27 ARALIK, PERŞEMBE, 2018

2018’in İz Bırakan Sergileri

Bu senenin unutulmaz sergilerini beş küratörden dinledik. Fırat Arapoğlu, Çelenk Bafra, Derya Yücel, Deniz Ova ve Övül O. Durmuşoğlu bu senenin akıllarında kalan sergilerini sıraladılar.

2018’in İz Bırakan Sergileri

Fırat Arapoğlu 

Parajanov, Sarkis ile, Pera Müzesi, 13 Aralık 2018 - 17 Mart 2019

1968 yapımı Narların Rengi çalışmasıyla dünyaca tanınan Sergei Parajanov’un kolaj, asemblaj, mozaik, seramik ve tekstil ürünlerinin görülebileceği ve sanatçıya bir saygı niteliğinde Sarkis’in çalışmalarını içeren sergi yılın son ayında açılarak, 2018’in iyi sergileri arasında yerini aldı. 

Serkan Taycan, İki Deniz Arası 2013-

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” başlıklı 2013 yılında 13. Uluslararası İstanbul Bienali’nde başlayan projesi, Kanalİstanbul Projesi’nin öngörülen hatları üzerinde tasarlanan ve İstanbul’un batısında süren kentsel dönüşümü izlemeyi hedefleyen bir yapı. Hâlen devam eden bir proje olarak, kanımca, her daim önemini sürdürmeye devam edecek. 

Gündüz Gölönü, Kazı-Resim, Milli Reasürans Sanat Galerisi, 3 Ekim – 22 Kasım 2018

“Gündüz Gölönü – Kazı Resim” sergisi, yakın dönem Türkiye sanat tarihinin önemli ve pek de çok bilinmeyen isimlerinden birisini gün yüzüne taşıması açısından oldukça önemli bir misyonu üzerinde taşıdı. Sergi Gölönü’nün 1960 sonlarından 1990’ların ortasına kadar uzanan işlerine odaklanıyordu ve sergide kazı resimler üzerinden semboller, figürler, dokular ve dile dair kodlarla tanımlanabilecek Gölönü üslubuna şahit olunmuştu.

Çelenk Bafra

- Koloni: Abud Efendi Konağı, İstanbul ve Schwules Museum, Berlin, Almanya

- 4. Mardin Bienali: Sözden Öte, Mardin, İstanbul

- Manifesta 12: Planetary Garden, Palermo, İtalya

Belki en beğendiğim sergiler bunlar değil ama düzenlendikleri dönem, mekân, imkân ve coğrafya bağlamında hatırlamaya değer buluyorum. Bir arada var olmanın - yaşamanın gerekliliğine inançlarının yanı sıra ayrımcılık ve ötekileştirme karşıtlıkları beni etkiledi. Ekolojik kriz ve göç başta olmak üzere canlı ve cansız hepimizi etkileyen acil meselelere yeni bakış açıları getiren işlerle karşılaştım. 

Derya Yücel

2018 yılında Türkiye’de beni heyecanlandıran, şaşırtan, umutlandıran, yerinde ve zamanında dedirten kişisel, karma, kurumsal, alternatif pek çok sergi oldu. Ancak zihnimde iz bırakan sergileri üç ile sınırlandırmam beklendiğinde bu değerlendirmenin nitelikle ilgili keskin bir yargıyı içermeyeceğini aklımda tutarak, bir sergiyi değerlendirirken ele aldığım bağlam, zaman, mekân, koşullar, ihtiyaçlar, gereklilikler, sonuçlar gibi belirli çerçeveler dahilinde aşağıdaki üç sergiyi hatırlatmak istedim.

Uzak Hafıza, küratör: Yaren Akbal, Abud Efendi Konağı 

Kurum dışı, bağımsız, bütçesiz ve samimi bir iş birliği çerçevesinde ortaya çıkmış olduğu açık bir sergiydi. Kariyerinde önemli noktada olan pek çok sanatçıyı, üzerinde düşünülmüş bir içerikle, alternatif ama zor bir mekânda bir araya getirmeyi başaran Yaren Akbal, genç kuşak küratörleri motive edebilecek enerjisiyle kısıtlı imkânlarla da ortaya iyi işler çıkabileceği konusunda ilham verdi.

206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi Üzerine Etüdler, Galata Rum Okulu

Uzun zamandır agresif bir yıkım eşliğinde düşünebildiğimiz kent-şehir, İstanbul, tarih, hafıza, bellek, kültürel miras imgesinin bir mimari yapı çerçevesinde etüt edilmesi yalnızca Büyükada Rum Yetimhanesi değil, yitirdiğimiz ya da kaybedebileceğimiz tüm bu kavramlara yönelik düşünmeyi teşvik etti. Sanatçıların, kişisel sanat pratikleri çerçevesinde ortak bir anlatım kuran çalışmaları da yaratıcı iş birliğinin değerli mümkünlüğünü bize gösterdi. 

Rus Avangardı. Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek, Sakıp Sabancı Müzesi

Belirli bir tarihsel döneme odaklansa da geniş kapsamda sanatçıların ve sanatın hayatı dönüştürme hayallerini, ideallerini, toplumsal ve politik olanın geri dönüşünün derinlemesine ele alındığı tarihsel bir sergi. Büyük kurumların, kurumsal ve müzeolojik anlamda üstlenmek zorunda oldukları misyonu da tekrar hatırlatması anlamında değerli. Özellikle, salt estetik bir bağlamı ya da sanatın kendi iç problematikleriyle ilgili olanı değil, toplumsal ve tarihsel olanı bugün içinden yeniden düşünme, karşılaştırma ve değerlendirme ihtiyacını hissettiğimiz bir dönemde.

Deniz Ova

Ortaya çıkan işten çok mutlu olsam da iltimas geçiyormuş gibi görünmemek adına 4. İstanbul Tasarım Bienali’ni sayamıyorum. Onun dışında bu yıl beni en çok etkileyen sergiler aşağıdakiler oldu.

Parajanov, Sarkis ile

İkilinin işleri beni derinden etkiledi, sergi tasarımı da bu duyguyu tamamladı. Sanatçıların hayatına dair bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim.

Lina Bo Bardi – Design for a New World at Nilufar Depot in Milan

20. yüzyılın en önemli mimarlarından Lina Bo Bardi’nin İtalyan mimar Giancarlo Palanti’yle kurduğu Estúdio d’Arte Palma dönemine bir saygı duruşu. Milano merkezli Nilufar Gallery’nin Milano Tasarım Haftası kapsamında düzenlediği sergide çoğunlukla sandalye ve oturma elemanlarından oluşan tasarımlar, yalın bir sergi tasarımı ve kurgu içinde sunuldu. Malzemeler ve formlar şiirsel bir biçimde bir araya geliyordu.

Fikra Grafik Tasarım Bienali 

Sharjah merkezli Fikra tasarım stüdyosunun bu yıl Grafik Tasarım Bakanlığı ana başlığıyla ilk kez düzenlediği Fikra Grafik Tasarım Bienali, grafik tasarımın düşündüğümüzün ötesinde bir şey olduğunu gösteren ve alanı tartışmaya açan, hem düşündürücü hem de görsel olarak etkileyici bir bienaldi. Özellikle Orta Doğu’da üretilen işler ve grafik tasarımla kurulan ilişkiye dair fikir vermesi açısından çok ufuk açıcıydı.

Övül O. Durmuşoğlu

Annie Albers - Tate Modern Londra & Paul Klee ‘Construction of Mystery’  - Pinakothek  der Moderne Münih

2018 genel olarak tarihsel anlamda yeniden okunmak istenen kadın sanatçıların retrospektiflerinin yılı diyebiliriz. Bauhaus’un öncü kadınlarından Annie Albers’in Tate Modern’de hâlâ devam eden retrospektifi sanatçı/tasarımcının farklı sergilerde parça parça gösterilmiş desen ve tasarımları bir araya getirerek Albers severlere büyük hayır işledi. Albers’in çalışmaları kadın emeği ve el işi ilişkisini çok sınırlı bir perspektifle değerlendiren sanat tarihini sorgulatırken, farklı malzemelerin metinler ve gelenekler arası bağlamda hayal gücümüzü nasıl zenginleştirdiğini de gösteriyor. Öte yandan Annie Albers deyince yakın arkadaşı Paul Klee’nin Pinakothek der Moderne’de gerçekleşen görkemli retrospektifini de anmadan geçemeyiz. Sergi Paul Klee’nin sanatsal dönüşümünü ve zengin evrenini hiçbir kalıba sıkıştırmadan anlatmayı başarıyordu.

Beatriz Gonzales - KW Berlin & Lee Bul  ‘Crash’ Martin Gropius Bau Berlin

Kolombiya’da modern sanatın kurucularından kabul edilen ressam, heykeltıraş ve eleştirmen Beatriz Gonzales’in ismine documenta 14 sayesinde aşina olduk. Maria Ines Rodriguez’in Kunst Werke’de küratörlüğünü üstlendiği bu mini retrospektif, Kolombiya’nın içinden geçtiği darbe ve şiddet dönemini sert bir mizahla ele alan sanatçının sözcük ve üretim dağarcığı hakkında önemli bir vizyon sundu, Berlin’i de epey heyecanlandırdı. Bu yıl şehre farklı bir ivme getiren de direktörlüğü değişen Martin Gropius Bau Müzesi. Müzenin yeni direktörü Stephanie Rosenthal’ın uzun yıllardır birlikte çalıştığı Lee Bul ile hazırladığı geniş kapsamlı survey sergi birbirini çok iyi tanıyan bir sanatçı ve küratörün ne kadar derinlikli bir diyalogla sergi üretebileceğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bugün Kore güncel sanatının en önemli sanatçılarından kabul edilen Lee Bul’un kendinde sürekli yeniyi arayan cesur yerleştirme yaklaşımı izleyicisinin de sınırlarını zorluyor.

10. Berlin Bienali ‘We Don’t Need Another Hero’ & Manifesta 8 ‘The Planetary Garden : Cultivating Co-Existence’

Kendini kahraman ilan eden liderler eşliğinde giderek kutuplaşan dünyaya verilecek sağlam cevaplardan biri “başka bir kahraman” daha istemiyoruz. 10. Berlin Bienali, kimlikçiliği kırmaya çalışan taze bakış açısıyla, her ne kadar fazla risk almasa da alışkın olduğumuz bienal formatını sorgulattı. 


Bağlama yönelik üretim konusunda daha fazla risk alan ama sorduğu sorulara derinlemesine cevap vermekte zorlanan Manifesta 12’ye sağ popülist hükümetin Palermo’ya demirlemesini reddettiği göçmen gemisi damga vurdu. Afrika ve Avrupa’nın birleştiği Palermo’da göçmenlik meselesine eğilen sergi sınırsız bir liberal Avrupa rüyasının nasıl sona erdiğini gösterdi.

0
5299
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle