21 ŞUBAT, SALI, 2017

Sinemanın “Gör” Dediği...

!f İstanbul’un bu yıla özel hazırladığı yeni bölümü “Görme Biçimleri: Yaratıcı Belgeseller”, belgesel sinemanın gerçeklikle olan ilgisi ve algısıyla oynayan yaratıcı belgeselleri ağırlıyor. Bu bölümde gösterilen beş filmin hiçbir ortak noktası yok, bir şey hariç: Yakın zaman önce yitirdiğimiz John Berger haklıysa, düşündüklerimiz ve inandıklarımız görme biçimimizi etkiliyor. Ya da şöyle diyelim: Baktığımız şeyi kendimizden, deneyimlerimizden, öğrenmelerimizden sıyrılarak göremiyoruz. Bu belgeseller de, belgesel sinemanın tabiatını “gerçeklik” diye tarif edenleri haklı çıkarabilir veya gerçeğin hiç de göründüğü gibi olmadığına bizi ikna edebilir. 

Sinemanın “Gör” Dediği...

“Aşkım da değişebilir gerçeklerim de”

Amerika Birleşik Devletleri’nin birbirine hayli uzak köşelerinde gerçek ilişkilerin izini sürerek gerçek aşkı arayan Love True, ilk gösterimini Tribeca Film Festivali’nde yaptı ve şimdi de !f’te seyirci karşısına çıkıyor. Geçmiş deneyimlerin, örnekse akran zorbalığının sebep olduğu çocukluk travmalarının gelecekte seçimlerimizi ve “kader”imizi nasıl belirlediğini sinemanın benzersiz diliyle anlatmayı seçmiş yönetmen Amal Har’el. Gerçekten de hipnotize eden bir gerçeküstücülük, sevme ihtiyacımızın katmanlarını kanırtarak deneyimlerimizi lirik birer gelecek tahayyülü olarak aynaya yerleştiren bir film Love True

Alaska’da sevgilisinden yeni ayrılmış striptizci Blake, bedensel engeli cinselliğini yaşamasına izin vermeyen Joel, New York sokaklarında kardeşleriyle müzik yapan Victory ya da Hawaii’de çocuğunun babasının aslında en yakın arkadaşı olduğunu öğrenen Will... Herhangi birileri işte. Sıradan insanın sıra dışı öykülerine örnekler... Bugüne dek aşk ve sevgi üzerine pek çok film izledik. Bazılarında klişelerde boğulmaktan son anda kurtulduk, bazıları yutulamadığı için durmadan ağızda döndürülen berbat bir lokma gibiydi, aşkın tozpembeliğinden de iç yırtan karanlıklarından da bahsedenler oldu, vıcık vıcık romantizm sosu tercih edenler ya da gerçekçiliği abartarak seyirciyi kendi kalbinin gümbürtüsünden soğutanlar da oldu. Hasılı aşk, hikaye anlatanların ve hikaye dinlemek için can atanların buluştuğu en popüler durak. Ne ki hiç de öyle kolay değil bu hem karmaşık hem çok basit düzeneği anlamak ve anlatmak. Tuzaklı bir arazi olarak aşk, bu filmde hiç de alışık olmadığınız bir dille, kodlarını çözmeye can atacağınız bir izahla perdeye yansıyor. Boğazımıza dizmeden, gırtlağımıza çökmeden, kaş çatmadan, içimizi daraltmadan, en önemlisi de sevgi evreninin içini boşaltıp onu boş bir çuval gibi önümüze yığmadan anlatıyor derdini. Şiirli bir dille. Yavanlaşmadan. Sevgi ve aşkın hiç de göründüğü gibi olmadığını gösterirken ikisi arasında bir mekik gibi sözcük ve his dokuyan bir film...  Bir yönüyle, Yıldırım Türker’in “Aile bir kazadır” yorumunu doğrulayan, bir başka yönüyle ailenin sevgi pınarı olduğuna işaret eden, ama nereden baksanız çocukluk, sevgililik, yaşlılık, gençlik gibi, gündeliğimizde çoğu kez içine düştüğümüzü hiç fark edemediğimiz bir kuyuya şiirler atan bir film... Aşka hiç buradan bakmamıştım diyeceğiniz, cinsiyet rollerimizin ezeli çelişkisini acımasızca hatırlatırken ilk öğrenmelerin iktidarını ve değerler öğretisini de sorgulatan usta işi bir belgesel... Kadere ve kedere selam vermeden geçmeyen lirik bir bando gibi. 

Anlatıcılar değiştikçe hikayeler de değişir. Duygular, kaygılar ve sanrılar çoğu kez ortaktır. Birbirine benzemez kara parçalarında herkes kendisi kadar sever. Ve sevebildiği ölçüde “kendisi” olur. Çok mu iddialı oldu? Belki. Fakat birini sevmek sizce de yeterince iddialı değil mi? Love True her biri biricik olan milyonlarca deneyimin kişilerin şu anlarını nasıl etkilediğine dair çarpıcı ipuçları veriyor. Bunların peşinden giderken yolda başka hesaplaşmalara, yüzleşmelere rastlayabilirsiniz. Bu da galiba yönetmenin kendi sinemasını yaparken kullandığı psikodramanın faydası. Belgeselde hikayelerine tanık olduğumuz kişilerin geçmiş ve gelecek hallerini amatör oyuncular canlandırıyor. Sinemada yapılamayacak hiçbir şey yok diyen yönetmen, kendi özel yaşamını dışavurabileceği bir alan ararken psikodramayla tanışmış. Böylece söylenmeyen, anlatılmayan ne varsa hayal gücünü kullanarak anlatabildiğini görmüş. Bu keşif, belli ki zihnin derinlerine itilenleri yeniden su yüzüne çıkarmasına yardım etmiş. Filmin fonundaki kentlerin birbirine benzememesine özellikle dikkat etmiş. Kent ve mekânın ruh halimiz üzerindeki etkisini, aşkla ve hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğimizi böylece gösterebilmiş. Ayrıntıları seyircinin gözüne sokmadan da fark yaratabilineceğini gösteren bir film çıkmış ortaya. Görüntülere eşlik eden ve öykülerin derinlerine dalabilmemizi sağlayan güzel bir müzik ve yönetmenin yenilikçi kamerası bu belgeseli sadece yaratıcı kılmakla kalmıyor, aynı zamanda filmi tekrar tekrar izleme isteği uyandırıyor. Yönetmenin 2011’de Tribeca’da ilk filmi Bombay Beach ile en iyi belgesel ödülü aldığını da hatırlatalım.  

Aşkın her an her yerde karşımıza çıkabileceğinin hayalini kurmak hepimizin ortak noktası olmayabilir ama siz de bu yaratıcı belgeselin yönetmeni Amal Har’el gibi hâlâ aşka inanıyorsanız bu filmin içinden aklınız ve kalbinizle bir solukta geçmeyi deneyin. Nefesinizi tuttuğunuza değecek. 

Ateşe ve suya dayanıklı bir aşk

Gezegenimizi yaşamaya değer kılan soylu buluşlar var; biri de şiir. Çoğumuzun başucunda bir sevişip bir kavga ettiğimiz şairler var; Bachmann gibi... İmgelere suskun bir tutkuyla teslim olmuş, kalbini sevilmek arzusuyla elinde gezdiren bir kız çocuk o halen. Ateşe ve suya dayanıklı bir aşkın bir yarısı. Onun şiirlerinin dibinde uykular uyumayı  sevenlerdenseniz !f İstanbul’un gösterim programında yer alan The Dreamed Ones/Kalp Zamanı: Ingeborg Bachmann-Paul Celan Mektuplar tam size göre. Bir aşka düşmüş herkes gibi onların sözcüklerinden medet umabilirsiniz. Devrimizin orasına burasına sokulmuş bıçaklarla kanayan toplumları, ötekileşmekten helak olmuş halkları, saçını başını yolan çocukları, terk edilmeyesi sokakları, yakınmaları, mahremi açık edilmiş ev içlerini, hesaplaşmaları, yüzleşmeleri, sevişmeleri, didişmeleri, kısacası tuhaf bir yaşamın jeneriğini onların mektuplarından tercüme edebilirsiniz kendi gerçekliğinize. Son yüzyılın önemli edebiyatçı kadınlarından Ingeborg Bachmann ile Almanya şiirinin dramatik şairi Paul Celan’ın Kalp Zamanı adıyla kitaplaşan mektuplaşmalarını okuduysanız bu film tam size göre. Okumadıysanız da üzülmeyin, bu yaratıcı belgesel o mektupları şefkatle bırakıyor kucağınıza. Ülkeler ve kentler arasında, sözcüklere binmiş çığlıkları taşıyan o güzelim mektupları orijinal dilinde dinlemekte derin hazlar var zira. 

Unutulmaz iki şair Celan ve Bachmann’ın yirmi yıla yakın bir süre boyunca süren mektuplaşmalarının iki oyuncu tarafından canlandırıldığı filmde oyuncular Anja Plaschg ve Laurence Rupp bir stüdyoda şairlerin ta kendisi olup seslendirdikleri bu büyük aşkın sırlarını çözmeye çalışıyorlar. Ruth Beckermann ve Ina Hartwig’in aynı adlı kitabından uyarlanan film, belgesel sinema türüne de farklı bir bakış niteliğinde. Fazla söze gerek kalmadan kendini konuşan bir film bu. 

Tanıştıklarında Bachmann 21, Celan 27 yaşındaydı. 1948, Viyana... Bachmann felsefe öğrencisi ve henüz tanınmamış bir şairdi. Celan ise çoktan şair olarak adını duyurmuştu. Başka kentlerde başka uğraşlarla yaşamayı sürdürürken mektuplaşmayı bırakmadılar. Yazan daha çok Bachmann’dı. Öyle ki, yanıtsız bırakılan mektuplarını sormak için bile mektup yazardı sevdiği adama. Evler değişti, sokaklar, hatta kentler; yazmaktan vazgeçmediler. 1958 yılında aşk ilişkileri sona erdi. Birbirlerinin yeni ilişkilerinden, günlük sevinçlerinden, bunalımlarından, edebi üretimlerinden çoğunlukla haberdar oldular. Bachmann en iyilerinden Otuzuncu Yaş’ı Celan’dan ayrı olduğu dönemde yazdı. Celan, sevgilisinin “senin en güzel şiirin” dediği Corona’yı onu severken yazmıştı gerçi. Ne yazık ki Celan, sevgilisinin başyapıtı Malina’nın yayımlandığını göremeyecekti. Çünkü… “Beni Seine Nehri’ne götür. Küçük balıklara dönüşene ve birbirimizi yeniden tanıyana kadar bakalım sularına.” Aşklarının taze zamanlarında Ingeborg böyle yazmıştı bir mektubunda. 1970 yılında Paul Celan, önsezisi Su ve Ateş şiiri olan bir ölümle tarih oldu; kendini nehrin sularına bırakmıştı. Üç yıl sonra Bachmann, Roma’daki evinin yatak odasında elindeki sigaradan dolayı çıkan yangında yaşama veda etti. İkisi de bir diğeri için çözülmesi güç bir bilmeceydi. Yaşarken de, mektuplarda da, ölme biçimleriyle de. Son sözü yine Bachmann söylesin: “Sevgili Paul, seni ve masalımızı özlüyorum.”

Varşova gecelerinden bir gençlik hikayesi  

Belgesel türüne yenilikçi yaklaşımıyla ünlü Michal Marczak’a Sundance’te En İyi Yönetmen ödülü kazandıran, All These Sleepless Nights/Uykusuz Her Gece; gece hayatını keşfe çıkaran bir film. Etkileyici bir açılış sahnesini takiben gecenin bütün katlarında gezinmeye davet eden, kamera hareketleri ve kurgusu dikkatinizden kaçmayacak yaratıcı bir belgesel bu. Gece yaşamayı sevenlerın filmin tadını daha çok çıkaracağı kesin! 

!f İstanbul ekibi, Polonya-İngiltere ortak yapımı olan bu film için “Tavizsiz, cesur ve inkar edilemeyecek biçimde sinemanın büyüsünden nasiplenmiş bir gençlik portresi” diyor. Varşova fonunda, sanat okulu öğrencisi Christopher ve Michal’ın hikayesi ekseninde, yetişkin dünyasına geçişin güçlüklerini ve gelecek kaygılarını perdeye yansıtan yönetmen, arayış sancısına ilaç olarak geceleri ve sokakları öneriyor karakterlerine. Bu iki genç de, erkek olmanın “ayrıcalığıyla” aylaklık hakkını sonuna kadar kullanabildikleri saatlerde şehri keşfetmeyi seçiyor. Herkes uyurken uyanık kalmanın tuhaf neşesi de anı yaşamadaki özgürlüğe eklenince haliyle sabahlar olmuyor! 

!f seyircisinin Orman için Seviş filmiyle yakından tanıdığı yönetmen Marczak, muazzam kamerasıyla partilerin, şehrin ve sabaha sarkan konuşmaların arasından geçerek bizi uykuyla uyanıklık arasında bir deneyime ortak ediyor. Gece göğünde, kendi hikayesinin kahramanı olma arayışında iki gence müziğin ve dansın nefesini üflüyor ki ayakta kalsınlar. Bu metaforik anlatım bence Türkiyeli seyirciyi kentlerin gençler, çocuklar, yaşlılar, engelliler, gece çalışanlar ve gece sokakta olmayı seçen veya buna mecbur bırakılan herkesle empati kurmaya da çağırmalı. Feministler yıllardır, gasp edilen bir hakkın iadesi için “geceleri de sokakları da” istiyor. Kent mobilyalarından fallik binalara kadar her unsur eril karakterini egemenler aracılığıyla güçlendirirken, kentsel yaşam giderek kadınsızlaştırılıyor. Aylaklık hakkı yalnızca erkeklere teslim edilirken kadınlar kamusal alandan dışlanıp ev içlerine yollanıyor. Yusuf Atılgan’ın “sinemadan çıkan insan” alegorisi bile ruhunu yitirdi çünkü sinemalar birer ikişer yok ediliyor. Filmin Christopher ve Michal’ı geceleri Varşova sokaklarını arşınlarken, yaşadığımız ülkenin sokaklarından müzik ve dansın değil silahların ve şiddetin sesi duyuluyor. Yine de bu film, Leonard Cohen’in imzası olan Dance me to the end of love’a bir selam gibi de izlenebilir, kurmacanın lezzetli birkaç dokunuşuyla benzersiz bir belgesele dönüşmüş bir gençlik hikayesi olarak da. Gençlik ve çocukluk yılları güzel anılarla değil travmalarla dolu bir nesli anlamaya çalışmak için olduğu kadar, kendi ülkelerinde büyüdükçe artan kaygılarını nasıl gidereceğini arayan iki gencin sesini duymak için de iyi bir film. Kim bilir belki iki kültürün birbirinin toplumsal yaralarına önerebileceği çareler vardır. Sinema biraz da bunun için değil mi? 

Ev videolarından belgesel olur mu?

Dean Fleischer-Camp’in ev hayatını belgelemeyi seven Gary adlı sıradan bir adamın YouTube hesabını takip ederek yarattığı ve belgesel filmin sınırları konusunda tartışmalar yaratan filmi Fraud/Sahte de !f İstanbul’da seyircisiyle buluşuyor. Çocuk kitabı yazarı olan yönetmen, gerçekliği yeniden kurgulayarak yaratıcı bir filme imza atmakla kalmıyor, sinemada neyin makbul ve muteber, neyin çöp olacağına dair yorumların da fitilini ateşliyor. Zira kimilerine göre Fraud bir belgesel değil, belge olarak görünebilir. Kimileri ise sinemaya bu yenilikçi katkısı nedeniyle yönetmeni alkışlamayı seçecektir. Her durumda bu filme mahremiyet ve kapitalizm ekseninde bakmak en doğrusu olacak. Sosyal medya bağımlılığımız, özel hayatın “paylaşılabilir” bir ürüne dönüştürülmesi hatta tecimsel hale gelmesi ve Lady Godiva’yı dikizleyen terzi Tom gibi sayısız “bakanın”, “bakılan” karşısındaki sorumluluğunu ortadan kaldıran etik boşluklar gibi sayısız tartışma başlığı açma iştahımızı kabartıyor bu film. Kahramanımız Gary’nin amatör kamerasına ortalama bir Amerikan ailesinin parlak ambalajı takılıyor önce. Fırsatlar ve rüyalar ülkesinde alışveriş merkezi gezmek, iPhone kuyruğundan zaferle çıkmak, mutlu aile tablosu... Madalyonun diğer yüzünde ise ailenin altında ezilmekte olduğu ağır borç ve güvencesiz kalma korkusu, ayakta durma mücadelesi var. İşte rüyanın son sahnesi! Ambalajı soyunca çırılçıplak ortada kalan “gerçeklik”. Sırf bu satır arasından yüzeye taşınan “gerçek” bile Fraud’u başarılı bir belgesel yapmaya yetiyor. Gary ve her anını görüntülediği ailesinin bu darboğazdan çıkma planı ise filme başka bir boyut katıyor. 

Dean Fleischer-Camp, Gary adlı Amerikalı bir adamın YouTube hesabını rastgele bulmuş ve burada 2008-2015 yılları arasında çekilip “paylaşılmış” toplamda yaklaşık yüz saatlik videoları kullanarak bir belgesel yapmaya karar vermiş. Dikizlemeyi meşru ve meşhur hale getiren bu belgesel, sosyal medyaya yüklenen kişisel görüntülerimizin artık bizim olmadığını, yani artık kamusallaştığını ve her an bunlardan kaynaklı risklerle yüz yüze gelebileceğimizi düşündürüyor. Bu yönüyle bir uyarı olabileceği gibi, internete kişisel videolarını yükleyerek ünlü olma hayali kuranlara gaz veren bir film de olabilir bu. 

Feminist kuramcı Laura Mulvey’in 1970’lerde kaleme aldığı ünlü makalesi Görsel Haz ve Anlatı Sineması’nda dediği gibi, sinemada erkek egemen bakış hakim ve bakılan “şey”, kadın. Gary karısını amatör kamerasıyla an be an dikizlerken de Mulvey’in kulakları çınlıyordu eminim! Zira kameranın ardındaki göz, erkek bakışıydı ve önündeki kadın yaşantısı. Sonuçta Gary ünlü oldu! Seyirciye bu ilginç belgeseli bu gözle de izlemesini naçizane öneririm. 

Sonsuz düzlükte erkek olmak 

Sıradan yerleri görkemli sinematografik mekânlara dönüştürmesiyle ünlü İtalyan sanatçı Yuri Ancarani’nin Katar çölünden muhteşem bir mekân yarattığı ve Katarlıların sıradan alışkanlıklarını eşsiz görüntüler eşliğinde sunduğu filmi The Challenge/Mücadele festivalin yaratıcı belgesellere ayırdığı bölümünde bir çöl yıldızı gibi parlıyor.  

Geçen yıl Locarno’da jüri özel ödülü alan filmde şaşaa adeta bir geçit töreni yapıyor: Özel imalat arabalar, altın Harley-Davidson'lar, pahalı şahinler, evcilleştirilmiş leoparlar, özel jetler için yapılan açık arttırmalar... Kamerasını soğuk ve sanatsal bir mesafeyle bu erkek mikro kozmosunun içinde gezdirirken, araba ve çöl desenlerinden bir Katar hafta sonunun antropolojik resmini çıkarıyor. Batıda aristokratların merakı olarak tarihe geçen 40 asırlık Arap geleneği şahin avcılığı ve yetiştiriciliğini, insanlığın doğaya hakim olma arzusunun bir uzantısı olarak tasvir ediyor. 

Doğunun Batılı bakışıyla bir gizem havası estirmesi yeni değil. Fakat bu belgesel oryantalizmin kolaycılığına ve yavanlığına bulaşmadan Arap dünyasında erkeklerin pahalı zevklerine odaklanıyor. Güce ve ayrıcalığa tutkun erkek dünyası, pek çok coğrafyada olduğu gibi Katar çöllerinde de kendini iki manzarada sınıyor. Birinci manzarada lüks düşkünlüğü, tekniğe ve teknolojiye merak, paranın satın alabileceği her şeye gözünü kırpmadan sahip olabilme rahatlığı var. İkincisinde ise bütün bunların yarattığı yalnızlığı gidermek için doğadan kendine oyuncak edinme isteği. Yani hayvanlar... Paranın satın alamayacağı şeyler için. 

Önceki filmleri Pompidou, Guggenheim gibi önemli sanat müzelerinde sergilenen yönetmenin üç yıllık çalışmasının eseri olan bu belgesel, görselliği ve müziğiyle seyirciyi kışkırtıp yönetmen hakkında daha fazlasını öğrenme arzusunu güçlendiriyor. 

0
2043
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle