1 YAPILAN YORUMLAR
7146 GÖRÜNTÜLENME
8 TAKİPÇİ
3 BEĞENİ
Köşe Başında, Dondurmacı Tezgahı

Köşe Başında, Dondurmacı Tezgahı

Köşe Başında, Dondurmacı Tezgahı

Elinde kağıdı ve kalemi ile sokaklarda öylece yürüyordu Selda. Havanın yeryüzüne küsmüş olmasından olsa gerek ki biraz yağmur damlaları ve güneş ışınları arasında öğlen saatlerini geçiriyordu. İki ayaklılar dünyasında zamanın geçişleri yok gibidir. Belki de zaman yoktu? Kim bilir? İnsan olmak ya da insan olabilmek. En büyük zamansızlıktan sıyrılmış ayakları…

Sürekli yazmak, bir şeyler üretebilmek ve sayfaların tozlu yapraklarında kalabilmek için her gün insanlar(!) ile konuşur ve onlardan bir şeyler almaya çalışırdı. Yazdıklarını anlamak biraz güç olsa gerek ki, pek fazla itibar görmemişti. Hassasiyeti, insanlar tarafından konuşulmak olmaktan ziyade anlaşılmamak olmaktan her zaman korkmuştu. Kendi dünyasını yaşamış olduğu dünya ile birleştirmekten asla vazgeçmeyen ideolojisi vardı. Korku, onu hiçbir zaman bir yakadan diğer yakaya geçen sessiz gemiler gibi yalnız bırakmıyordu. Asya yakasındaydı. Coğrafyanın en kırmızı yakası. Güvercinlerin çoktan uçup gittiği, insanlığın son demlerini yaşadığı kızıl topraklardaydı. Bu topraklar ona aitti. Gelecekten gelen seslerin çığlıkları vardı.

Yağmur damlalarının camda çıkarttığı her tıkırtı sesiyle yeni kelimeler yazıyor, yeni öykülerine gelecek vaat ediyordu. Karakterlerini gerçek hayattan almaya çalışan Selda oldukça zorlanıyordu. Yazmak onun için alışkanlık haline gelmişti. İnsanlar ile iki ayaklılar arasında geçen zamanda köprü vazifesini anlatan bir öyküye başlamıştı. Bu onun en derin en kuvvetli öykü olma yolunda ilerleyen karalamasıydı. En verimli zamanlarını bu günlerde yaşıyordu. Bütün karakterlerin deniz üzerinde zaman gibi akıp gitmesiyle canlanıyordu köşe başında bekleyen dondurmacı tezgahında. Aynanın karşısına geçer ve eline aldığı pastel boyası ile mahallesini resmederdi. Gözlerinin isabet ettiği yerde umuda aşılanan çocukları çizerdi. Üzerinde kaşları ile kaydırakta yarışan koca memeli nenelerin dedikoduları vardı. Uzunca kara saçları ile fikriyat dünyası. Lisanı ise aşk kokan teninde kadın olabilmek nedir? sorusuna cevap arayan gencecik bedeninden çıkan ışığı görmek istiyordu. Aynanın yansımasında kararmış duvarın pastel boya ile kapatan ellerinden akan yaşları vardı. Zamanını, zamanında her şeyini vererek almak zorunda kaldığı masasında öykülerini yazarak geçirmeye çalışıyordu. Bugünde öyle olacaktı. Yarın da öyle olacaktı. Öğlen saatlerini zamanın içerisine almazsak eğer sürekli evdeydi. Onun için öğlen saatleri zamandan değil gençliğinden geliyordu. Şimdiki zamanını. Yaşadığı zamanı. Yaşayabildi mi peki? Terkedilmiş vücudundan kalan et parçası.

Sabah erken kalktı. Kahvaltısını yaptı ve evden çıkması gereken saatten daha erken çıktı. Dışarıda yalnızdı. Yağmur etkisini gittikçe artırır hale getirmişti. Yağmurda gezmek onun en sevdiği zamanlarıydı. Öyküsünde bunu özellikle anlatacaktı. Karakterini yağmur damlalarının hızla birbirine çarpmadan yeryüzüne çarpmasından alıyordu. Bütün medeniyetlerin yaşadığı eski topraklardan kalma kilisenin önüne geldi. İçeride kimse yoktu, kimselerde giremezdi. Kilise çatısının sol üst çaprazı yağmurdan uçmuş ve içerisi suyun etkisi ile harabeye dönmüştü. Pencereden bunları gördükten sonra, arka bahçeye doğru yöneldi. Yakın zamanda kilisenin bahçesinde düğün yapıldığı çok belli oluyordu. Gelin ve damadın oturduğu köşe, nedimelerin dans ederek geldiği yolda süslenmiş çiçekler vardı. Yerde alyans buldu genç kız. Bu alyans biraz kutsaldı. Çünkü papaz bu alyans ile çiftlerde haç çıkartır ve İncil ile kutsayarak evlendirirdi. Yüzüğü cebine koydu ve arka kapıdan içeri girdi.

Heykellerin çoğu yıkılmış ve çürümeye mahkum bırakılmış şekildeydi. Ayin töreni için yapılan kısım ise su altında kalmış, tahtadan banklar böceklere yem olmuştu. Düğünden sonra kimselerin buraya uğramadığı çok belli oluyordu. Her şey yerindeydi sadece yağmurun etkisi ile yıkılanları saymazsak. Biraz gezindikten sonra papazın özel kısmına girdi. Sandalyenin üzerinde bulduğu kitabı eline aldı ve açtı. İbranice yazılı bu kitap ya İncil idi ya da özel bir kutsal kitap olduğunu dünerek çantasına koydu. Çatının köşesinden yıkılan tahta parçası ile korkan Selda hemen dışarı çıktı. Yağmur daha hızlı yağıyordu. Yeryüzünde birilerini uyandırmak istercesine şiddetli ve sert yağan yağmur Selda’nın omuzlarına öykü lisanı gibi damla damla dokunuyordu.

Eve geldiğinde kelimelerden sırılsıklam olan Selda, çantasını açtı ve kitabı kurutmak için hemen sobanın yanına yaklaştı. Sobayı alevlendirdi ve kitabı mutfaktan aldığı sarı bez ile silerek kurutmaya çalıştı. Sobaya papateslerini attı bir de çayını demledikten sonra yere uzandı ve uyuya daldı.

  • Sevgili okuyucum, Selda’nın öyküsünü merak ediyorum. Ondan izinsin onun öyküsünü anlattığım için belki bana kızacaktır. Fakat öyküsünü okuduğumu kesinlikle bilmemeli. Bu yüzden size sır olarak Selda’nın öyküsünün özetini anlatacağım.

Ve başlıyorum…

HEP BEN OLAYIM


Meşhur olayım, alkış alayım, takdire şayan olayım. Ama! Amasını boşverin efendim! Büyükten büyüklerimize isimlerimizi ulaştırayım ne ile ulaştırayım? Tutturmuşuz bir Avrupalı diye peşinden koşup gidiyoruz efendim. Konferansı ben sunayım, şairi almaya ben gideyim, yemeği ben yiyeyim ama hiçbir yere koşmayayım. Görüyorum efendim bulmuşlar işin kolayını afyonu patlamış deli divane gibi onların peşindeler. Hele ki bazı devrimciler var henüz devrim görmemişler dillere destan masallar anlatıyorlar. Nedenmiş efendim? Meşhur olacakmış. Tarih yazacakmış. Koltukları kabarıyor. Kıyafet devrimi, yazı devrimi, dil devrimi, ardı arkası gelmiyor efendim anlata anlata bitiremiyoruz tarihimizi. Oysaki bu koskoca tarihimizin içerisinde ne yapabildik yeniden canlandırmaya muhtaç olan kayıplarımız için?


Benim boynumda uçan kelebekler takılı iken Avrupalıda haç işareti takmaya başladı bu aralar büyük bir ilgi ile. Malum efendim bizden farklarını ortaya koymak için bir ayrı ilgi başladı bugün Avrupalıların haç kolyelerinde. Oysaki olur mu efendim neden böyle yapıyorlar bir türlü beğendiremedik kendimizi onlara? Artık sokak köşeleri ev yuvası gibi oldu. Ne kadar normal bir duruma gidiyoruz. Meşhur olmaya, alkış almaya ne kadar az bir zaman kaldı değil mi? Öyle ki bu köşelerde bazı alimler(!) var, aman bunların eline düşmeyelim kendince hadisler, vaazlar verir olmuşlar. Bir şey olmazların ardı arkası gelmiyor artık. Ah! ne olmuş bizim o ilkokuldaki Ayşe ile Alilerimize. Aslında haklılar efendim. Çokta fazla kızmamak gerek. Meşhur olma yolunda ilerleyen büyüklerimizin o harikulade eserlerimizi dizi yapar olmuşlar. Elbette ki yapın efendim, sizlerin emeklerinize sonsuz şükranlarımızı sunarız. Fakat bir nokta benzerlik olsun yazarımızın düşüncesi ile. Ondan sonra vay anam Ayşe’ye Ali’ye ne olmuş. Bir curcuna kopar ardından bütün mahalle çalkalanır olmuş. Açmayınız efendim o dizileri izlemeyedursun bu akşamda. İki kelamı en son ne zaman yaptınız yıllarınızı verdiğiniz evinizin hanım ağasıyla?

Eledim efendim bütün tarihi tek tek eledim. Böylesine havalara uçan bir toplum görmedim. Bakkalcı Süleyman abiye selam vermeden geçmek ayıptı bizim gençliğimizde. Köşeden geçen dondurmacıyı dört gözle bekler olurduk iki kuruşumuzla. Ne oldu efendim? bizim ailevi toplumumuza. Tek tek özene büzene yok ektik kendi değerlerimizi. Neymiş efendim dillere şayan gösterişler yapacakmışız, gözleri doyururken cepleri kabartacakmışız. Ha! Unutmadan birde meşhur olacakmışız birer birer. Alkış almadan, tam kulise giderken de önümüzü birisi kesip fotoğraf çekilmeden olmuyor duygularımıza hiçbir şeyin tercümanı. Aman efendim giderken gittiklerini yolda gördüklerinle değiştirirsen dönerken yolunu kaybedersin demişler. Ey toprağımın kokusu, bırak meşhur olmayı da bakkalcı amcana git o senle daha ayrı bir gurur duyar zaten…


Selda’nın öyküsünün ilk kısımlarında bunlara benzer yazılar vardı. Öykü ile deneme arasında geçişleri zorlayan Selda farkı tam anlayamamıştı galiba. Haklıydı. Selda’ya bir şey demeye hiçbirimizin hakkı yoktu. Şimdiye kadar kim tutmuştu onun elinden?

Cevap kesin.

Hiç kimse!


                                                                         AHMET BURAK KÖROĞLU

                       


ÖYKÜ

0
1278
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle