24 EYLÜL, PAZARTESİ, 2018

4. İstanbul Tasarım Bienali Sanatçılarına Sorduk - 2

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından VitrA sponsorluğunda düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali, 22 Eylül’de sanatseverlere kapılarını açtı. “Okullar Okulu” başlığıyla gerçekleştirilen 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörlüğünü Jan Boelen üstleniyor. Bienalden yedi sanatçıyı sizler için mercek altına aldık. Yazı dizimizin ikinci serisinde sizi üç sanatçıyla buluşturuyoruz. FABB, Maki Suzuki ve Onagöre ile merak ettiklerimizi konuştuk.

4. İstanbul Tasarım Bienali Sanatçılarına Sorduk - 2

Altı hafta boyunca altı mekâna yayılan bienalde tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi birçok farklı alandan 100’ün üzerinde katılımcının projeleri yer alacak. 4. İstanbul Tasarım Bienali öğrenmenin ne anlama geldiği, nasıl tasarlandığı ve tasarlanması gerektiği konularını üzerine yoğunlaşacak.

FABB

FABB, iki boyutlu tüm tasarımları kullanıcının isteğine göre farklı renk ve materyallerle 3 boyutlu hâle getiriyor bildiğim kadarıyla. Bu bağlamda kolektif, tasarım dünyasındaki hangi eksiği kapatıyor ya da ona nasıl bir yenilik katıyor?

FABB, mimarlıkta ve yaratıcı sektörlerde robotik üretim yöntemlerini araştırıyor ve uyguluyor. Bu üretimlerin uygulamasını, hesaplamalı tasarım yöntemleri ile üretilmiş malzeme bilgisini de içeren üç boyutlu veri setleri üzerinden gerçekleştiriyoruz. Bu bağlamda tasarım ve onun üretimini süreç içerisinde birbirinden kopuk adımlar olmaktan çıkarıyor, süreci bir bütün olarak ele alıyoruz. Tasarım üretimi ve üretim tasarımının birleşimiyle bütünleşik bir yaklaşım sunuyoruz. 

4. İstanbul Tasarım Bienali’ne FABB nasıl bir yaklaşım getiriyor? FABB bienal izleyicilerine neler sergileyecek?

“Öğreterek öğreniriz”, “Çevrimiçi öğrenimlerin ve kendin-yap akımının yaygın olduğu bu zamanda atölye kavramını bağlı olduğu yer ve zamanı aşacak şekilde nasıl yeniden tarifleyebiliriz?” gibi yaklaşımlarla hareket ediyoruz. Mimarlık eğitimi, dijital fabrikasyon ve atölye mekânını yorumladığımız önerimiz Docendo Discimus Instrumantae (DDI) kapsamında, Akbank Sanat'a taşıdığımız atölyemizde DDI katılımcılarının paylaşmış olduğu talimatSet’lerini yürüteceğiz. Bienal süresince farklı robotik üretim yöntemleri ile oluşturulacak nesneler, süreci tarifleyen talimatSet’leri, kullanılan malzemeler ve araçlar, üretimi belgeleyen videolar, atölye ortamı ve en önemlisi sürecin kendisi sergilenecek. Olmuş bir iş yerine, oluşmakta olan bir iş diyebiliriz.

Ağustos ayında da Türkiye’de telkâri adlı bir atölye gerçekleştirdiniz. Sizin için nasıl bir deneyimdi?

Sürece ve yapım yöntemlerine odaklanan atölyeler yürütmeyi tercih ediyoruz. Kadir Has Üniversitesi’nde ağustos ayında gerçekleştirdiğimiz Telkâri atölyesi ile geliştirdiğimiz robotik bükme makinasını ilk defa test etme şansını bulduk ve süreci öğreniciler ile paylaşırken öğreniciler de yöntem geliştirme deneyiminin bir parçası oldu. Son ürünün daha çalışma başlamadan belli olduğu atölyelerin aksine hem öğretici hem öğrenici yapma sürecinde aktif rol alıp yöntemi özümsedi. Atölye sayesinde, robotik bükme yönteminin talimatSeti’ni güncelleyerek DDI ağında paylaşılabilir ve Tasarım Bienali kapsamında sergilemeye hazır hâle getirdik.

Maki Suzuki

Öncelikle, bienal için hazırladığınız projede Fugu balığını seçme nedeniniz nedir? 

Fugu balığının fark edildiği Akdeniz kıyılarıyla ilgili bazı şeyler okumuştum. Asya’nın diğer ucunda yaşayabilen ve öldürücü zehriyle meşhur olan bu balığı, bahsi geçen kıyılarda gören ilk kişi ise Türk ya da Yunan bir balıkçıydı. Bildiğim kadarıyla Fugu balığı, Akdeniz kıyılarında ve ilk olarak 2003 yılında görülmüş. Küresel ısınma ile Suveyş Kanalı’nın inşası, insanın doğaya müdahalesinin çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bir süre sonra, eğer bu konuyu biraz daha eşeliyor olsaydım, kendimi bu alanda eğitebilmiş olacağımı fark ettim. Bunun üzerine, 14-15 yaş aralığına hitap edecek bir eğitim müfredatı hayal etmeye başladım. Müfredat, bilim, siyaset ya da edebiyat konularını kapsayan, dünyadaki birçok konu hakkında bilgiler verecekti.

Fugu balığı, 4. Tasarım Bienali’nde ele aldığınız konuya nasıl bir bakış açısı getiriyor?

Proje, çıkış noktasını şu sorudan alıyor aslında: “Başlangıç noktası olarak Fugu balığını seçselerdi ne olurdu?”. Bizler, yaşayan bir organizma olan ve diğer şeylerden daha geniş bir alana yayılabilen Fugu balığından yola çıktık. Mesela, bir doktor bu proje kapsamında bize katılarak tetrodotoksinin kanserli hastalara umut olabileceğinden bahsedebilir. Bir antropolog, tüm tehlikelerine rağmen bu balığın yenebileceğinden bahsedebilir örneğin. Öte yandan, konuyu tarihsel açılardan da ele alabilecek bir mimar ise Suveyş Kanalı’nın neden önemli su akıntılarıyla aynı doğrultuda yapıldığına yönelik açıklamalarda bulunabilir. Fugu Okulu, katılımcıların ilgi alanları ve yaratıcılıkları arasında köprü kurabilen, onların yeteneklerine dayanan bir öğretim kurumudur.

Fugu Balığı, tasarım kavramıyla nasıl bir ilişki kuruyor? Anatomik yapısı, Japonya’dan Bodrum’a yaptığı yolculuk rotası gibi doğal oluşum ve süreçler tasarım kavramına dahilse, bahsi geçen tasarıma siz nerede dahil oluyorsunuz?

Başak Tuna’nın bienal ekibiyle, Fugu balığına ait 100 eski türün bulunduğu Jeuit Gymnasium’u ziyaret ettik. Sonrasında, proje kapsamında eğitim vereceğimiz insanlar için bahsi geçen yeri düzenlemeye başladık. Gittiğimiz yerin müdürüyle görüştüğümüzde, bu balığın zehirli olduğunu kabul etmeyen ve 10 yıldan uzun bir süredir Fugu balığı pişiren biriyle karşılaştık. Bir gün İstanbul’da sabahın geç ya da erken bir saatinde yürüyordum. O gün, yerel yazarlar ile aralarında New York’tan ünlü isimlerin de bulunduğu bir grafitiyi gördüğümde, yalnızca mücadele etmek için yaşayan parazitlerin yıkıcı olduğunu fark ettim. Söylediğim ve düşündüğüm ne varsa, hepsini o anda görebiliyordum. Bir başka görüntü ise Galata Köprüsü’nden satın aldığınızda sahip olabileceğiniz, oltaya benzeyen araçların köprüden sarkıtıldığı andı. Her balıkçıda bir tane vardı, inanılmaz güzel bir andı. Ahşap hurda parçalardan yapılmış gibi görünse de o köprüde balık tutmak için özel olarak yapılmış bir oltaydı. Sergilemek istediklerim de bir nevi asılı duran materyallere benziyor. Benzer şekilde Courtney Barnett, Janelle Monae, Beyoncé, Vivienne Westwood, Christine, the Queen ya da Haim gibi popüler ana akım kültürde rol oynadığını düşündüğüm isimlerin çalıntı posterleri ile gördüğüm grafitiler, eğitim için oluşturmak istediğim posterleri de çağrıştırıyor. Tanımlaması zor olsa da gördüklerim, düşündüklerimle bir şekilde örtüşüyor. Projeye yönelik posterlerden bazılarını ise, Fugu Okulu’nun ikinci üyesi olan 7 yaşındaki kızımla hazırladık. 

Fugu balığının yolculuğu süreç mi yoksa sonuç odaklı bir çalışma mı? İstanbul 4. Tasarım Bienali izleyicisi, çalışmanın hangi yönlerine tanık oluyor?

Bu durum, süreç nedeniyle sürekli değişiyor. Araştırma, projeye başladığımda oldukça sınırlı olan zaman ve paraya dayalı bir süreç bana göre. Yine de tüm araştırma süreci ve projenin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bienaldeki sergi ise bu sürecin ilk adımı. Bir yıl boyunca ideal bir öğrenci olmak ya da Fugu ile başladığım bu yolculuk hakkında daha çok bilgi edinmek istiyorum.

Onagöre

Onagöre kolektifinin bir yayınevi projesi olduğunu biliyorum. Mekân, zaman ve toplum ilişkisiyle şekillenen diyaloglar, fotoğraf ve sanatçı kitaplarıyla ele alınmak isteniyordu. Bu bağlamda, Onagöre kolektifinin 4. İstanbul Tasarım Bienali için ele aldığı konu ve formlardan bahseder misiniz?

Onagöre, Okay Karadayılar ve Ali Taptık’ın kurduğu bir tasarım ajansı ve yayınevi, aynı zamanda Bandrolsüz kolektifindeki yayıncılardan biri. Tasarım Bienali’nin davetiyle yayıncılık üzerine bir proje geliştirdik: YAY-POP, yayıncılık üzerine bir yayın. Şimdilik tek bir sayı olarak kurgulanmış dergi, Onagöre tarafından İstanbul Tasarım Bienali’nin siparişi üzerine üretiliyor. Yayıncı olmak ne demektir gibi daha geniş kapsamlı sorularla birlikte yayıncılığın sınırları, ekonomisi, bağlılıkları ve bağımlılıkları, yakın çevreyle başlayıp genişleyerek farklı mercilerle konuşmak, tartışmak, birlikte düşünmek için bahane oldu. YAY-POP böylece Onagöre’nin yayıncılıkla ilgili öğrenme sürecini belgelemeye de çalışıyor. YAY-POP sadece matbu mecralarla birlikte müzik, oyun ve yazı tipi yayıncılığı ile ilgileniyor. 

İstanbul, kozmopolit yapısıyla birçok kültürün iç içe geçtiği bir şehir. Bu yapıda birbirini kabul eden ve dışlayan ögeler de bir arada. Onagöre, zıtlıklarla dolu bu alanı nasıl değerlendiriyor, ona nasıl bir yaklaşım getiriyor?

Onagöre, bu çok yönlü karmaşanın içindeki ahengi izler, onunla hareket ederek onu genişletmeye çalışır. İster istemez insanın doğduğu, yaşadığı çevre, imkanlar çevresinde bir sınırlar sistemi yaratıyor. Anlamayı ve anlatmayı seven insanlar olarak olabildiğince yorumsuz dinlemek, hazmedip, kendi işlemlerimizden geçirip geri sunmak asıl görevimiz gibi düşünüyoruz.

Onagöre’nin bienal için tasarımı, şehrin karmaşık yapısından mı besleniyor yoksa çözüm odaklı bir süreci mi sergiliyor?

Onagöre, Tasarım Bienali’ndeki çalışmasıyla Türkiye’de küçük ölçekli yayıncılık alanının bir anlamda topoğrafyasını betimleye, bu alandaki aktörleri bir dergi çatısı altında toplamaya ve görünür kılmaya çalışıyor. İnsanların birbirlerinin deneyiminden haberdar olması, farklı yollardan benzer yerlere gelenlerin örnekleri üzerinden ufukların açılmasını hedefliyoruz. Öte yandan, biz de bu süreçte bir yayın hazırlamanın ne olduğunu deneyimlemiş, hatta bu deneyimi açık bir şekilde paylaşmış oluyoruz.

0
4716
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle