12 TEMMUZ, PERŞEMBE, 2018

‘’Madem Sevmeyecektin Beni Neden Yarattın?’’

2012 yapımı Wadjda filmiyle öne çıkan Suudi Arabistanlı yönetmen Haifaa Al-Mansour, Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley’nin yaratıcı kişiliğini, gotik dünyasını oldukça başarılı bir atmosferle yansıtan son filmiyle karşımızda. Filmin başrollerinde Elle Fanning, Douglas Booth, Stephen Dillane, Bel Powley bulunuyor.

‘’Madem Sevmeyecektin Beni Neden Yarattın?’’

Bilimsel gelişmelere paralel olarak insanın aklını kullanma yetisinin ve egosunun katlanarak arttığı oldukça despot bir yüzyıl yaşanmıştı. Bu dönemde aklın egemenliği, insana ve doğaya ait her şeyi baştan yaratmakta, neredeyse kesin bir gözle baktığı yargılama gücüyle hemen her şeyi bir sisteme oturtmaktaydı. Böylesi bir akıl, yani karanlıkları açığa çıkaran güç daha sonra ‘’Aydınlanma Çağı’’ olarak anılacaktı ve onun etkisinde gerçekleşen sözde özgürleştirici düşünceler adına kanlar dökülecek; Fransız Devrimi gibi bir dönem rasyonel sayılacaktı.

​Aklın ve bilginin bu denli değerli sayıldığı bir dönemde bile kadınların ikinci cins olarak görülmesine karşı gelen ilk feministlerden Mary Wollstonecraft, bebeğini dünyaya getirdikten sonra hayatını kaybeder. O bebek daha sonra tüm dünyanın Frankenstein romanı ile anacağı Mary Shelley’dir. Ancak annesinin ismini taşıyan Mary’nin yaşam öyküsü, onu Frankenstein’ı yazdırmaya iten sebepler, başka bir kitaba konu olacak kadar önemlidir. Nitekim Dorothy ve Thomas Hoobler, The Monsters adını verdikleri kitapta bu süreci ve Mary’nin kişiliğini anlatırlar. 

Aydınlanma ve akabinde ilerleyen bilimsel düşünceyle birlikte, özellikle 19. yüzyılın ilk başlarından itibaren insanlığın bilinmeyene gitme arzusu artmıştır. Ve bilinmeyene ulaşmak, çoğu zaman saf hakikate hizmet etmekten çok kariyer ve hızlı şöhret güdüsüyle insanları harekete geçirerek, onları narsistleştiriyor, gittikçe tanrılaştırıyordu. Tanrılaşan insan, büyüyor ve büyüdükçe egemenleşiyordu. Bilgisini, bilgisinden gelen gücünü sevgiden yana kullanmıyordu. Mary, bu aydınlık etrafında kendini karanlığa atıyor, mezarlıklarda kitap yazıyor, ay ışığından, harabelerden romantik anlar çıkarıyor ve dönemin parlaklığına tezat düşerek korkudan besleniyordu. Böylesi gotik hislerle dönemin genç ateist şairi Percy Bysshe Shelley’e aşık olmuştu. Üvey kardeşi ile beraber baba evini terk edip bir diğer aykırı şair Lord Byron’un Cenevre’deki malikânesine taşınmışlardı. Frankenstein, işte bu evde doğmuştu. O dönem, eğitimli de olsa bir kadından beklenen hanımefendi ‘’uslu’’ edilgen bir bilgililikti. Dolayısıyla Mary gibi genç bir kadının kitap yazması çok da ciddiye alınmıyordu. Peki Mary, nasıl olmuştu da bu denli karanlık bir öyküyü, böylesine çirkin bir yaratığı kibarlığına yakışmayacak şekilde yaratmayı başarmıştı?

Filmin bir sahnesinde Mary, bir zamanlar annesiyle birlikte olan ressam Henry Fuseli’nin The Nightmare adlı tablosunu bakar. Bu tabloda bir çeşit karabasan bir kadının üzerine oturmuş, kadını uykuda yakalamıştır. Mary’nin Frankenstein’ı yazmasında büyük etkisi olan bu yarı erotik gösterge, korkunun, bilinç düzeyinde geri itilenin, cinsel dürtülerin rüya sırasında insana geri dönmesidir. Nitekim Percy ve Mary arasında geçen ilk cinsel içerikli sahnedeki ışıklandırma ve renkler bu tablodaki görselliği anımsatmaktadır. Mary de tıpkı tablodaki kadın gibi kendi karanlığıyla karşılacaktır.

‘’ Ey yaratan, ben mi istedim, çamurumdan beni, insanı yoğur diye? Ben mi yakardım sana karanlıktan beni çıkart diye?’’

Frankenstein, John Milton’un Kayıp Cennet’inden bu alıntıyla başlamaktadır. Filmde de sık sık bu eserin atmosferini hissediyoruz. Bilindiği gibi Milton, bu şiirinde Tanrı’ya isyan eden şeytanı anlatmaktadır. Mary’nin kitabında ise Dr. Frankenstein’ın yaratığının kendi yaratıcısına isyanını görürüz. Filmde özellikle bu yaratıcı kavramına iki türlü odaklanılıyor. Birincisi, dönemin de ruhu olduğu gibi, insanın kendini diğer tüm varlıklardan üstün görme anlayışıyla Tanrı konumuna oturmasıdır. Bu bağlamda da Mary’nin etrafındaki insanlardan gördüğü acımasızlıklar; Percy’nin sadakatsizlikleri, ondan olma çocuğunu kaybetmesi, bencil davranışlara sahip üvey kardeşi ve diğer tüm bu sevgisizlikler tanrılaşan insanın yeryüzündeki temsilcileridir. İkincisi ise kadının yaratıcılığıdır ki bu ilk yaratıcı düşüncesine, eril Tanrı’ya karşıt olarak konumlandırılmıştır. Öyle ki yeryüzündeki egemen Tanrı (dönemsel açıdan bakarsak ataerkil düzen) yazarının kendisi olduğu kitabı Mary’nin yazdığına inanmamakta, eserini yayınlatmak için kocası Percy’nin onayını istemektedir. Çünkü Mary’nin kitabında Dr. Frankenstein’ın yaratığı çirkindir ve ölü bedenlerin parçalarından oluşmaktadır. Çünkü onun da tıpkı Mary gibi bir ismi yoktur. Ve çünkü o da yaratıcısına ‘’Madem sevmeyecektin, beni neden yarattın?’’ demiştir.

İnsanlığın tüm karanlık yönleri, tüm kibirleri, her şeyi etten ve kemikten gören nesnel anlayışı bir yaratıkta vücut bulmuştur. Frankenstein özelinde Mary canlı olmanın, hayatta olmanın ne olduğunu sorgular. Kim canavardır ve onu canavar yapan nedir? Mary, alışılagelmiş Tanrı söylemine karşı soru sorup, kendi bebeği ve hatta yaratığı üzerinden yaratıcılık kavramını düşünür. Hem yazarlığıyla hem anneliğiyle o da bir başka Tanrı’dır aslında.

Mansour’un yönetimiyle bu film, Mary’nin kitabının sorduğu sorulara birkaç ekleme yapıyor.  Filmin çıkarımına göre bilim: insanlığa, doğaya hizmet etmektedir ve gereklidir. Ancak, gerçek bilgi insan ya da başka bir varlığı yüceltmez ya da aşağı görmez, bilginin küçüğü büyüğü yoktur, o da tıpkı evrendeki her şey gibi çok önemlidir. Bilimin şahlanarak ilerlediği 21. yüzyılda çekilen bu biyografi filminin böylesi çıkarımlar yapması oldukça yerinde.

​Sonuç olarak bu film, bilimkurgu ve gotik edebiyatın en önemli eserlerinden Frankenstein’ın yazarının hayatını başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor. Böyle bir romanın nasıl ortaya çıktığını anlamak için keyifli bir seyir sunuyor. Ne de olsa her yaratı, yaratıcısından izler taşır.

0
1495
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle