizden beklenen yalnızca bilim üzerine yapacağınız çalışmalardır; bilmin dışında yapmış olduklarınız zararlı bir zaman kaybı olarak düşünülür. Bununla beraber birçok akademik çalışma ilgi alanıma giriyor ama kendimi akademinin ortasında bulduğumda (kitap ve dersler, diğer akademik konular) sıkışıp kalıyorum ve enerji kaybediyorum. Öteki taraftan bazen sanatı dekoratif ve aşırı belirsiz buluyorum. Böyle olunca sanat ve akademik hayatın sentezi benim için en ideal yol oluyor. 

“Stella's Stoichiometry” işinizden bahsedelim mi?

"Stella'nın Stoichiometry" farklı izleyicilerde çok farklı hisler uyandığı için beni çok mutlu ediyor. Benim için bu iş, kızımın bir portesi olarak onun temelde maddi doğasını anlatıyor. Aynı zamanda bu iş insan doğasının -aslında her bir canlının- fiziksel özelliklerinden çok daha fazlasını barındırdığını açıklıyor. Sanat eleştirmeni bir arkadaşım, bu işin yalnızca bir bilim adamının ya da duygusal olarak mesafeli bir insanın elinden çıkabileceğini söylemişti. Ama bence bir işin temel anlamı çok derin olabilir (bir bilim adamı olarak eğitilmek tüm parçaları hesaplamada kişiye yardımcı olur) ve bunun başlı başına bilimle bir ilgisi yoktur.

Ayrıca sanat yapıtı yaratımın bir yorumudur. Bir anlamda elim ve ben Stella’yı bu bileşenlerden yarattık, ama o kendi hikayesini, kendi benliğini yaratmaya devam edecek.

Biz Stella’yı bir sanat yapıtı gibi kontrol altında tutamayız. Bir bakıma biz sanatçılar, düşündüğümüzden daha az kontrol gücüne ve yazınsal anlatım yeteneğine sahibiz.

Andrew Yang

Andrew Yang

“Flying Gardens of Maybe”ye bayılıyorum. O kuş bir metafor mu? Sanki her an pır pır edip uçuverecekmiş gibi. 

“Flying Gardens of Maybe” işindeki kuşlar son derece gerçekçi. İzleyicinin çevrelerinde değişen, doğa ve canlıların yaşayıp öldüğünü anlamalarını istiyorum. Bir laboratuvarda onların midelerini açar gibi vücutlarıyla karşı karşıya geliyorum. Elbette “kuş” iki anlamlı bir metafor hayat, sonsuzluk, keşfetme özgürlüğü, bir bahçe, mobil bir bahçenin içinde bitli yetiştirmek, bir türün bambaşka bir türe hamile olması gibi. Hem bir metafor hem de aynı zamanda kuşların ekolojik durumunun anlatıldığı bu projenin şiirselliği de bereberinde getirdiğini umuyorum.

Peki sırada ne var?

Dört aydır Berlin’de yer alan Max Planck Enstitüsü’nde bilimin tarihi konusunu araştırıyorum. Araştırmalar yapıyorum ve “Anthropocene” fikri üzerine röportajlar ve küçük bir yayın hazırlamak için çalışmalarda bulunuyorum. Ayrıca bugünlerde ilgi alanıma giren doğal tarih bilimi teması hakkında çeşitli araştırmalarda bulunuyorum. Ekim ayında bitkiler ve bitkilerin hayatları hakkında hazırlayacağım sergi için çalışmalara başlayacağım. Proje Chicago’da yetiştirilen ama çok nadir olan bu ağacın tohumlarının yeniden dağıtılması hakkında. Tohumları dağıtan (arıların polenleri dağıtması gibi) bu hayvanların nesli tükenmiş, bu yüzden anafikri çağdaş dünyada ağacın veya ağacın fidanlarının ekonomisi ve ticaretinini yeni formlarının keşfi hakkında.

0
2754
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle