0 YAPILAN YORUMLAR
5108 GÖRÜNTÜLENME
29 TAKİPÇİ
1 BEĞENİ
Bir Tekrar Düsturu İçin İlk Kayıtlar

2013 tarihli bu söyleşi, Seda Yörüker ve Sibel Horada arasında birkaç gün içerisinde gerçekleşen email yazışmalarından meydana geldi. Her gün yalnızca bir email göndererek ilerleyen söyleşide, herhangi bir odak noktası belirlemek yerine bilinç ve rastlantı paralel biçimde işlemiş; sınırları belirli bir süre içinde gerçekleşen yazışma, aynı zamanda bir oyun olarak kurgulanmıştır. Bu süre boyunca, daha önce anlaştıkları şekilde Seda Yörüker, Sibel Horada’ya Lale Müldür’ün ilk baskı Buhurumeryem şiir kitabının sayfalarından fotoğraflar çekerek göndermiştir. Buhurumeryem kitabının ilk cümlesi şöyle başlamaktadır:  “ –Herkes is is is istediğini yapar.”

Seda Yörüker

Seda Yörüker - Sibel Horada, Cezayirliyan Atölyesi, St. Eugene - Fransız Yetimhanesi, Tophane, 2013. 

S: Başladığımız yer ile en son kaldığımız yer arasında düz çizgisel değil, grift bir ilişki var gibi hissediyorum. Ancak tam olarak hiçbirşey hatırlamıyorum, en son nerede kalmıştık?

S: Döngüsel hareket diyelim mi o halde? Yapabileceğimiz tek şey hep aynı dans adımlarını atarak dairenin dışına çıkmayı ummaksa eğer, nereden başlamış olduğumuzun da, nerede kalmış olduğumuzun da pek bir önemi yok.

S: Ve hatırlamak mümkün değil, çünkü kaldığımız (-ki bir yerde kaldığımızı kim iddia edebilir) ve o olası başladığımız yer aslında tümüyle rastlantılardan oluştu. Bir rastlantıyı şahane kılan nedir, onun esrarengiz  birşeymişçesine zihnimizde ışıltılı bir yere oturtan? Farkındalık mı, ama neyin farkındalığı! Bana öyle geliyor ki rastlaşmak, zihnimizde taşıdığımız bir soruya, bir anın ve o anın içindeki her neyse onun gerekli cevabı verecekmiş hissi uyandırması. Bizi ilgilendiren nedir? Seninle o sergide, yerinden edilmiş bir ağaçtan geriye kalanların ortasında karşılaşıp tanışmıştık. Neredeyse çarpışmıştık. O günden beri hep o ağaca geri döner gibi rastlaştık. Benim zihnimde kaldığımız yer bir ağaçtan geriye kalan her ne ise o. Ki o ağaçtan geriye kalanlar aslında bir yanıyla senin hiç birşeyi zamanın kafesinde sabit bir şekilde tutmak istemeyen, onu adeta bir makine gibi çalıştırmak; başka zamanlara taşımak isteyen yanın. Bugün bu makineleri; “İsimsiz Makine” ve “Son İzlenimler”i yerinden; Hamursuz Fırın’dan çıkarıp başka bir sergi alanına taşıman ve onları başka bir yerde görmek isteyişin… Bir duyguyla, belki bir takıntıyla olduğu kadar bir üretimle de vedalaşmak ne kadar mümkün bilmiyorum. Vedalaşmanın, bitmişliğin, ilk yerinde tutmanın sınırında kalmak değil, zamanlara ve mekanlara yayılarak çoğalan anlamların izini sürmek istiyor gibisin. Sürekli geriye, eski işlere dönme merakı… Bu sürekli hareket etme isteği, hafızayı belli bir tarihe sabitlememe arzusu. Geçen yıl o onulmaz yakma isteği sonra: Bir sonraki hali hep merak etme. Tüm bunlar ve aklımda hep bir makine. Sorudan fazlası: Bizi ilgilendiren nedir?..

S: Cevabın sorunun içinde saklı olduğunun sanırım sen de farkındasın. Meselemiz büyük ölçüde bizi ilgilendirenin her an için tam olarak da ne olduğunu bulmak. Karşılaştığımız cevap fragmanlarına rastlantı diyoruz. Bir cevaba işaret etmeyen detaylar ise geçip gidiyor ama bir süre sonra, başka bir anda ihtiyaç duyacağımız bir cevaba işaret etme, yani birer rastlantıya dönüşme potansiyelleri saklı kalıyor. İşte bu yüzden kayıtlarla ilgileniyorum ve gene bu yüzden vedalaşmaya gerek duymuyorum. Eski işlerimi yeniden sergilemek, beni böyle bir potansiyelin açığa çıkabileceğini hissettiğim anlarda ilgilendirebiliyor. “İsimsiz Makine"nin yeniden sergilenişi, yeni izler takip etmekten yorulduğum, aynı yerlere geri dönerek hareket etme ihtiyacını duyduğum bir zamana denk geldi. Videolardaki çarkların, silindir ve zincirlerin durmadan aynı hareketi tekrarlayarak dönüşü bizi bu yazışmaya getirdi.

Sibel Horada

Sibel Horada, İzmir Kartpostalı ve Sürerli Anıt - Detay, 2002-...

S: “Yeni izler takip etmekten yorulduğum, aynı yerlere geri dönerek hareket etme ihtiyacını duyduğum bir zamana denk geldi” diyorsun. Burada, zamanı algılama biçimindeki kusursuz genişlik kadar, bir anlamda makina olgusuyla eşdeğer görülen seri üretim fikrinin yerinden edilmesi de sözkonusu. “Denk gelmek” dediğin, biraz da o rastlantısal zaman olmalı. Hangi zamana ve hangi duygu durumumuza rastlamıştı? Dün Boston’daki marathonda patlama oldu, az önce İran’da şiddetli bir deprem. Ve bugün, dün olduğu gibi İstanbul’da yağmur yağıyor. Hangi zamanımıza denk geliyor tüm bunlar? Zaman her yerde aynı değil, ve bizde de… İleriye doğru hareket eder gibi yaparken ana yoldan çıkıp geriye ve aslında yanlara kaçtığımız noktalar var. Belki de bizi ilgilendiren hep tek ve aynı şey. Bak, aklıma tam bilmiyorum neden; “Topuz” işin geldi. Ona bakmak için web sayfana girmeme, şu an önünde oturduğum bilgisayardaki virüs programı izin vermiyor. Dert değil, Google’ın görsellerinden bulunabilir. Gördüm bile! Tam o sırada sol köşede üst üste duran eke koyduğum şu iki görsel herşeyi ele geçiriyor. O rastlaşma, o denk düşme işte! Farklı zamanlardan sana ait neredeyse tek ve aynı görüntü bu. Görüntüler daha evvel ima ettiğin gibi, bizden bağımsız hareket ediyor. Ama itiraf ederek bitirmeliyim; ben “İsimsiz Makine”yi, ona ait tüm anlamlarıyla yerinde tutardım. Geçen gün buluştuğumuzda bunun tersinin denenmesi, işin bir anlamda özgürleşmesi gerektiğine sen ikna ettin beni. İkna etmek sözü fazla kaçıyor, sadece sen anlatırken bunu gördüm. Gördüm, çünkü bir mesafeden bakınca herşey, her hareket kendi öznelliği içinde değerli ve anlamlı. Beni ilgilendiren aldığım o mesafe kadar, üretimlerinin önünü, anlamını işte bu sonsuz açma isteğin, ki bir eylem olarak hafızamda kalan yakma isteğin paralelinde, yani dönüştürme. Bir  tek anlamda ve üretim biçiminde takılı kalmayan makine… Bunu farketmek ilginç olan. “Herkes” nihayetinde “istediğini yapar.”

S: Bu cümlede atladığın bir detay var: Tutukluk ve tekrar. Müldür tam olarak şöyle yazmıştı:

-Herkes is is is istediğini yapar.

-Yaa yap yap yapar istediğini. 

Ben asıl bu satırlardaki tutukluk ve tekrar hali ile ilgileniyorum. Sanki istediğini yapmanın, istemenin ve yapmanın ön koşulu bir çeşit saplantılı kekemelik haliymiş gibi… Bu tekrarlarda (sırasıyla) bir buhar makinesinin ve bir makineli tüfeğin sesini duyuyorum. Acaba istemek dönüştürmeye, yapmak da bozmaya denk düştüğünden mi dersin?

S: Tam da i ii istemek dö döö dönüştürmeye, ya yaa yapmak da bo boo bozmaya denk düştüğünden. Umarım takip edebiliyorumdur. Bozmak, tarihi (ve birşeyin tarihini) yeniden yap/zmak olarak bozmak… Saplantı diyorsun, bu önemli. Bizi ilgilendiren tek ve aynı şey, o sözünü ettiğin saplantının ta kendisi. Saplantılar bizi nereye götürebilir, neyin etrafında sürekli ve her seferinde farklı bir şekilde döndürebilir? Döngüsel hareket demiştin. İşte yine oradayız. Burada, döngüsel kelimesi öne çıkıyor gibi de olsa, bana kalırsa daha da enteresanı hareket. Hareket etmenin dönüştürücü ve potansiyellere açılan bir yanı var nihayetinde. Nereye doğru hareket değil, neyin etrafında hareket. Hareket makinesi! Geçmişten bir iş sinyaller gönderiyorsa ona (tekrar) kulak vermenin anlamı nedir? Dönüştürme isteği mi? Carlo Ginzburg’un dediği gibi inanç, duyma yetisine dayanır (fides ex auditu). Öyleyse sinyallere kulak verip bozarken inanılacak birşey de inşa ediyor olmalısın. Ben de inandığıma göre ortada gerçekten bir bozma makinesi var. Bir makineye inanıyoruz, ama üzerinde konuştuğumuz makine artık bir tek o makine değil. Makine ne, nereden çıktı iki yıldır zihnimizdeki bu makine? Sinyaller gönderen makine, inandığımız ve unuttuklarımızı işitmek için geri döndüğümüz o makine bir bakıma tüm makineler ve hareketin kendisi değil mi?      

S: Evet… Geçen gün “Topuz”dan bahsettiğin sırada (neden bilmiyordun), bu işin bir versiyonunu “Benden Ne İstiyorsam Onu Yap”  sergisinde görmek nasıl olur diye düşünmeye başlamıştım. O gün “Topuz”u bir yere bağlamadık, fakat bu yukarıda söylediklerin üzerine onu bir bozma makinesi olarak yeniden düşündüğümde geri dönüp sergideki yerini kesinleştirdim. “Topuz”, (tesadüfen döngüsel bir hareket sonucu) aşk’tan ziyade arzuya alan açan, kendi tekrarında potansiyel hareket alanları yaratan bir makine!

S: “Topuz”a geri dönmek! Dönülecek, bugüne çağrılacak birşey varsa o, en doğru sinyalleri gönderdiği için olmalı… “İsimsiz Makine”nin hemen ardından “Topuz”a geri dönme kararı, bana öyle geliyor ki zaman makinesinin baskısına karşı geliştirilen bir hareket. Zamanı ileriye doğru birşey olarak düşünmüyorsak, zamanı gelen daima yeni birşey de olmamalı; zamanı gelen, zamanı geçmiş olarak işaretleneni tekrar çağırmak bazen de. Daha da ötesi bence bir sanatçı hayatı boyunca tek bir eser üretse bu enteresan olurdu. O her yerde, her zamanda, her başlıkta, her koşulda o. Onu taşımak… Nihayetinde hiç bir yer, zaman, başlık, koşul aynı değil. Öyleyse şimdi bu çağırma hareketine zamana direnç makinesi demeli.

Sibel Horada

Sibel Horada, Topuz, 2011.

S: Zamana direncin ve aynı zamanda edilgen bir kabulün de sonucu tekrar. Bir yandan geri gelmeyi talep eden şey, dinamik bir makineye dönüşüyor ve biz yalnızca onu canlı tutma sorumluluğunu üstlenmiş oluyoruz. Tek bir eseri tekrar tekrar üretmek, baştan kabul edilmiş bir durum değilse ve bu iş hep güncel kalacak kadar açık ve güçlü ise, biz onu henüz tüketememişsek, açlığımız devam ediyorsa, tekrar bizi her seferinde farklı bir yere taşıyabiliyorsa… Tarif ettiğim durum bana her gün sebatla sayfalarını numaralayıp gönderdiğin Buhurumeryem’le ilişkini de çağrıştırıyor. O gün bütün sahafları dolaşıp tek bir kopyasını bile bulamamıştık… Baskısı tükenmiş olan bu kitabı değer verdiğin kişilere hediye etmiş olman ya da şimdi bu yolla yeniden paylaşman, her seferinde farklı çağrışımların zihninde canlanması, karşılıklı bir yaşatma hali… Bu eski kitabı hafızanda canlı tutmaktaki kararlılığın ile onun seni bırakmayışı arasında bir denk düşüş yok mu sence de?

S: Zamana direnç makinesi en çok da o edilgen kabul edişi içinde barındırıyor. Direnç, diretme olarak direnç değil, senin deyiminle edilgen bir hareket olarak direnç tam da. Çünkü yeniye koşmuyor, eskinin içinde yürüyor. Zamanı okyanus gibi görme genişliği… Evet belkide, 2000 yılında elime geçen ve ardından L.M’nin diğer tüm kitaplarını okumama yol açan bu kitap, diğer eski kitapları gibi çok özel. Pek çok kitabının satırlarını neredeyse ezbere biliyor olmalıyım, değer verdiğim kişilere o kitabı hediye etmek ise bir çocukluk alışkanlığı. En fazla böyle tarif edebilirim. Bienal nedeniyle bir süredir L.M, bir kitabındaki çarpıcı bir sözüyle çok gündemde, bu popülizm belki endişe verici. Çünkü bir şair, bir şairin üretimi bir bütün olarak her zaman daha fazla özen ister. Neyse, biz başladığımız yere geri dönelim; hiç birşey hatırlamıyorum, en son nerede kalmıştık?  

0
1604
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle