22 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2016

The Walking Dead Sosyolojisi

Hayatta kalmak için en fazla ne yaparsınız? Peki ya sevdiklerinizi korumakta sınırınız nedir? İnsan ilişkileri konusunda adeta bir laboratuvar gibi düşünülebilecek The Walking Dead, uzun bir aradan sonra yeni bölümleriyle hayatımızda.  

The Walking Dead Sosyolojisi

“Toplum bir anda kendini barbarlık durumuna düşürülmüş buluyor; bir kıtlık, genel bir yok etme savaşı, tüm yaşamsal maddeleri toplumun elinden almış görünüyor; sanayi, ticaret yok edilmiş görünüyor…”

Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alınmış bu cümleler, kapitalizme atıfta bulunuyordu. 1 Şubat 1848 tarihinde yayınlanan eser, özel mülkiyeti devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzeninin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia ediyordu. Bu, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan tüm dünya işçilerine ayağa kalkma çağrısıydı. Yaşanılan, bir hayatta kalma savaşıydı.

Altı sezondur devam eden ve geçen pazartesi uzun bir aradan sonra yeni bölümüyle izleyenlerini bir kez daha hayal kırıklığına uğratmayan The Walking Dead’i de benzer bir sosyolojik gözle okuyan pek çok araştırmacı var. Evet Amerikalılar her şeyin sosyolojisini yapmayı sever ama The Walking Dead’i sadece “zombilerden kaçarak yaşam mücadelesi veren bir grup insanın maceraları” diye tanımlamak da biraz yüzeysel olabilir…

Peki neden bu diziyi seviyoruz? Çünkü gerçek bir yaşam mücadelesi veren bir topluluğun içindeki insan ilişkilerini gözlem fırsatı sunuyor. İnsanların hayata tutunma içgüdüsüyle neler yapabileceğini gösteriyor. Nasıl kafayı yiyip nasıl toparlandığını, ne kadar iyi veya ne kadar kötü olabildiğini, kısacası sınırlarını gözler önüne seriyor. Bunun yanı sıra Lost’tan bu yana pek çok dizide gördüğümüz gibi, topluluğun üyelerinin ancak ve ancak bir aradayken, birbirlerini kollayarak ayakla kalabileceğinin altını çiziyor. Ve tabii ki insani özelliklerini de kaybetmeden... Geçen sezonlarda yine bir zombi saldırısı sonucu ölü yığınına bakan Andrea’nın şu cümlesi ne demek istediğimi çok iyi anlatıyor: “Sevdiklerimizi gömeceğiz, kalanları yakacağız”.

Aslında The Walking Dead’i ilgi çekici yapan şey, tüm sosyal normların nasıl parçalandığını gösteriyor olması. Öyle ki gündelik hayat içerisinde marketten yiyecek çalmazsınız. Çünkü, birincisi bu yaptığınız kanunlara aykırıdır. İkincisi, ahlaki değerlerinize uymaz. İşte bu dizi tüm sosyal normların yıkıldığı yer. Sosyolojinin kurucularından Durkheim’a göre normlar, sadece toplumun temeli olmakla kalmayıp bireylerin kontrol edilmesinde önemli rol oynar. Çünkü insanların istekleri sınırsızdır ve sosyal düzenin sağlanması için insanın isteklerinin kontrol edilmesi gerekir. Bu da ahlak kurallarıyla olur.

Tabii Rick’in önderliğindeki ekibimiz bu normsuzluğun içinde kendi ahlaki değerlerini korumaya çalışıyor. Lori’nin ölmeden önce oğlu Carl’a dediği gibi: “Biliyorum, sen bu dünyayı alt edeceksin. Akıllısın, güçlüsün, cesursun ve seni seviyorum. Sen doğru olanı yapacaksın. Bu dünyada yanlışı yapmak çok kolay. Eğer ki bir şeyin yanlış olduğunu hissediyorsan, yapma. Bu dünyanın seni ele geçirmesine izin verme.” Gerçekten de Carl büyüdü ve tam da annesinin dediği gibi biri oldu. Yeni bölümü izleyenler ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaktır.

Yeni bölüm demişken, altıncı sezon nasıl devam eder bilmem ama dokuzuncu bölüm gerçekten iyiydi. Ekibimiz zombilere karşı meydan muharebesini başarıyla sonuçlandırdı. Rahip Gabriel bile yüreğimizi kabarttı, hatta onun şu sözleriyle iftihar ettik!: “Tanrının kasabamızı kurtarması için dua ediyorduk. Dualarımız kabul oldu. Çünkü Tanrı bize burayı kendi başımıza kurtarmamız için bize cesaret verdi.”

Nihayetinde bölümümüzün sonu yine Marx’ın şu sözlerini hatırlattı: “Din, acımasız bir dünyada ezilenlerin sığındığı bir duygudur. Baskı ve sömürü altındaki keslerin acılarını katlanır kılmaya çalışır.”

0
12970
5
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle