01 ARALIK, CUMA, 2017

“Sadece Gerçeği Hissettirmek İstiyoruz”

Bu yıl 15-16 Aralık tarihlerinde Zorlu PSM’de düzenlecek olan İkinci MIX Festival’de yer alacak gruplardan Electro Deluxe’ün solisti James Copley ile bir araya geldik. Copley ile grubun üretim aşamaları, sahne performansları ve diğer projeleri üzerine konuştuk.

“Sadece Gerçeği Hissettirmek İstiyoruz”

Montréal Uluslararası Caz Festivali ve Pekin'deki Jazz-E Festival başta olmak üzere birçok uluslararası festivalde de sahne alan Electro Deluxe; Herbie Hancock, Buckshot LeFonque’den esinlenen müzikleriyle Zorlu PSM Studio’ya konuk oluyor. Saksofoncu Thomas Faure, basçı Jérémie Coke, davulcu Arnaud Renaville ve piyanist Gaël Cadoux tarafından 2001 yılında kurulan, şu an ki kadrosunda bu isimlere ek olarak vokalde James Copley, trompette Vincent Payan ve trombonda Bertrand Luzignant’ın yer aldığı Electro Deluxe sevilen şarkılarını dinleyicilerle buluşturacak.

Şimdiye dek Stardown, Hopeful, Play, Home ve Circle adlı albümlerinizle dinleyicilerle buluştunuz. İlk albümünüz Stardown’den son albümünüz Circle’a kadar ne tür müzikal değişimler yaşadınız?

Aslında hepsi yaşarken oldu. 16 yıl kadar önceydi. Bir aile hikâyesi gibi her şey. Birlikte büyüdük ve neredeyse evrim geçirdik. 15 yıl önce aynı müzikleri dinleyen insanlar olarak yetişkinlik zamanlarımıza birlikte geldik. Kendi müzik farkımızı bağımsız bir şekilde ortaya koymaya çalıştık. Başlarda daha enstrümantal ve caz ağırlıklıydık. Sonra daha organik bir müzik yapmak için yönlendirmeler alarak ilerledik. Pop, Soul ve Funk gibi başka türleri harmanlamayı denedik. Ama aslında baştan beri hep büyüdük ve geliştik. Bu gelişim başka form ve şekillere uğradı. Bu yüzden büyümeye ve gelişmeye daha çok ağırlık verdik. Yani aslında büyüme doğal bir evrim yaratıyor ve bir tavır oluşturuyor. Böylece hem müzik pazarında hem de kendi deneyimlerimizde fikir sahibi olarak daha sağlam ilerlemiş olduk.

Daha önce HKB FiNN, Fransız caz violinist Didier Lockwood, caz trompetçisi Flavio Boltro ve Amerikalı şarkıcı Crystal Petit Night ile Hopeful albümünüzde birlikte çalıştınız. Bu deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?

Bu çalışmaların müzikal tabanını hazırladığımızda onları hem albüm için hem de canlı performanslarda yer alması için davet ettik. Crystal Petit Night Hopeful’daki şarkıları tekrar düzenledi mesela ve gerçekten harika bir şarkıcı ve çok eğlenceli bir insan. HKB FiNN İngiliz bir rap müzisyen. Onunla kesinlikle çalışmalıydık ve gelecekte yine çalışmalıyız. Ünlü bir rapçi ve mükemmel bir insan. Play albümü için iki şarkı kaydettik onunla ve sonra canlı performanslarda da aynı sahneyi paylaşmak istediğini söyledi. Gelecekte yeni bir projede kesinlikle çalışmayı düşünüyoruz belli olmaz. Bunların altı yıl önce olduğunu düşündüğümde iyi hissediyorum. Biraz pop’a da kaçtığımız zamanlar oldu ama şu an mevcut gelişimimizden oldukça memnunum. Dönüp baktığımda hiç de azımsanmayacak bir ilerleme görebiliyorum.

Müziğinizde Herbie Hancock, Buckshot LeFonque ve Meshell Ndegeocello gibi müzisyenlerden etkilendiğiniz biliniyor. Acid jazz ve funk’ı fusion, hip-hop ve nu jazz ile birleştirdiniz. Bu kombini yapma fikri nasıl gelişti?

Aslında her yapılan iş bir esinlenme ürünü. Sadece şarkıcılardan değil her şeyden etkileniyoruz. Ama asıl olan bence her müzisyenin kendi özgül ifadesi. Biz hep beraber farklı eğitimlerden gelsek de, farklı deneyimlerden ve farklı şeylerden etkilenerek şarkıları yazıyoruz. Biz bir aileyiz ve bu bir aile şirketi. Bu yüzden ne kadar farklı olsak da birbirimizin fikirlerine saygı duyarak bir yaratım yapmak zorundayız. Birbirimizi dinleyerek ve anlayarak ortaya çıkacak olan fikirleri değerlendirdik ve ortaya çıkan sonuca baktık. Her zaman derim aile önce gelir.

Funk, Soul, Hip-Hop, Electro ve Jazz türlerinde müzik yapıyorsunuz. Gerçekten şarkılarınızda dans etmemek imkânsız. Müziğinizle ne ifade etmek istiyorsunuz? 

Samimi olmak gerekirse sadece gerçeği hissettirmek istiyoruz. Kimseyi aptal yerine koymak istemiyoruz ve tabii ki dünyadaki en iyi müzisyen ve dansçı olmadığımızı biliyoruz. Veya dünyadaki en iyi band de değiliz. Ama kendi içimizde birbirimize dürüst olarak hissettiklerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Kendi adıma konuşmam gerekirse samimi olan benim için en iyisi. Hissettiğim aşk, birikim ve samimiyeti beni takip eden ve dinleyen insanlara aktarabilmek bana iyi geliyor. Mesela İstanbul’da seyirci ile karşılaştığımızda dinleyicilerle aynı dili konuşmasak da evrensel bir noktada buluşabiliyoruz. Bizi dinlemeye geldiklerinde eğlenceli ve samimi bir şeyle karşılaşıyorlar ve bu bizim için mükemmel oluyor. Kesinlikle onların aşkla eğlenceli bir ortamda dans edecek olması harika hissettiriyor. Bu karşılıklı olarak bir ifade yaratmış oluyor.

Şarkılarınızı yaratırken veya kayıt stüdyosuna girdiğinizde sizin için hangisi önce geliyor; deneyimleriniz, hayal gücünüz veya duyduğunuz bir melodi? 

Bu gerçekten değişiyor. Bazen bir düşünce, bazen beyin fırtınası veya duyduğumuz bir müzik olabiliyor. Ama bu yaratım süreci kesinlikle hep değişkenlik gösteriyor. Bazen konser veya kayıt sırasında aklımıza bir şey geliyor, göz göze geliyoruz ve “Hey! Bu gerçekten harika bir fikir!” diyebiliyoruz. Çok farklı şeylerden ilham alıyoruz ama şarkıları daima birlikte yazıyoruz. Bu çok uzun bir süreç oluyor elbette.

Dünyada Montréal International Jazz Festival ve Pekin’deki Jazz-E Festival gibi prestijli festivallere katıldınız. Deneyimleriniz nasıldı, ülkeler arasında aldığınız tepkiler nasıl değişiyor? 

Gecenin sonunda aslında her şey aynı oluyor. Herkes dans ediyor. Ama elbette her ülkenin seyircisi farklılık gösteriyor. Türkiye’deki dinleyicilerimiz kesinlikle kendini çok iyi ifade ediyor ve oldukça tutkulu. Çünkü ne zaman sahneye çıksak bütün iyi enerjisini bize gönderiyor. Ama bu işin en güzel tarafı da bu. İlk albümümüzle Hindistan’a gittiğimizde kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Ama gecenin sonunda bizden bu kadar uzak bir ülkede harikulade bir katılımla karşılaşmak ve oldukça yabancı bir topluluğun müziğimizle kaynaştığını görebilmek müthiş bir şey. Size bakıyorlar, gülümsüyorlar, kahkaha atıyorlar, kaynaşıyorlar ve sizi izliyorlar. Ama dediğim gibi her zaman değişiyor fakat günün sonunda herkes ter içinde dans etmekten kendini alıkoyamıyor.

Bu arada sahne performanslarınız gerçekten de müthiş. Özellikle Let's Go To Work sahne performansınız çok dinamik ve eğlenceli. Sahne performanslarınızı yaratırken nasıl bir yaratım süreci geçiriyorsunuz ve motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz?

Aslında dürüst olmak gerekirse bir çalışma süreci geçirmiyoruz. Seyirci bize nasıl bir enerji verirse biz de onlara öyle bir geri dönüş yapıyoruz. Ortaya koyduğumuz aşk, tutku ve samimiyetle bu mucizenin olmasını olanaklı kılıyoruz. Bazen oldukça yumuşak geçiyor, bazen çok hareketli ve bazen de bütün her şeyimizi ortaya koyarak gece başka bir şeye dönüşüyor. Ama bu dünyanın her yerinde böyle olur. Kalabalıkların ruh haline göre evrilen bir durum. Ama özellikle caz müzisyenlerinin ne ifade ettiği çok önemlidir. Dinleyiciden ne aldığı ve onlara nasıl geri dönmesi gerektiği konusundaki ifadesi oldukça mühimdir. Dinleyicinin neye ihtiyacı olduğunu belirlemeli ve onlarla konuşmalısın. Elbette bazen çok saçma bir an gibi geldiği de oluyor ama o sırada bir anda bir zıplama herkesi çılgına çevirebiliyor. Her şeyi, günlük olanları unutup katılım gösterip coşmaları harika. Size bakarlar; bu üstü terlemiş ve etrafta hoplayıp zıplayan adama ve işte sihir o anda oluşur. Özellikle bu çok da genç olmayan ve üstü başı terli adama bakıp iyi hissettirdikleri için tüm seyirciye minnettarım.

Türkiye’ye birçok kez geldiniz. Buraya geldiğinizde ne hissediyor ve ne düşünüyorsunuz? 

Buraya bayılıyorum. İstanbul gerçekten mükemmel bir şehir ve aşığım (gülüyor) her turist gibi böyle klişe bir tepki vermek istemem tabii ki. Burası gelip konser vermekten hoşlandığım favori şehirlerim arasında. İstanbul’a ilk geldiğimizde burası hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Heyecanlandık ve buradaki küçük bir tur ve keşif için her şeyi ayarladık. Tabii o zaman albümümüz henüz Türkiye’de çok satmamıştı ve çok fazla hayranımız oluşmamıştı. İki gece üst üste Babylon’un eski yerinde konser vermiştik. İnsanlar iki gece aynı şekilde temposunu kesmeden eğlendiler ve biz buna bayılmıştık. Bu yüzden her geri dönüşümüzde biliyoruz ki insanlar artık bizi bekliyor. Bu arada Paris’te verdiğimiz konserlerde de Türk hayranlarımızı sahnenin önünde görmek harika oluyor. Her konser sonrası sosyal medyadan yazılan mesajlar, iletilen sevgiler harika oluyor. Alman, Fransız ve Türk hayranların bir arada eğleniyor olması mükemmel. Bu yüzden Türk dinleyicilerle ilişkimizin bu noktada olması çok güzel.

Bu arada Türkiye’de takip edip dinlediğiniz bir müzisyen veya grup var mı?

Kesinlikle! Dolapdere Big Gang! İki tane şarkıları inanılmaz hoşumuza gidiyor. Hatta şu anda da arkadaşız. Ama bana başka isimler soracaksan ben çocuğu olan bir babayım ve bütün gün müzik dinleyen veya grupları takip eden biri değilim (gülüyor).

Peki herhangi bir Türk müzisyenle iş birliği yapmayı planlıyor musunuz? 

Zaten Dolapdere Big Gang ile iş birliği halindeyiz. Daha başka gruplarla da sanırım 2018’de iş birliği halinde olacağız. Ya onlar Paris’e gelecek ya da biz geleceğiz. Ama Paris’teki dinleyiciler bu iş birliğine şimdiden hazır diyebilirim.

Gelecekteki projeleriniz arasında neler var?

Yeni bir editlenmiş bir live albüm üzerine çalışıyoruz. Gelecek sene yayımlanmış olacağını tahmin ediyoruz. Bu live albümde remix’ler olacak ve albümde Dolapdere Big Gang de olacak. Victoires de la Musique’de (Fransız Grammy) Caz kategorisinde yılın band’i olarak aday gösterildik. Yine gelecek yıl büyük bir tura çıkacağız ve ardından Fransa’da bu yeni live albümü tanıtarak çalışmalara devam edeceğiz.

0
828
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle