12 NİSAN, PERŞEMBE, 2018

Kendinden Kaçarken Kendine Çarpmak

Yönetmen Joachim Trier’in son filmi, Norveç'in Oscar adayı seçilen Thelma, uluslararası prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı. Reprise, Oslo 31 August ve Louder Than Bombs filmleriyle tanıdığımız yönetmenin ilk olarak Filmekimi’nde bizlerle buluşan filmi şu sıralar vizyonda.

Kendinden Kaçarken Kendine Çarpmak

Joachim Trierin son filmi Thelma, bir kendini bulma hikâyesi. Kendinden kaçarken kendine dönme, kendi bedenini, arzularını, güçlerini ve hayatı keşfetme serüveni. Mistizm, dini baskılar, cinsellik, kadınlık, aile ortamı, baskılanan dürtüler, lezbiyenlik gibi temalar etrafında gezinen, fantastik ve gerilim türüyle kendini gösteren bir film.

Thelma belki de film boyunca gördüğümüz en etkileyici sahnelerden biriyle başlıyor. Ormanda karlar arasında yürüyen küçük bir kız ve babasının avlandıklarını düşünürken, babanın birden tüfeği arkası dönük küçük kızına doğrultması işlerin çok da sandığımız gibi ilerlemeyeceğinin sinyallerini veriyor. Daha ilk dakikalarda böyle nefes tutucu bir görüntüyle karşılaşmak, “acaba bu film nasıl devam edecek?” ve “nereye evrilecek?” sorularını aklımıza getiriyor, hatta bu sorular film sonuna dek yakamızı bırakmıyor. 

Hansel ve Gretel masalı edasıyla başlayan film, bu benzerlikten hareketle bir modern masal olarak okunabiliir. Olağanüstü güçleri olan bir kadın, çocukluktan beri anlamlandıramadığı ve ailesi tarafından yadsınan bu özel güçleri keşfedişi, güçlerinin hayatına kattığı olumlu ve olumsuz yanlarla yüzleşip mücadele edişi ve en sonunda her şeyi kabullenişi… Ötekilik, asosyallik, toplumla örtüşmeme temalarına sıklıkla değinen yönetmen Joachim Trier’in yine benzer oyuklara dokunuşu ana karakter Thelma’da vücut buluyor.

Yüksek dozda muhafazakâr Hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Thelma, üniversite eğitimi için ailesinden ayrılır. Hayatında ilk defa ailesinden ayrı kalan utangaç Thelma için her şey yoluna girmeye başlar ve üniversite ortamı, yeni arkadaşlar derken tüm bu deneyimler onu bunca yıllık yetiştirilişinde denemediği pek çok şey ile de yüzyüze getirir. Hiç içki içmemişken içkiyle tanışır, sigaraya başlar, daha henüz ilişki deneyimi bile yokken hemcinsine kabullenmek istemediği duygular hisseder, büyük bir aşkın ortasında bulur kendini ve arkadaş sohbetlerinde asla aklından geçirmeyeceği tanrı sorgulayışlarıyla karşılaşır. Tüm bu heyecanlı “ilk”lerin beraberinde korkunç suçluluk duygusu da çok geçmeden içini kemirmeye başlar.

Bu akış belli bir mantık kurgusunda devam ederken Thelma’nın kafa karıştıran epilepsi tarzı krizleri başlar. Fiziksel bir rahatsızlığı olduğunu sandığımız karakter uzun araştırmalar sonucu hiçbir fiziksel rahatsızlığa bağlanamayan bu krizleriyle boğuşmaya devam eder. Bu krizlerin fiziksel sebepleri olmadığını hissetmeye başlayan Thelma tek tuhaf özelliğinin bu krizler olmadığını da çok geçmeden anlar. Bir şeyi çok istediğinde o şeyin olması gibi bir özelliği olan ana karakterimiz kafası çok karışmış bir hâldeyken, öldüğünü sandığı babaannesine araştırmaları sonucu ulaşması ve babaannesinin de benzer özellikleri olduğunu farketmesiyle dev bir düğümün ortasında bulur kendisini. Güçlü duygularını bastırmaya çalıştıkça “yok etme” yeteneğinin ortaya çıktığını görür, tıpkı babaannesinin kocasının kayıplara karışması gibi geçirdiği bir kriz sonucu Thelma’nın aşkı Anja (Kaya Wilkins) da yok olur. Ta ki Thelma özgürlüğüne kavuşup tüm baskılardan arınana kadar.

Yorgos Lantimos’un son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü’ndeki mistik tat Thelma’da da kendini gösteriyor. Mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıp durdukça daha da mistisizme batıyoruz. Bu krizler epilepsi de olabilir, sebepleri mutlaka psikolojiktir, her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır derken “özel gücün” babaanneden genetik olarak geçtiğini öğrenmek her şeyi yerle bir ediyor. Psikolojik gerilim gidişatında karşılaşılan bu fantastik ve mistik ögeler izleyiciyi akıştan koparma ihtimali yüksek oyunlarken Trier bu kopuşa çok fırsat vermemiş. Dozunda ve yerinde kullanılan bu ögeler öyle bir balanstaki “bu film tamamen fantastik ögelerle dolu” dememizi de engelliyor. Bu uyumu şüphesiz ki filmin eşsiz görselliği de büyük oranda etkiliyor.

Genetik özel güçler ve bu özel güçlerle baş etme döneminde, Thelma’nın doktor babası, yani özel güçlerin bir diğer sahibi olan babaannenin oğlundan da bahsetmek gerek. Zira kendisi bu özel güçlerin bastırılışında büyük etkisi olan, oldukça önemli bir figür. Güçlü bir Hıristiyan olan Trond (Henrik Rafaelsen) hem annesi hem de kızında ortaya çıkan özel güçleri kendi çabasıyla dizginlemeye, dini baskılar uygulamaya ve ağır sakinleştirici ilaçlarla onları etkisiz hâle getirmeye çalışır. Öyle ki bu güçlü ilaçlar annesini bir hastanede neredeyse bitkisel hayata sokar, kızının ise beynini uyuşturur. Ailesinden uzaklaştığında tüm bu ilaçlardan da uzaklaşan Thelma anlamlandıramadığı güçleriyle de tekrar yüzleşir. 

Tuhaf güçlerin Thelma’da etkisini ilk gösterdiği zamanlar çocukluk yıllarına dayanır. Yeni doğan kardeşini kıskanan Thelma, onu zihnindeki dürtülerle ve bilinçsizce buz tutmuş bir gölün altına ışınlar. Bu üzücü ölüm aile için büyük bir kırılma noktası olur ve film boyunca sakat olarak izlediğimiz anne karakterinin (Ellen Dorrit Petersen) kendini köprüden atmasına, babanın ise bu tuhaf güçleriyle nasıl başedeceğini bilmediği kızını öldürmeyi düşünmesine bile sebep olur. Tüm bu kaosun ardından babanın bulduğu çözüm ağır sakinleştiriciler olurken anne de bu suçun gizli ortağıdır.

Nasıl kullanacağını ve ne işe yaradığını tam olarak bilemediği doğaüstü güçleriyle çaresiz düşen ve hatta büyük aşkının da ortadan kabolmasına neden olan Thelma eve dönme kararı alır. Onun bu bitmiş hâli karşısında babanın ilk çözümü tabii ki sakinleştirici ilaçlara geri dönmek olur. En yapmaması gereken şey olan eve dönüşü, ailesine güvendiği için doğal olarak tercih eden Thelma, babası tarafından yoğun bir ilaç ile tedavi ve günah çıkarma süreçlerine sokulur. Tanıdık gelen cadılık hikâyelerine de referansta bulunan film Thelma’nın nihayet kendi yolunu seçmesiyle seyrini değiştirir. Kendini bildi bileli baskı altında olan Thelma bu defa iradesiyle özgürlüğü seçer. Babasının baskılarına, annesinin suskunluğuna boyun eğmekten vazgeçer. Bu seçim sonucu babasından bunca yılın hesabını sorar ve bu hesaplaşmayı tabii ki birçok şeyi gerçekleştirdiği zihninde yapar. 

Hollywood klişelerinden uzak bir film olarak değerlendirebileceğimiz Thelma, en başından son sahnesine dek pek çok tabuya değiniyor. Mistizm, dini baskılar, cinsellik, kadınlık, aile ortamı, baskılanan dürtüler, lezbiyenlik gibi temaları merkezine alan filmin bir diğer dikkat çeken özelliği ise sembolik dili. Metaforlarla dolu akış; günahı simgeleyen yılan, cadılık ve özgürlüğe referans veren kuzgun gibi ögeleri gediğe oturtuyor. Görsel dili, sahne geçişleri, çekim teknikleri, ses efektleri ve müzikleriyle konusunun yanı sıra takdire değer işçiliğiyle dikkat çeken bir film Thelma. Gerilim, fantastik ve dram türlerinde karşımıza çıkan, görsel gücü sebebiyle de sinemada izlenmesi gereken bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=xtKvfn7Rimk

0
1610
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle