24 MART, CUMA, 2017

Terkedilmiş Mekânların Çekici Şiirselliği

Sónar Istanbul, ilk kez Zorlu Performans Sanatları Merkezi organizasyonu ile 24-25 Mart tarihlerinde şehre sesini duyuracak. Festival ayrıca yaratıcılık ve teknoloji arasındaki ilişkiyi yakalamayı, kültürel endüstrilerin dijital dönüşümünü keşfetmeyi amaçlayan uluslararası konferans ve performans serisi Sónar +D ile dikkat çekiyor. Sónar +D’ye, kıyamet sonrası distopya serisinin ilk ayağı olan filmi The Pier ile katılan Ali Demirel ile konuştuk.

Terkedilmiş Mekânların Çekici Şiirselliği

Elektronik müziğin dünü, bugünü ve yarınını odak noktasına alan Sónar Istanbul; Charm Music işbirliği ve dijitalin farklı disiplinlerle ilişkisini odağına alan, dijitalleşme üzerine merak uyandırmayı, soru sormayı, disiplinlerarası diyaloglar geliştirmeyi amaçlayan Digi.logue co-sponsorluğunda 24-25 Mart tarihlerinde düzenlenecek. Müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi buluşturan programıyla dikkat çeken festival, birçok yetenekli sanatçıyı ağırlayacak.

Sónar +D ise festivalin yaratıcılık ve teknoloji arasındaki dinamiğinin ritmini tutan konferans ve performans serisi olarak karşımıza çıkıyor. Serinin dikkat çeken sanatçılarından Ali Demirel ile video üretimindeki dönüşüm, festival katıldığı çalışması The Pier, üretimini besleyen bilim-mimari etkileri ve gelecek projelerini konuştuk.

1993 yılından beri video üretiminiz devam ediyor. Başlarda deneysel çekmeye başladığınız videolar zamanla minimal ve yapısal kompozisyonlar üzerine yoğunlaştı. Videolarınızın evrim sürecini anlatır mısınız?

İlk deneysel çalışmalarımda Ankara’daki ODTU-GISAM ve Alman Kültür Merkezi arşivlerinde izlediğim video art örneklerinden ilham aldım. Sonra da GISAM’daki atölyelerde üretim yapma şansım oldu. 2000’li yıllarda ise New York’ta daha güncel çalışmalar izlemeye ve üretmeye başladım. O yıllarda DV kamera ve laptop ile dijital platformda video üretimi mümkün hale geldi, bu hem format hem de üretim bağımsızlığı açısından çalışmalarıma ivme kazandırdı. 2005 sonrası ise dijital teknolojileri daha yoğun kullanmaya ve video formatı dışında da işler üretmeye başladım. 

Bilim ve mimariden ilham alıyorsunuz, peki üretim aşamasında sizi form ve içerik olarak neler besliyor?

Paradjanov’un sinemasından Gauss’un matematiğine kadar her alanda yaratıcı fikirler ve ürünler bulmak mümkün. Bunların her biri beni formal ve içeriksel olarak besleyebiliyor. Önemli olan aldığınız etkileri işlerinize yansıtabilmek, bu bir tür teknik. 

Richie Hawtin ile çalışma deneyiminiz oldu. Bu projeden bahsedebilir misiniz?

2001’de onun parçalarına yaptığım müzik videoları ile başladı iş birliğimiz. Birçok boyutta ortak zevklere ve hedeflere sahip olduğumuzu görünce çalışmalarımıza başka formatlarda da devam etmeye karar verdik. En çok yoğunlaştığımız iş birliği de müzik ve görsellerin birlikte işlediği canlı performanslarımız oldu.  

Canlı görsel şovların performans ve tasarımları için üretimlerde bulunmak nasıl bir deneyim? Bu projelerinizde nasıl araştırmalar yapıyorsunuz? Birlikte çalışacağınız müzisyen/sanatçının hikâyesine göre mi yoksa spontane mı hareket ediyorsunuz?

Yaptığım canlı performanslar çok yüksek enerji, yoğunlaşma ve etkileşiminin olduğu deneyimler olarak benim için çok özel. Performansı yaptığım müzisyen ve sanatçılar ile beraber hareket ediyorum ama perfomansa dahil olan her öznenin (izleyiciler dahil) kendi özgürlüğüne sahip olması da çok önemli. 

Kıyamet sonrası temalı ütopya serisinin ilk ayağı olan The Pier’den bahsedelim biraz da. Çalışma ismini nereden alıyor?

The Pier’in Türkçesi: Liman veya iskele. İş, çekimleri yaptığım mekândan alıyor ismini. Hollanda’nin Den Haag şehrinde 1959 yılında yapılmış sıra dışı bir iskele… 2015 yılında Todays Art Festivali bu iskelede gerçekleşti ve beni festivale bir proje yapmak üzere davet ettiler. Bu şekilde gerçekleşti The Pier. Yıllardır terkedilmiş olan iskele onarılmaktaydı, ben de onarım başlamadan önce bu filmi çekmeyi önerdim ve kabul edildi. 

Film geleceği ve kıyamet sonrasını, terkedilmiş mimari yapılar üzerinden, bir gerilim temasının kıskacında ele alıyor. Binalar terk edildikleri için mi bu denli soğuklar, yoksa insanlar varken de çok farklı değiller de biz mi görmüyoruz?

Ben terkedilmiş mekânlarin soğuk ve itici olduklarını düşünmüyorum, bu bazı “insan” bakış açılarından öyle olabilir, göreceli bir durum. Benim bakışımdan ise terkedilmiş mekânlarda çekici bir şiirsellik var, onu yakalamaya ve yansıtmaya çalışıyorum bu seride. 

Filmin temel sorusu: "İnsansız bir dünyada binalar nasıl gözükürdü?". Siz bu soruyu sözel anlamda nasıl cevaplıyorsunuz?

Bu soru “gören insan” ortadan kalktığından anlamsızlaşıyor tabii. Dolayısıyla bir fantezi benim filmim. 

The Pier, kentsel dönüşüm ve plansız yapılaşma eleştirisi olarak da okunabilir mi? Bu konudaki düşünceleriniz neler?

Çok kontrolsüz ve hızlı büyüyoruz ve kötü yapılaşıyoruz. Bir tür kanser. Lakin benim çalışmamın bu yapılaşmaya dair bir eleştiri yapma görevi veya derdi yok. Ben yalın bir şekilde insanlar tarafından, insanlar için yapılmış yapıların insansız halleri üzerine fanteziler kuruyorum. Bir kanser hücresinin kanser sonrası hayali, öz eleştiriden çok bir çelişki olarak da görülebilir!

Geçmişte Sónar Barcelona’da yer almıştınız. Şimdiyse ilk kez düzenlenen Sónar İstanbul’da göreceğiz sizi. Heyecanlı mısınız?

Birçok projemin ön gösterimini yaptığım Sonar Festivali’nin İstanbul’da yapılıyor oluşu ve bu vesileyle yeni işlerimi Türkiye’de de gösteriyor oluşum doğal olarak çok heyecan verici ve sevindirici. 

Mutek Festival, Coachella, Brixton Academy gibi uluslararası festivallerde canlı performans sergilediniz; Guggenheim Museum, Transmediale & CTM, TodaysArt, ifa Galerie, ICA gibi uluslararası kurumlarda işleriniz yer aldı. Uluslararası mecralarda üretimlerinizi sergilemek sizin için nasıl bir deneyim? Destekçi bulabiliyor musunuz?

Uluslararası projeler yapabiliyor ve icra edebiliyor olmak çok besleyici ve öğretici, aynı zamanda zor ve yorucu. İyi fikirler üretmek ve bunları gerçekleştirmek için destek bulmak, basitçe çok inançlı olmak ve çalışmak ile oluyor. 

Yakın zamanda gerçekleşecek projeleriniz arasında neler var? 

Canlı performans projesi olarak Richie Hawtin’in Close isimli yeni show’unu tasarladım. Bu sene o projeyi turluyoruz. Amerika’da Coachella Festivali ile turumuz başlayacak. Umarım bu gösteriyi de İstanbul’a da getiririz. 

Bir yandan da insansız mimari fantezilerime devam ediyorum. Serinin ikinci çalışması: Kuyu isimli, Bodrum’da çekiğim üç kanal video yerleştirmesi. 

Bu iki farklı sanatsal pratiğimin aslında enteresan bir birlikteliği var. Birisi insanlar için ve onların tıka basa doldurduğu mekânlar için tasarlanmış çalışmalardan oluşurken, diğeri ise insanların terkettiği mekânlarda çekilmiş, insansızlık üzerine şiirler! 

0
3270
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle