0 YAPILAN YORUMLAR
3188 GÖRÜNTÜLENME
1 TAKİPÇİ
0 BEĞENİ
MODERN VE ÇAĞDAŞ

Logos ile pathos arasında:

Modern ve Çağdaş olan 

Çağdaş, sanat kendi içine kapanan, kendi üstüne doğru bükülen bir sanat değil. Sanat tarihi kendi çözümlemelerinde güncel sanatın en önemli, hatta en karmaşık isimlerinin bile geçmişten ne kadar etkilenebileceğini bulup kanıtlarıyla gösteriyor. Fakat bu çağdaş sanatın gelenekten, geleneksel olandan doğrudan, özellikle ve bir hırsla yararlandığı anlamına gelmez. Tersine, hiçbir kompleksi olmamasına rağmen, çağdaş sanatın en dikkate değen özelliklerinden biri, gelenekselle bu türden özellikli ve ‘sert’ bir ilişki kurmamasıdır.

Bu yanıyla modern sanatla bile arasında problemli bir ilişki olduğunu söylemek mümkün. Modern sanatın gelenekle yaşadığı ‘çok sorunlu’ ilişki bu yaklaşımın ötesindedir. Gelenek, modernist anlayışın Oedipus kompleksidir. Zaman zaman onu reddeder. Zaman zaman onunla uzlaşmanın yolunu arar. Gelenek, modern sanat için ‘baba’dır; öldürülmesi gereken ama öldürülse bile varlığı orada olan babadır.

Geçen yüzyılın son çeyreğinde sınırlarını çizmeye başlayan çağdaş sanatsa belli bir aldırmazlık, daha doğrusu kayıtsızlık içindedir geleneğe karşı. Bu büyük birikim yerli yerindedir. Üretilen yapıta sızarsa sızabilir. Ama doğrudan ona yönelik bir hesaplaşma kimsenin öncelikli ihtiyacı değildir. Gelenekle kurulan ilişki ancak doğallıkla, kendiliğinden ve hatta belli bir gizlilik içinde olursa olur.

Gelenek, soybilimden (geneology) farklıdır. Soybilim bir genetik dizidir. Kaçınılmazlıklar içerir. Ret yahut inkârın çok ötesinde bir‘emperatif’tir. Öznel tercihlerin ötesindedir. Çoğu kez, sanatı üretenin dahi iradesi dışındadır. Bir önceki dönemin, sanatçının yapıtı, çabası, söylemi (discourse) gelir, bir sonraki yapıtta kendisini hiç belli etmeden, hiçbir şeyi zorlamadan sezdirir. Sanat tarihinin asıl meselesi bu ilginç, dikkat çekmeyen ama bir giz gibi orada duran izleri sürmektir. O zaman ortaya son derecede çarpıcı serüvenler çıkabilir. Zaten sanat tarihinin asıl ilginç yanını da bu oluşturur: iz sürmek ve ‘faili’ bulmak. Çağdaş sanatın modern sanattan önemli farklarından biri budur. Modern sanatın gelenekle olan itişmesine mukabil çağdaş sanat soybilime yaslanır ve onun olağanlığından, kaçınılmazlığından doğan rahatlığın içindedir. 

Türkiye’de çağdaş sanatın kendi içinde bir soybilimi var mı, varsa bu nasıl oluştu sorusu insanı düşündürüyor. Kendi geçmişiyle sorunlu, daima zıtlaşmalara dayanan, ikilemli, gel-gitli ilişkiler kuran Türkiye’deki çağdaşlaşma bilinci söz güncel sanata geldiğinde daha da ilginç dönemeçler alıyor. Türkiye yakın tarihinin kültürel, siyasal ve toplumsal yapısı geçmişle kurduğu (ve kuramadığı) ilişki tarafından biçimlenir. Geçmişin reddedilmesi, yok sayılması ile geleceğin geçmişe bakarak inşa edilmesi arasındaki gergin ilişki bütün zihin yapımızı ve onun tarihini meydana getiriyor.

Güncel sanat bu anlayışa ve çileli tarihe, yapılanmaya indirilmiş esaslı bir darbe aslında. Kimsenin yeterince ayırtına varamadığı bir şekilde modern hayata geçtikten sonra yaşadığımız bir dizi zıtlaşma ve huzursuzluk güncel sanatın hızlı, etkili ve ilginç üretimiyle yavaş yavaş hayatımızdan kayıp gitti. Gündelik yaşamın başka düzlemlerinde hâlâ bu ilişkinin yırtıcı, zaman zaman hayli tahrip edici etkilerine maruz kalabiliriz, kalmaktayız da. O zorlamalara mukabil, çağdaş sanatın getirdiği büyük bir ferahlık var. Bize, hayli temiz, yeni, berrak bir havayı teneffüs etme olanağı veriyor güncel sanat. Böylece Türkiye’nin son çağlar boyunca kendisini içine hapsettiği ve çıkış yolunu bir türlü bulamadığı bazı kapanlarından kurtuluşuna tanıklık ediyoruz.

Bu tanıklık pasif bir şekilde cereyan etmiyor. Aksine! Çağdaş sanatın bir başka özelliği içinde yaşanıyor. Çağdaş sanatın o özelliği izleyeni içine alması, yapıtın üretende olduğu kadar, çoğu kez üretenden daha fazla, izleyende oluşmasıdır. Tüm o yerleştirmelerin, performansların, mekâna yönelik müdahalelerin ve hatta kavramlara dayalı yapıtların altında yatan gerçek budur.

İtiraf edelim ki, o yapıtlar çoğu zaman klasik yapıtların biçim özellikleriyle birlikte düşünüldüğünde insanı bazen rahatsız edecek kertede ‘basit’tir. Bu basitlik, kolaylık izlenimi veren oluşumlar ortaya bir çırpıda çıkmamış ve öyle olsun diye gerçekleştirilmemiştir. Zaman içinde kazanılmış bir ‘yetidir’. Bir ‘sonuç’ da denebilir. 1960 sonrası gelişen sanat, 20. yüzyıl başındaki modern sanatın sahip olduğu kadarıyla bile karmaşık dokulardan, anlatılardan, onu meydana getirecek tekniklerden kendisini arındırma çabası içindedir.

Varılan nokta çarpıcıdır. Bugün sıradanın, gündelik olanın, gelip geçicilik özelliği taşıyanın en kalıcı, en ağırlıklı olarak sanat yapına ‘dönüştüğünü’ görüyoruz. Sonuç ise çok belli: bugün sanat yapıtının direnişi ve zamanı dönüştürme kapasitesi izleyenin ona verdiği katkıyladır. Gündelik olan sanat yapıtında ontolojik olarak aşılmaz. Zihinsel olarak ona yüklenen anlamlarla ilerler. Bunu da, o, izleyen ve onun zihinsel etkinliği sağlar. Yani güncel sanat, izleyeni sorgulayan, onun doğrudan katılımını davet eden bir tutum içindedir. Türkiye’de güncel sanatın gerçekliği dönüştürme kapasitesinin altında yatan en önemli özelliklerden biri budur, bu katılım çağrısı ve eylemidir. Yapıta izleyenin geçmişin, geleneğin, yerleşik kavramların ve tartışmaların değil, gündelik ve sıradan olanın bilinciyle bakmasını ister güncel sanat. Gelenekten uzaklaşmanın, geçmişle ayrışmanın ve özgürleşmenin temel koşulu budur.

Güncel sanatın Türkiye’de diğer özellikleri dışında kültür ve bilinç tarihimizin en eski sorularını devre dışı bırakmasını sağlayan kapasitesi bu temel disiplin özelliğiyle gelişti. Tekrar edelim, gündelik olan bize geçmişle kopma olanağını sağladı. Ama bu güncel sanat yapıtının kültürel olana müdahale etmediği anlamına gelmiyor. Tersine, sıradana yönelmek, gelip geçici olanın izleyenin bilincinde üremesini beklemek, çok dolaylı bir şekilde de olsa, yapıtın kültürel olanla derin ilişkisini ortaya çıkarıyor. Eğer yapıt, üretenden ziyade izleyende somutlaşacaksa bu zaten onun, yapıtın yani, kendisine ait bir bağımsızlık, hiç değilse bir özerklik taşıması anlamına gelir.

Daha açık söylersek, dileyen (güncel) sanat yapıtını dilediği biçimde okuyacak, anlamlandıracak ve yorumlayacaktır. Yani politika olarak politik olanla da, insan davranışının toplumsal plana yansıdığı her alanda kazandığı özgül tutum anlamındaki siyasetle de çağdaş sanat ilişki içindedir. Hatta bu ilişkinin onun var oluşunu biçimlendirdiğini söyleyelim. O kadar ki, modern dünyanın özel bir alan olarak tasarladığı ‘politik sanat’ bugün artık geçerli değil. Çünkü bütün sanat artık bütünüyle politik, politikayla her an, her düzeyde iç içe. Kendisi için de izleyen için de özgürlüğün kapısını aralayan temel niteliği bu özelliği sağlıyor. Bu ise gelenek-bugün çizgisini aşabildiği kadar aşan 

bir yaklaşımdır. Bizi bugünün içinden kavrayıp gerekiyorsa geçmişe taşıyan bir model elbette geçmişi kavrayıp olguları bugüne taşımaya gayret eden bir yaklaşımdan her bakımdan farklı olacaktır.

Bu özelliği biraz daha somutlaştırırsak, irdelediğimiz özgürlük olgusunun, değindim yukarıda, öznellikle bütünleştiğini bir daha söyleyelim. Oysa modern yaklaşımlar, ifadeler daima nesnellik arayışındaydı. Kuşkusuz büyük modernist geleneğin de öznellikle çok uzun sürmüş serüveninden söz edilebilir. Yadsınamaz bu gerçek. Ne var ki, modernizm, bütün kanatlarıyla birlikte, öznelliği de nesnelliğin içinden görmek eğilimindedir.

Nedeni açık bu yaklaşımın: modern olan, tarihle çok sancılı bir ilişki kurar. Modernizmin ana maksadı tarihi nesnelleştirmektir. Böyle bir maksada sahip olan yaklaşım elbette özneli de bu bağlama yerleştirecektir. Büyük modernist siyasetlerin ve onların kurduğu iktidarların ana çabası toplumun nesnel planlarda dönüştürülmesidir. Daha açık söyleyelim: toplumun doğallığını meydana getiren öznelliklerin törpülenmesine ait, dönük, yönelmiş bir girişimidir modernist iktidar. Bunun meşrulaştırıcı zemini de bilimdir. Modern gelenekle olan ilişkisini de bu iki bağlamda, tarih ve bilim eksenlerinde kurar.

Oysa güncel sanatın böyle bir kısıtlaması söz konusu değil. Bilimin getirdiği bilgiye elbette kapalı değil, hiç değil, güncel sanat. Ama onu önceleyen başka sorunsalları var güncel sanatın. Dolayısıyla birörnekleştirme (uniformity) gibi bir çabanın içinde olamaz. Olmuyor. Nesnelliğin gerekiyorsa öznellik içinden biçimlenmesini kovuşturuyor güncel sanat. Bu bakımdan alabildiğine ayrıksı, çoğul, çoğulcu, devingen bir yaklaşıma sahip. Geleneğin sınırlayıcı olanaklarına yüz çevirirken kendisini bile zaman zaman geleneğe, daha doğru bir deyişle, tarihe bırakmayı düşünmeyebiliyor. Güncel sanatın her zaman üstünde çok durulan geçiciliği (ephemerality), her ne kadar Baudelaire onu modernliğin de bir parametresi sayıyorsa, böyle bir kökene sahip. Sonuç olarak, büyük bir özgürleştirme olanağı güncel sanat, sanat adına da, Türkiye’deki sanatsal birikim adına da, Türkiye’deki toplumsal bilinç adına da.

II
Bir karma serginin bize getirdiği en büyük fırsat, bütün bu muhakemeyi üstüne oturtacak bir zemin bulmaktır. Karma sergilere kültürel sorunların, yakın dönem tartışmalarının, ilişkilerinin, bağlarının gözden geçirilmesi bakımından büyük ihtiyaç var. Her karma sergi bir hesaplaşmadır. Bir tartımdır. Dengelerin yeniden kurulmasıdır. Bir yapıtın veya sanatçının yeniden adlandırılmasıdır.

Türk sanatının bu yöndeki açılımlara ayrıca gereksinimi var. Henüz sanatımızın kendisine ait birikimini yerli yerinde saklayamaya başlamadık. Sanatçılarımıza ait sağlam, güçlü, kapsamlı monografiler yok. Yeraltı sularını ve akış yollarını bilmiyoruz. Dolayısıyla söz ettiğim o soybilim bilgisi henüz çok eksik. Hele Türkiye gibi görselliğinin tarihi çok yakın bir geçmişte başlamış bir kültürde bu eksiklik daha da önem taşıyor.

Oysa her gün onu daha fazla gereksiniyoruz. Çünkü, bugün bulunduğumuz yer ne olursa olsun, görselliğin toplumsal bilincimizde oynadığı rol sandığımızdan hayli önemli. Yakın dönem çalışmaları bunu ortaya koydu. Gün ışığına gösterilen gerçek, sanılanın tersine, modernleşmenin görselliği değil, görselliğin, bizde, modernliği kurduğudur. Bu çok önemli ve evrensel değerde ilginç bir olgudur. Fakat yeterince üzerinde durulmamıştır. Nedeni, bahsettiğimiz gerçeğin henüz yeni yeni keşfedilmesidir. Ama buradan hareket ederek bazı şeyler söyleyebiliriz.

Mevcut serginin de gösterdiği gibi, modernlik çabaları görsellik alanında hayli dinamik bazı sıçramalarla ortaya çıkar. Belli bir kuşak kendi bilinçlenme olanak ve sınırlarıyla hareket ederken de yeni bir arayış içindedir. Arayış bazen yerli olana, bazen evrensel olana yönelerek somutlaştırılır. Geleneksel olandan elbette yararlanmak söz konusudur. Fakat modern görselliğin önemi, mesela edebiyatta olduğu gibi, geleneğin fetiş haline getirilmemesidir. Bir süre sonra o bağlamda daha da önemli bir hadise cereyan eder. 

Gelenekten yararlanma hatta gelenekten kopamama veya farkında olmaksızın geleneğin sınırları içinde kalma Batı sanatında kaçınılmazdır. Neticede yüzlerce yıllık bir geçmişten söz ediyoruz. Halbuki Türkiye’de modernliğin kurucusu olan ve kendisi de modern bir sıçrama olan görsellik dayanacağı bu manada, birikim ve genişlikte bir geleneğe sahip değildir.

Nasıl olabilir ki? Modern görselliğin ilk çabaları zaten geleneksel olana karşı çıkmakla tezahür ediyordu. Kısa bir süre sonra ortaya çıkan gerçek tam da bu sularda cereyan eder: modern görüntünün kendisi kendi geleneğini oluşturmaktadır. Batı’ya elbette büyük bir kaynak olarak bakılmaktadır. Fakat Batı geleneği kendi içinde ters taklalar atarak kendisiyle hesaplaşırken Türkiye’deki sanatçının onu aynı anlatımla izlemesi olanaksızdır. Arada kopuşlar, yabancılaşmalar, hatta zıtlaşmalar söz konusudur. Gene de o büyük kaynak içerildiği kadar içerilir. Ve bu en basit tanımıyla, kendisine ait olandan yani geleneksel olandan uzaklaşmak demektir.

Böyle bir muhakeme bize iki sonuç üretiyor. Birincisi, modern dediğimiz ve şimdi hem kendi geleneğini oluşturmuş hem de doğallıkla kendisine ait bir soybilime sahip olan modern sanat dokusu, bizde, doğası, yapısal özellikleri fakat hepsinden önemlisi zihinsel dokusu itibariyle çağdaştır. Baştan beri anlattığım tutum yani güncel sanatın geçmişe, gerekiyorsa modern olana sırtını dönmesi veya onu öncelikli bir parametre olarak kabul etmemesi bizim modern sanatımızın doğal özelliğidir. Bu itibarla onu kökenleri bakımından da çağdaş diye nitelendirmek, tanımlamak ne yanlıştır ne de eksik. Bu gerçeğin karşımızda duran sergide izlenecek, yoklanacak, doğrulanacak birçok örneği var. Ama bu gelenekselle modern bağlamında iç içe geçmiş olan yapıtların yadsınmasını gerektirmez. Aksine onların özgüllüğünü vurgular.

İkincisi biraz daha çetrefil bir husus.

III
Herakleitos, dünyayı düşünce ve duygular bağlamında kavrayacağımızı belirtir. Düşünce ve bilinç logos, duygular pathos düzlemini oluşturur. Büyük Batı geleneği bu iki kavramın da zaman zaman kültürel daha doğrusu zihinsel üretimi tayin ettiğini ortaya koyuyor. Büyük Romantik gelenek mesela pathos ile ilişkilendirilebilir. Aynı şekilde, Gerçekçiliğin bir logos yaklaşımı olduğu açık. Bu ikisinin zaman zaman birbiriyle zıtlaşmasından, birbirini tartmasından söz etmekse her zaman mümkün.

Modern görselliğimiz, bizim, neredeyse tepeden tırnağa bir logos üretimi. Modern görsellik bizde dünyayı kavrama çabasıyla başladı. Modernliği de bu tercihiyle üretti. Nesnelerin, hatta kavramların bile görünür hale getirilmesi, tıpkı Rönesans’ın perspektif arayışında olduğu gibi, dünyayı, perspektif aracılığıyla, bilince taşıma, aktarma girişimiydi. Zaten modern görsellik bizde de bir perspektif kurma sorunu olarak başladı. Dolayısıyla ilk yapıtlarımız hangi kaynaklardan etkilenmiş ve beslenmiş olursa olsun, özlerinde, hareket noktalarında ve hamlelerinde bir düşünce bağlamıdır, bir logos yüklenimidir.

Pathos ise daima dışlandı. Ne kadar bilinçliydi bu çaba, onu yanıtlayacağımız yer burası değil ama modernleşmenin büyük toplumsal hamleleri, evet, bu gerçeği yerli yerine oturtuyor. Modernleşme bizde dünyanın ussallaştırılması, akılla kavranması olduğundan bilinç ötesine geçen, duygular, sezgiler dünyasını kavrayan bir tutum içine hiç girmemiştir. Öylelikle de öne çıkan, kendisini gösteren bir olgu değildir pathos. Aristo’nun Retorik kitabında ele aldığı ve sanatçının izleyeni etkilemek için kullandığı yöntemlerden biri olarak zikrettiği şekilde duygularla kavrama modern görselliğimizin bir yöntemi olmadı. 

Belki ‘soyut resim’ dediğimiz yaklaşım veya yöntem ya da ifade biçimi bu şekilde değerlendirilebilir. Doğrudur da. Amerikan resminde 1945 sonrasında kendisini gösteren yaklaşımları Clement Greenberg, Kant estetiğiyle açıklayabileceğimizi yazıyordu. Kant’ın sezgiler yoluyla sanat yapıtının aşkınsallığını gerçekleme modelinin bu anlayışa denk düştüğünü belirtiyordu. Kant’ın yorumsamasından farklı olan pathos ve onun ifade biçimi olan patetik yaklaşım soyut resimde bu yönüyle mevcuttur. Türkiye’de 1950 kuşağının, Paris Ekolü çerçevesinde denediği soyut resmin bu boyutu muhakkak ki vardır. Fakat bu daima kısıtlı kalmış, kültürel dolaşıma yeteri kadar girmemiş bir yaklaşımdır. Ana akış daima logos doğrultusunda cereyan etmiştir.

Bu bağlam güncel sanatın gerilimini ortaya koyan bir başka boyut. Önceden de vurguladım: güncel sanat öznelleştirmedir dedim. Bu ilginç bir özellik. Çünkü bununla birlikte güncel sanat ikili bir düzlemi kuruyor. Bir yandan gündelik bağlamında, insanı meydana getiren sorunsallar bağlamında siyasal olanla uğraşıyor ve onu elbette yeri geldiğinde logos bağlamında eleştirip yeniden kurguluyor, tasarlıyor. Ama bunu öznellik bağlamında gerçekleştirdiğinde de ister istemez pathos ile ilişkilendiriyor kendisini ve yapıtı. Öznellik zaten pathosun doğallıkla kuşattığı alanlardan birisi.

Bu gerçeğin güncel sanat-modern sanat arasında, bizde, yaşanan büyük ve çok üretken gerilimlerden birisi oluşu bir yana, değindiğimiz bu olgu başka bir gerçek daha barındırıyor içinde. Güncel sanat öznel olanla ve pathos ile ilişkilenirken bunu romantisist bir planda yapmıyor. Nedeni açık: eğer Aristo’nun muhakemesini biraz zorlayarak yürütürsek, güncel sanatın, retorik bir boyutu yok. Veyahut daha doğru ifadesiyle, retorik bir tutum içinde değil güncel sanat. Pathos onun dünyayı kavrarken değil, dünyanın kavranmasını isterken kullandığı bir araçlaştırma. Oysa modern sanat özne ve nesne düzlemlerinin ikisinde de logos dairesindeydi.

Türkiye’deki modern sanat-güncel sanat etkileşiminin kendisine özgü bir tarihi var. Bu tarih neticede andığımız bu dinamiklere sahip. Dolayısıyla zengin, verimli ve güçlü. Karşımızda duran sergi bize bu karşılaştırmaları yapmak, bu değerlendirmeleri yerli yerine oturtmak için çeşitli imkânlar veriyor dedik. Bu edilgin bir süreç değil. Çünkü anahtar yargı belli: görsellik modernliğin kurucusudur.

Bu gerçek bugün de geçerli. Bugünün de modernliği var. Dünya ne derecede değişmiş olursa olsun modernlik güncel olanla irtibatlı. Demektir ki, bugünün meselesi de kendi çizgisinde cereyan eden bir modernliği kapsıyor. Güncel olan, onu başka bir anlayışla kavramamızı istiyor. Bizatihi modernlik budur. Yani, bilincimizin hâlâ görsel olan içinden belirlendiğini söylemek mümkün. Sadece çok daha çetrefil, çok daha karmaşık ve itiraf edelim, çok daha zorlu bir şekilde.

Hayatı ve sanatı daha da zevkli kılan bu değil mi?...

Hasan Bülent Kahraman 

  • AHMET ELHAN
  • BALKAN NACİ İSLİMYELİ
  • BUBİ
  • BURHAN DOĞANÇAY
  • CEM SAĞBİL
  • DEVRİM ERBİL
  • ERGİN İNAN
  • GÜNGÖR TANER
  • HALİL AKDENİZ
  • KEMAL ÖNSOY
  • KORAY ARİŞ
  • MEHMET GÜNYELİ
  • MEHMET UYGUN
  • MERİÇ HIZAL
  • MİTHAT ŞEN
  • MÜFİDE AKSOY
  • OSMAN DİNÇ
  • UTKU VARLIK
  • YUSUF TAKTAK
  • YÜKSEL ARSLAN
0
437
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
MEKAN BİLGİSİ

Sanat, toplumların uluslararası platformda kendilerini ifade edebilmesini sağlayan
en önemli oluşumlardan bir tanesi. Gören, hisseden, düşünen, eleştiren ve bir süzgeçten geçirerek yaratan sanatçıların ortaya koydukları eserler evrenselleşmeye ... devamı

Sanat, toplumların uluslararası platformda kendilerini ifade edebilmesini sağlayan
en önemli oluşumlardan bir tanesi. Gören, hisseden, düşünen, eleştiren ve bir süzgeçten geçirerek yaratan sanatçıların ortaya koydukları eserler evrenselleşmeye de hizmet ediyor. Evrenselleşme, toplumsal olarak kendimizi ifade etmeye ve sesimizi daha fazla duyurmaya yol açıyor.

O’Art da son derece zengin değerlerine ve tarihine karşın, gelişmekte olan toplumlar
kategorisinde yeralan ülkemizin sesini uluslararası platformlarda duyurma misyonunun, ülkemizde faaliyet gösteren tüm kurumların görevi olduğu inancıyla ve sanatın evrenselleşmeye sağladığı katkı bilinciyle, İstanbul’un sanat ve kültür yaşamına yepyeni bir platform kazandırmak amacıyla kuruldu.

O’Art, sanatın her disiplininde, sanatseverlere cevap verebilme misyonu taşıyor. Bu anlayışla yerli ve yabancı, genç ve orta kuşak sanatçılara yönelik periyodik sergilerin düzenleneceği, aktüel konuların paylaşılacağı bir platform olacak.

Zihin açıcı ve ilham verici sergi ve söyleşilerde tüm sanatseverle buluşmak dileğiyle…​​​​

İLETİŞİM BİLGİSİ

Pazartesi - Cumartesi 10:00 - 18:00
Odeabank Etiler Şubesi (2.kat), Nispetiye Cad. ​No:60/A-B Etiler İstanbul​​​​​

TAKİPÇİLERİ
1
YAZILARI
7