0 YAPILAN YORUMLAR
4868 GÖRÜNTÜLENME
0 TAKİPÇİ
0 BEĞENİ
Paris Montreuil Sanatçıları Açık Atölye Günleri

Bu sene on dokuzuncu organizasyonunu tamamlayan Paris Montreuil Sanatçıları Açık Atölye Günleri, 13-16 Ekim 2017 tarihleri arasında, Paris’in Montreuil bölgesinde gerçekleşti.

1999 tarihinden itibaren her sene Montreuil Belediyesi Kültürel Gelişim Müdürlüğü’nün Plastik Sanatlar bölümü tarafından düzenlenen Paris Montreuil Açık Stüdyo Günleri’nde (Les Journées Portes Ouvertes des Ateliers d’Artistes de Montreuil), bu yıl da her seneki gibi bölgedeki sanatçılar atölyelerini dört gün boyunca halka açtılar. Etkinlik, halka hem sanatçılarla iletişime geçebilme hem de eserleri sergi salonlarında değil de üretim alanlarında görme imkanı veriyor. Bu anlamda Açık Atölye Günleri, sanat ve sanatçılar ile ilgili önyargıların kırılabilmesi için önemli. Ziyaretçilerin sanatçılarla tanışmaları, çalışmalarını, üretim yöntemlerini ve emek sarfedilen mekanları görmeleri, sanatın belli bir zümreye ait varoluş sancılarıyla dolu soyut insanlar tarafından yapılan afaki bir uğraş olduğu algısını kırmayı sağlıyor.  

Montreuil’deki etkinlik bölgedeki sanatsal üretimin çeşitliliğini ve canlılığını gözler önüne seriyor. Bu seneki organizasyonda, atölyelerinin kapısını açan veya Montreuil’deki kültür merkezlerinde eserlerini sergileyen sanatçı sayısı 650, diğer rakamlar işe şöyle: toplam 190 kişisel atölye, 60 kolektif atölye, 22 kültür merkezi ve yaklaşık 10 partner şirket. Bu büyüklüğü ile Montreuil Sanatçıları Açık Atölye Günleri, merkez Paris, Goutte d’Or, Menilmontant ve Belleville gibi diğer semtlerde düzenlenen kardeş etkinliklerinin yanında biraz baskın kalıyor. Montreuil aslında bir nevi büyük bir sanatçı yerleşkesi. 1970’lerde yaşanan sanayi krizi bölgede birçok boş lokal, garaj, loft, küçük fabrika bırakmış. Banliyö problemleri ile anılırken, Paris’te yükselen kiralardan kaçan sanatçılar bölgenin yüzünü değiştiriyor. Fransız sosyolog Anais Collet, Montreuil’deki ‘soylulaşma’ (gentrification) üzerinde çalışıyor. Collet’e göre, bölgede yaşayanların ortak özelliklerinden biri kültürel kapitalleriyle ekonomik kaynaklarının arasında dengesizlik bulunması. Kulağa tanıdık geldi değil mi?

Festival afişleri son üç seneden beri liselerle beraber gerçekleştiriliyor ve katılan ama seçilmeyen afişler için bile ayrı bir sergi düzenleniyor. Etkinliğe katılan sanatçılar birçok farklı disiplinde çalışıyor, ilgilendiğiniz görsel sanat alanlarından birini bulmak oldukça kolay: Resim, heykel, çizim, gravür, fotoğraf, dijital sanatlar, grafik, seramik, tekstil, yerleştirme ve diğerleri... Sanatçıların üretim alanlarını randevusuz ve prosedürsüz ziyaretçilere açtıkları bu dört gün boyunca, sergilere eşlik eden açılışlara, küçüklü büyüklü performanslara ve animasyonlara katılabilir, aynı zamanda da aracısız sanat eseri satın alabilmenin keyfini çıkarabilirsiniz.

Etkinliğin samimiyetini daha iyi anlatabilmek için, belki de birazcık sergi tanıtım yazısı ciddiliğinden çıkmak gerekiyor. Başlangıç için, etkinliğin web sitesinde bulunan atölye haritasını telefonlarımıza indirdik. Ancak şöyle bir problem var ki, haritada yaklaşık 250 nokta bulunuyor, yani dört gün süren etkinlik boyunca bütün atölyeleri görmek neredeyse imkansız. Aksi takdirde hesaplarımıza göre, bir günde her atölyede maksimum sekiz dakika geçirerek ve mola vermeden 63 atölye gezilebiliyor. Tabii ki de böyle birşey yapmadık. Daha doğrusu, bu etkinlikten iki şekilde yararlanılabileceğini düşünüyoruz. Birincisi, atölyesini yakından görmek istediğiniz sanatçıları önceden araştırıp belirleyip atölyelerini ziyaret etmek. İkincisi ise kendinizi biraz doğaçlamaya bırakarak, sokakta atölyelerin kapılarına asılmış balonları kafanıza göre izleyerek dolaşmak. Biz etkinliğin son günü, Paris için güneşli denilebilecek bir pazar gününde, ikinci yöntemi tercih ettik ve haritadan biraz özgürleşip kendimizi tesadüflere bıraktık. İyi ki de böyle yapmışız.

  • Atelier Darras
  • Atelier Darras
  • Chrismali
  • Chrismali
  • Chrismali
  • Chrismali

Place de la République’te köşedeki lokal kafede kahvemizi içtikten sonra sergi turlamaya hazırız. Hangi sokağa sapsak hangi atölyeyi gezsek diye düşünürken, sokakta biraz ilerden bir akordeon sesi geldiğini duyuyoruz ve kendimizi Atelier Darras’ta buluyoruz. Girişten içeri doğru yöneliyoruz, duvarlara asılmış renkli ve geometrik figürlü resimlerin arasından  geçince, atölyenin yeşillikli avlusunda bizi heykeller karşılıyor. Akordeon sesi tam da buradan geliyormuş, bir kadın ispanyolca şarkı söylüyor. Arkadaşım Julien bu mini-konseri dinlemek için duraklarken, avlunun sağındaki atölyenin camekanlı kısmı bana tam bir nadire kabinesi gibi gözüküyor. Kafamı içeri uzatıp hemen incelemeye başlıyorum. Cam fanus içinde tahta, kağıt, taş, folyo, metal, kumaş ve kuru bitki parçalarından yapılmış ufak dünyalar ve ziyaretçileri içerlerindeki minik figürler selamlıyor. Eserlerini sergileyen sanatçı Chrismali. Fanusların her birinde farklı bir yaşam var gibi. Zaten serinin ismi de “Küçük Dünyalar” (les petits mondes). Bu sırada arkadaşım Julien bahçedeki heykellerle ilgileniyor, bayıldığı bir tanesi tam bir sivrisinek kafasına benziyor. Onun da kendini bir meraka kaptırdığını görünce fanuslara geri dönüyorum. Sanatçı eserlerine duyduğum çocuksu ilgiyi farkedip “benim dünyama hoşgeldiniz” diyor, gülümsüyoruz. Bu ‘soysuz’ materyellerle yapılmış eserler, kullanılan malzemenin değersizliğiyle tezat oluşturacak kadar anlam kazanmışlar. Bazı figürler ise fanus içinde değil daha özgür. İlk atölye ziyaretimizden oldukça memnun ayrılıyoruz. Kafamızda hayallerle çıkarken yanımıza girişteki ikram masasından birer parça ev yapımı çikolatalı kek de alıyoruz (Chris Mali, Françoise Darras, Ybah @ Atelier Darras, 40 rue Marceau. www.chrismali.com).

  • Emilie Chaix
  • Emilie Chaix
  • Emilie Chaix
  • Emilie Chaix
  • Emilie Chaix

Atölyeden çıkıp biraz aşağı yürüyoruz, sonra bir sol, bir sağ. Ufak bir kapının önünde etkinliğin afişi asılmış, girerken ‘zili çalınız’ yazıyor. Etkinliğe katılan diğer atölyelere göre biraz daha içine kapanık bir yer. İçerisi de bu öngörümü yanıltmıyor. Yine başka bir dünya, ancak bu sefer ilginç olsa da çok mutlu değil. Kapının sağında yünlü bir kumaştan yapılmış dev kozalar asılı ve içlerinden birşeyler çıkıyor gibi. Yaratık dememek için 'şey' kelimesini tercih ediyorum. Tekrar doğmak ve dönüşüm koza ile bütünleşmiş fikirler, ilk bakışta bunlar akla geliyor. Ama aynı zamanda kozalar canlı bir organizma gibi gözüküyor. İlk bakışta görsel olarak çok ilgi çekiciler, ancak alışılageldik anlamda ‘güzel’ değiller. Hatta, bebeğin dünyaya geldiği keseyi ve anneliği, dolayısıyla tekrar canlılığı ve yaşamı hatırlatıyor. Sanatçı Emilie Chaix, bu kozaları daha önce bir kilisede sergilemiş ve bizimle kadın ziyaretçilerden birinin tepkisini aldığını paylaşıyor, kozalar kadına düşürdüğü bebeği hatırlatmış. Sanat bazen de görmek istemediklerimizdir. Bu atölyede uzun bir süre kalıyoruz. Sanatçıyla sohbet, canlıyla cansız ilişkisinden, bu ikisi arasında melez formlara, Annette Messager ve Berlinde de Bruyckere gibi eserlerinde feminist eleştiri barındıran sanatçılara, hatta bilimkurgu ve korku filmlerine kadar uzanıyor. Diğer atölyedeki çalışmalara kullanılan malzeme ve yöntem olarak benziyorlar ama sonuçlar çok farklı. Bu sefer atık malzemeler canlı ve cansız arasında, bir nevi beden yaratmak için kullanılmış. Heykeller yarı canlı formlar gibi, sanatçı resimlerinde de benzer konuları işlemiş. Atölyeden hoş bir sohbetin getirdiği hafiflikle çıkıyoruz. (Atelier d’Amélie Chaix, 60 Rue François Arago. www.emilie-chaix.com)

  • Jean
  • Jean
  • Jean

Akşam saat sekize yaklaşıyor, bir veya iki atölye daha gezebiliriz. Daha fazlasını denersek sadece bakmış ama görmemiş olacağız. Bir de sanatçıyla sergi alanında üretimi ile ilgili iletişim kurmak istiyoruz, sadece bakıp çıkmak değil. Bir önceki sergiden sonra, iki atölye değiştiriyoruz. O kadar da ruhumuza dokunmayan bir sergide buluyoruz kendimizi, çok kalmıyoruz. Bir sonraki ise serigrafi yapan bir tasarımcının atölyesi. Duvar kağıtları ve beyaz çantalar hayvan figürleri ile süslenmiş. Bir önceki stüdyodaki sanatçının tavsiyesi üzerine, sokağın yukarısındaki bir atölyeye giriyoruz. Kapalı gözüküyor, zaten kapıdaki işaret görevini gören balonlar da sönmüş. Şansımızı deneyip merdivenlerden yukarı çıkıyoruz, geldiğimiz daire görünüşe bakacak olursak hem ev hem de atölye, hatta gözlerimiz duvarda asılı fotoğraflara bakarken burunlarımız ise açık mutfaktan gelen güzel kokulara odaklanıyor. Jean-François Rogeboz’a fotoğrafları hakkında bir iki soru sormak istiyorum, ocağın başından ayrılıp yanımıza geliyor.  Kendisi ESAA’da (Uygulamalı Sanatlar Okulu, Ecole Supérieure d’Art Appliqué Duperré Paris) fotoğraf ve video bölümünde eğitmen. Diğer sanatçılarla beraber hazırladıkları “Like a Rolling Stone” isimli sergiye, plaj çakıllarını büyüttüğü bir fotoğraf serisiyle katılmış. Estetik yargıyı merkeze koymamak için taşları rastgele seçmiş. Macro modunda alan derinliğinin çok düşük olması (2-3 mm) ve imajların büyütüldüğünde görüntü kalitesisinin düşmesi sebebiyle, netliği elde edebilmek için farklı odakla çekilmiş on beş fotoğrafı üst üste yerleştirmiş. Böylece iki-üç santim boyundaki plaj çakılları, artık birer kaya boyutunda. Mikrokozmosa ait bir objeyken, orijinal boyutlarından çıkarılmış çakıl taşı artık bir gezegene benziyor. Eserin davet ettiği bu boyutlar üzerine düşünme, insanın kendi varlığını da göreceli değerlendirmesi için iyi bir olanak sunuyor. Ufak plaj taşları bilindiği gibi doğada çok uzun sürede oluşuyor. Bu sebeple insana zamanı hatırlatan ve kendi yaşadığı hayat süresini dünyanın yaşı içinde değerlendirmesini sağlayan doğal sembollerden biri olarak görülebilir. Belki de bazılarımızın plajdaki ufak taşları evine getirip saklamak istemesinin sebebi budur. Doğada taşıdıkları zamana tanıklık rolünü kendimiz için kullanıp onlara birkaç gün, dakika ya da saniyeden oluşan kişisel hatıralarımızı yüklüyoruz. Ayrıca, benden başka plaj taşları üzerine bu kadar düşünmüş biriyle tanışmış olmaktan mutlu bir şekilde atölyeden çıkıyorum. (Jean-François Rogeboz, 29 rue de la Révolution)

Pazar akşamı Paris Montreuil Sanatçıları Açık Atölye Günleri ziyaretimiz böylece sonlanıyor. Tesadüfün bize getirdiği üç yaratılış hikayesinden de memnun ayrılıyorum, fanuslarda küçük kırılgan dünyalar, canlı cansız arasında melez yeni bedenler ve küçük boyutlu büyük evrenler. Seneye ekim ayında Paris’e yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Büyük müzelerden, pahalı galerilerden sıkılmışsanız, hem şehrin farklı bir bölgesini görmüş, hem de daha lokal bir sanat etkinliğini tecrübe etmiş olursunuz. Eğer denk gelmezseniz, Türkiye’deki muadili Açık Stüdyo Günleri bu sene dördüncü organizasyonunu gerçekleştirdi bile, (www.openstudiodays.com), seneye kaçırmayın!  Tesadüflere açık olmanız dileklerimizle.

0
739
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle