08 TEMMUZ, PAZARTESİ, 2019

İnat, Israr, Birbirini Kaybetmeme Çabası: Mozaik

1980 ve 90’ların kült grubu Mozaik, 35 yıl sonra aynı kadroyla yeniden bir araya geldi. En son 2014 yılında çıkardıkları 6 CD’lik “MOZAİK Külliyat 1983-1995” seti ile kendilerinden bahsettiren grup, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği 26. İstanbul Caz Festivali kapsamında sahne alacak. Konser öncesi Mozaik grubu ile geçmişe ve bugüne dair uzun uzun sohbet ettik.

İnat, Israr, Birbirini Kaybetmeme Çabası: Mozaik

Deneysellikten yana bir tavır takınan Mozaik grubu üyeleri, 1987 yılına kadar her konserini farklı bir tema etrafında tasarlamış ve konser öncesi seyirciye o konserin repertuvar ruhunu yansıtan program dergileri dağıtmışlar. Ayşe Tütüncü, Saruhan Erim, Mehmet Taygun, Timuçin Gürer, Serdar Ateşer, Mehmet Tütüncü, Yağız Üresin, Ezel Akay, Gökçe Gürçay’ın bir arada bulunduğu Mozaik grubuna 17 Temmuz Çarşamba günü Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde Erkan Oğur ve Ceylan Ertem eşlik edecek. “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” konserinin şarkılarını sevenleriyle bir araya gelerek yeniden seslendirecek olan grupla bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlk olarak tekrar bir araya geliş sürecinizle başlamak istiyorum. Nasıl geliştiğinden bahsedebilir misiniz? Yeniden bir araya gelmeye nasıl karar verdiniz?

Timuçin Gürer: 2 yılı aşan yoğun bir çalışma sonucu 2014 yazında “MOZAİK Külliyat 1983-1995” adlı 6 CD’lik seti çıkarmayı başarmıştık, ADA Müzik’in de değerli destekleriyle. Lakin onu takiben çeşitli nedenlerden dolayı bir araya gelip çalamamıştık; içimizde kalmıştı. Bu arada, son 5-6 yıl öyle şeyler oldu ki, kendi zamanımızı yaratmak, “zamanı aralamak”, akıl sağlığımızı korumak için önce kendi alanımızı korumak, arkadaşlarımızla dayanışmak şart oldu sanırım. Bu ve benzeri düşüncelerle Ayşe’ye gittim ve “Haydi” dedim, 2017 sonbaharında. O da “Tamam” deyince yavaş yavaş diğer arkadaşlarımızın kapısını çaldık, bu teklifimiz “tınladı” zaar, Mart 2018’de provalara başladık, Ekim 2018’de “BurAda Müzik Var” Festivali’nde ve Ocak 2019’da Bursa’da çaldık. İşte böyle oldu kısaca.

Grup içinde de birçok değişiklik olduğuna eminim. Sizin için 35 yılda neler değişti?

Timuçin G. : Grubun 3 elemanı aynı zamanda ELİAR Elektronik  şirketi ortaklarından: Mehmet “Kuzu” Taygun, Saruhan Erim ve bendeniz.. Şirket 1984 yılından beri faaliyette (yani Mozaik’ten sadece 1 yaş genç) ve hâlâ provalarımızı orada yapıyoruz. Ayşe Tütüncü, Saruhan ve ben Mozaik sonrası da epey bir süre Ayşe Tütüncü Piyano Perküsyon Grubu’nda birlikte müzik yapmaya devam ettik. Hatta bu yılki konserlerde bize davul çalan Gökçe Gürçay arkadaşımız da o grupta yer aldı. Bu arada, Gökçe ile bizim “KeKeÇa-Kendin Kendini Çal” diye bir Beden Müziği/Beden Perküsyonu topluluğumuz var ve Mozaik’ten Sumru Ağıryürüyen de bir uluslararası festivalde ekibimize dahil oldu. Bülent 95’te, Mozaik sonrası, “Bülent Somay Bandosu” diye bir grup kurmuştu, Ayşe de gruptaydı, ben de zaman zaman grupta çaldım, söyledim. Demem o ki, fiziksel olarak çok şey değişmiş olabilir her birimizde ve çevremizde ve ülkede ama değişmeyen bir şeyler de var sanırım; inat, ısrar, birbirini kaybetmeme çabası gibi.

Ayşe Tütüncü: Evet, Mozaik bittiği ilk anda iki grup doğdu bizlerden, ikisine de yeni insanlar da katıldı. Böylece bir yandan Mozaik’ten bazılarımız bir arada kalmış bir yandan da farklı iki şemsiye altında, eklenen farklı insanlarla da çalışarak değişmeye başlamış olduk. Zaman ilerledikçe benim başka başka gruplarım oldu, Timuçin KeKeÇa’sını anlattı zaten.

Saruhan Erim: Mozaik bittikten çok kısa bir süre sonra Ayşe’nin çağrısıyla Timuçin ve ben, daha sonraları “Ayşe Tütüncü Piyano Perküsyon Grubu” adını alacak olan grubun çekirdeğine katıldık. Zaman içinde çeşitli katılım ve ayrılmalarla değişip gelişen grup, Türkiye’de ve Avrupa’da birçok caz festivalinde 15 yıldan fazla izlenmesi keyifli performanslara imza attı. Bu yıllara iki CD albüm de sıkıştırmayı becerdik. Ben klasik gitar ve bas gitarı uzunca bir süre bırakarak, irili ufaklı onlarca vurmalı enstrüman çalan bir perküsyonist oldum. Birlikte seslerin, ritimlerin, doğaçlamanın, kısacası cazın sonsuzluklarına daldık gittik... Çok keyifli, uzun bir yolculuktu.

​İki yıl önce Mozaik olarak tekrar buluştuğumuzda, ilerleyen yaşımla birlikte gitarı ve bası adeta “yeniden” öğrenmem gerektiğini itiraf edeyim. Neyse ki istidadım varmış, eskilerin tabiriyle...  :)

Bir araya geldikten sonra biri İstanbul’da diğeri Bursa’da iki konser verdiniz diye biliyorum. Buradan yola çıkarak 35 yıl önceki müzik dinleyicisi ile günümüzdeki dinleyici arasında ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz, bu farklılıkları siz nasıl açıklarsınız?

Timuçin G.: Ben çok büyük bir fark görmedim doğrusu…

Ayşe T.: Ben 2000 başlarında 80’li yıllardan eski konser kayıtlarını dinlediğimde şaşırarak fark etmiştim ki seyirci alkışının başka türlü bir sesi varmış, çok yoğun, hararetli, çok heyecanlı bir alkış türü. Bu o yılların koşullarıyla ilgili, çok zor koşullarda bir konser oluyor, bin tane de olmuyor zaten, o yüzden çok acıkmış birinin yemeğe bakışı gibi sanki insanların konserlere bakışı o zaman. Sonra toplumsal koşullar değişiyor, konserler-sanat faaliyetleri artıyor, serbestleşme başlıyor, bunun “alkış sesi”ne yansıması değişiyor. Ama sevinerek söyleyebilirim ki 4 Ekim İstanbul ve 25 Ocak Bursa konserlerimizde eski alkış sesini andıran bir hava vardı. :)

Saruhan E.: Galiba bizim dinleyici kitlemiz, eski olsun, yeni olsun, müziğin bugünkü “tüketim metası” hâlinden hoşlanmayan, sanki daha bir “has” müzik dinleyicisi. Endüstrinin istediği gibi “müzik tüketicisi” değil yani. Hâl böyle olunca da “eski” ve “yeni” dinleyici arasında pek bir fark olmuyor. Dinleyici, aslında müzik var olduğundan beri onu dinleyegelen aynı dinleyici. Severek, keyfine vararak, anlayarak, paylaşarak konseri izleyen, çoşkuyla kutlayan bir kitle... Keşke her müzisyene nasip olsa...

Son konserinizi 1992 yılında vermiştiniz ve bundan uzun bir zaman sonra dinleyicinizle yeniden buluştunuz. Bu buluşmanın sizde uyandırdığı hislerden konuşalım mı? Bu kadar uzun zamandan sonra sahnede olmak nasıldı?

Timuçin G.: Çok tuhaftı! Tam da kendinizle baş başa kalmaktan kurtulduğunuz, bir akoru birlikte tınlattığınız, bir parçayı birlikte yavaş yavaş “ayağa kaldırdığınız” bir anda; yani bir bakıma yaşam dürtünüzün tepe yaptığı bir zamanda, “şimdi şuracıkta ölüversem” diye düşünmek! (bir başka dürtü hep tetikte anlaşılan) :)

Ayşe T.: Beklediğimden farklı bir histi. Yıllar sonrasında sahnede olacağımız ilk anı önceden hayal ettiğimde uzayda seyreden çok büyük, sihirli ve renkli ışıklı bir balonun içinde olmak gibi hayaller gelmişti gözümün önüne. Sahneye çıktık, ilk sözü ben aldım, “Merhaba işte nihayet burada, sizlerleyiz” türünde bir şeyler dedim ve o anda boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim hafifçe yaşarmaya başladı, ben içimden “Eyvah, böyle devam edersem sonunu çıkaramayacağım” diye düşünüp kendime “Kendine gel!” emrini verdim, boğazımdaki yumruyu ve gözümdeki yaşları kovaladım, sonrası normal oldu. Sanırım o balonu da biraz öteye kovalamış oldum…

Saruhan E.: Aslında ben, Ayşe, Timuçin ve Gökçe yakın zamana kadar başka birlikteliklerle seyirci önünde olmaya devam ediyorduk. Yani, “yıllar sonra seyirci önüne çıkmak” gibi bir kaygımız pek yoktu. Ama Mozaik konserinden önce, “Acaba 25 yıl önceki enerjiyi tekrar yaratabilir miyiz?” diye bir kaygım olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Moda Kayıkhane’deki ilk “buluşma” konserimize gelen seyircimiz de aynen bizim gibi düşünüyormuş sonradan anladığım kadarıyla. İlk parçanın bitişinden sonra, sanki yıllar önce kaldığımız yerden devam ediyor gibiydik topluca. Seyirciyle beraber mutluluktan uçuyorduk adeta.   

Albümlerinizi kaset olarak yayımlandığı yıllardan sonra 2014 yılında Külliyat’la birlikte müziğinizi dijital ortama aktararak bir araya topladınız. Dijital ortama taşımak bir bakıma günümüzde kolaylıkla müzik dinleyebileceğimiz dijital müzik platformlarını akıllara getiriyor. Başarının sayılara indirgendiği günümüzde Spotify, Youtube vb. platformlarda müziklerinizi paylaşmak hakkında neler düşünüyorsunuz?

Timuçin G.: Ben bu sorunun içinden çıkamam sanırım! “Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak” inanın karar veremedim hâlâ. :)

Ayşe T.: Dijital olmayan eski müzik dinleme şekli ile en önemli iki fark bence şu: Birincisi sanırım şimdi çoğu kişi müziği iyi hoparlörlerden dinlemediği için, hatta hoparlörsüz dinlediği için öncelikle müziğin baslarını büyük ölçüde duyamıyor, sonra yeterince detayları, incelikleri ve stereo olarak sağdaki soldaki farklı tınıları o şekliyle duyamıyor. Yani sizin tasarladığınız ve aslında duyulsun diye özenle kaydettiğiniz, yerleştirdiğiniz şeylerin yarısı belki dinleniyor, belki dinlenmiyor. Hoparlörsüz olunsa bile hiç değilse kulaklık takılsa o da bir şey, ama kulaklıkların da her türlüsü çok hacimli ve iyi bir ses vermiyor, aynı tehlikeler cılız bir kulaklıkta da var ne yazık ki. Kısacası dünyadaki yaşama hızının artmasıyla da birlikte korkarım ki yalapşap bir dinleme kültürüne doğru kaydık, umarım başka gelişmeler olur da bu durum değişir. İkincisi eskiden albümlerin bütünlüğü vardı, diyelim ki dokuz parçalık bir albümde giriş parçası hangisi olsun diye, sonra ikincisi hangisi olsun, son parça hangisi olmalı diye iki üç hafta dener dener kafa patlatırdık, ama şimdi parçalar tek tek algılanıp tek tek dinleniyor ama neyse ki artık albüm bütünlüğüne dikkat ederek de yükleniyor bir süredir Spotify’a, Youtube’a. Zaten her durumda ben albüm bütünlüğünden hiç vazgeçmedim, çünkü hikâye anlatmayı çok seviyorum ve bir albüm bütünlüğü bunun için harika bir olanak.

Gökçe Gürçay: Mozaik’in ilk orijinal kadrosunda olmayan tek kişi benim. Ben de Mozaik’i kaset dinleyen son jenerasyon olarak kasetten dinlerdim. Mozaik grubunun CD’ye geçişi ucundan kaçırdığını düşünüyorum. Bu bakımdan 6 CD’lik “Külliyat” önemli ama gecikmiş bir adım. Albüm dinleme mecraları internet aracılığıyla çoğaldığından beri müzikler ve dinleme zevkleri de inter-janr, inter-kategori bir hâl aldı. Mozaik’in kendi doğal füzyonunun hitap ettiği yeni dinleyicilere ulaşabileceğine dair bir inancım var. Bu yüzden “Yeni Başlayanlar için Mozaik” diye bir bilgi-playlist yazı dizisi icat ettim. Tam da bahsi geçen Youtube ve Spotify listeleri olarak. Müzik dinleme platformunuzun büyüteçli yerine “Mozaik” yazarak ulaşabilirsiniz. Ama hepsinden öte, müziği “kaydetmek ve sunmak” her çağda değişen teknolojilerin etkisinde kaldı ve o zamanda da sayılar ve tiraj, görece başarı ölçüsüydü. Yeni mecralarda da kaliteli müzik dinlemek isteyenler aradıklarını buluyorlar. Kalıcılığı zaman gösteriyor.

Saruhan E.: Geçenlerde radyoda dinlediğim bir söyleşide, program sunucusu, müzisyene “Son parçanızı internete yükleyeli 6 ay geçmiş, yeni parçalar yolda mı?” diye bir soru yöneltti. Müzisyen şöyle cevap verdi: “Evet, dinlenme ve indirilme sayıları düşüşte, ama henüz parçamızın yeterince tüketildiği düşüncesinde değilim, biraz bekleyeceğiz.” İşte sanatın, özellikle de müziğin yeni hâli bu ne yazık ki, “dayanıksız tüketim ürünü” Kolayca al, kullan, bitince at… Oysa müzik, seslere, tınılara, sözlere aşık olanlar tarafından üretilir. Mutlaka söylenmesi, başkalarına iletilmesi gereken dizeler, deyişler taşır. Dinleyenler de bunlardan etkilenir, bir duygu rezonansı oluşur, onlar da çalan şeye aşık olurlar. Bu aşk, öyle saman alevi gibi bitiveren bir şey değildir, tüketilip atılması, yerine yenisinin alınması düşünülemez. Tıpkı gerçek aşk gibi, bazen on yıllar alır bir müzik parçasına olan aşkın dinelmesi, bazen de o melodiler, sözler her seferinde yüreğine işler insanın. Evet, kolay erişim ve tanıtım açısından günümüz platformları önemli, ama müziğin “tüketiliş” biçimini saptamaları açısından pek masum bulmuyorum onları. 

Yaşadığı sıkıntılarda kitaplara ve müziğe sığınan biri olarak internet sitenizde yer alan “Hakkımızda” bölümünde yazdığınız şu cümle dikkatimi çekti. “12 Eylül döneminin galiba tek kazanımı, bunaltının üstesinden gelmek için sarıldığımız yüzlerce kitap ve bir o kadar müziktir. Yapacak başka bir şey yoktu. Sahiden alternatifsizdik.” Sanırım zaman geçse, olaylar değişse de bu kaçış pek değişmeyecek. Mozaik grubunu ortaya çıkaran bu iklimi günümüzde de hissediyor musunuz?

Timuçin G. : Bu soruyu, o cümleyi Külliyat albümümüzün giriş yazısını yazan Erdir Zat’a sormanız gerek öncelikle J Ama parantez içinde itiraf edeyim: Evet hissediyorum, belki daha da çok! Çünkü o zaman daha lokaldi sanki “bunaltı”. Şimdi her yere yayıldı ve herkesin kılcal damarlarına işledi.

Ayşe T.: Ben de bir yandan daha beterini hissediyorum, ama bir yandan da artık çok daha fazla dayanışma ihtimalini, haberini görüp yaşadığım zamanlarda eskisinden epey daha iyi hissediyorum.

Saruhan E.: Hissediyorum tabii. Hatta bazen daha çaresizce. O zamanlar “hakim olana” muhalefetimizi, zor ve tehlikeli de olsa bir yolunu bulup ortaya koyabiliyorduk. Bazen daha lokal, daha dar çerçevede, bazen de yarım senede inatla, dirayetle, zar zor izin çıkartılabilen büyük açık hava konserlerinde. Bugün ilk bakışta da bu açılardan çok daha şanslı bir ortam olduğu zannedilse de, “hakim olana” muhalif olmak en az eskisi kadar tehlikeli. Akşam evinizin odasında internete düştüğünüz bir mesaj yüzünden başınıza gelmedik şey kalmayabilir. Sadece beyan ettiğiniz barışçıl bir fikir yüzünden yıllarca kovuşturmaya uğrayabilirsiniz. Galiba burada kilit kelimeler, “kolektif” olmak ve “yaratıcı” olmak. Eh, tabii ki de akıllı olmak...    

Şarkılarınızın isimleri ve sözleri de oldukça dikkat çekici. 80’leri okuduklarından, dinlediklerinden ve izlediklerinden izlemiş biri olarak müziğinizde 80’lerin etkisini derinden hissediyorum. Bindokuzyüzseksenbir, Sappho ile Konuşma en çok dikkatimi çekenler oldu. Şarkıların isimleri ve sözleri yazılma hikâyelerinden bahsedebilir miyiz? Nasıl ortaya çıktı?

Timuçin G. : Bu çok uzun bir soru, bütün şarkılarımızınkini sormuyorsunuz herhalde? “Sappho ile Konuşma” geçiyor, ben onun sözlerini yazan Meltem Ahıska’nın ağzından hikâyesini aktarayım: “80’li yıllarda bol bol şiir çevirisi okuyordum, çeviri meselesi kafamı çok meşgul ediyordu. Bir yandan sevdiğim çeşitli şiirleri yayımlama gayesi olmadan Türkçeye çevirmeye çalışıyordum, bir yandan da kendim bir şeyler yazıyordum.  Bu arada karşıma Cevat Çapan’ın Sappho çevirisi çıktı, çok uzak bir dünyanın sesi gibiydi, ilişkilenmek kolay değildi ama çok etkileyiciydi. Askeri darbenin getirdiği o derinlemesine tahribat ortamında, seslerimizin bizden zorla kopartıldığı korkunç bir dünyada yaşamaya mahkum edilmişken, Sappho’nun yüzyıllar öncesinden gelen şiirlerinde, doğayla kurulan bambaşka bir ilişkililik hâli, var olan tanımlarımızın ötesinde vücut bulan bir aşk vardı. Bu dünyanın lirik imgeleri uzak da olsa bugüne bir ses gönderiyordu. Bu sese kendi dünyamdan bir karşılık verme isteğinin sonucuydu herhalde “Sappho ile Konuşma.” Çapan’ın çeviri kitabından bazı satırları alıp onları kendi cümlelerimle yan yana getirmeye çalıştım. Bu konuşma benim için yaşadığımız baskıcı “zamanı aralamanın”, başka bir zaman yaratabilmenin umuduydu, diye düşünüyorum. Ama kaybolmuş lirik bir dünyanın ihtimallerinden beslendiği kadar, içinden kolayca sıyrılamadığım zamanın çığlıklarını da taşıyordu. Sonuçta çok güzel bir şekilde şarkılaştığında, dinginlik, umut ihtimali ve çığlık, geçmiş ile şimdiki zaman, benim yazarken düşünemediğim bir şekilde yepyeni bir sese kavuştu.”

Ayşe T.: “Yasaksız kediler gezer sokaklarda-(Bindokuzyüzseksenbir)” Tam da böyleydi o yıllarda ve ülkenin güneydoğusundaki bölgelerde sonraki bir sürü yılda da…

Saruhan E. : Bindokuzyüzseksenbir’in her satırı bana hâlâ o yılların seslerini, kokularını hatırlatır. Boş sokakta tenekeler devrilir, gözler kapıya döner, susulur. Nefes bile almadan! Kim bilir kaç yüzlerce, binlerce kişi, kaç aylar yıllar boyu bu korkuyla yaşamıştır. Ya kapı aniden yumruklanır, inzibat evin gencini yaka paça götürür, kendisinden bir daha haber alınamazsa? Bunca yıl sonra anlatıldığında bir korku filmi sahnesi zannedilse de, Mozaik’in ortaya çıktığı yıllar tam da böyleydi maalesef. 

Bu bir araya gelişten sonra konserlere uzun süre devam edecekmişsiniz gibi hissediyorum. :) Peki yeni bir albüm gelir mi?

Ayşe T.: Şimdilik bilemiyoruz…

Saruhan E.: Albüm deyince işin içine yapımcı-finansman-sponsor-yayın platformları filan gibi, bence aslında müziğin yaradılış aşamasıyla pek yakın ilgisi olmayan parametreler giriyor. Orada kaygılar farklı. Belki klasik kaçacak ama, biz “pop” olmak, meşhur olup çok kazanmak, bir milyon “like” almak filan gibi kaygılarla müzik yapmıyoruz. Müzikle, seslerle, sözlerle, ritimlerle oynaşmayı, bunu birbirimizle yapmayı da çok seviyoruz. Eh, tabii ki söyleyecek bir takım sözlerimiz, olaylar karşısında da bir duruşumuz var. Ortaya çıkanları da merak eden insanlara sunmaktan pek haz alıyoruz. “Şahane” bir yapımcı da bu hazları bizimle paylaşmak isterse, pek itirazımız olmaz hani...

Lakin, galiba bizim için yakın öncelik, 30 küsur senedir seslendirilmemiş diğer parçalarımızı da tekrar canlandırmak, sahnelerde seyirciyle buluşturmak. Merak etmeyin, bu arada yeni şeylerle “oynaşmalarımız” durmuyor tabii ki...

Timuçin G.: “Biz Bunu Bir Değerlendirelim, En Kısa Zamanda Size Geri Dönelim” 

0
4301
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle