31 MAYIS, CUMA, 2019

İmajların Sahnede Cesurca Şiire Dönüşen Gösterisi

Oyun yazarı ve yönetmeni İrem Aydın, Yerden Yukarı Bulutların Altında oyununun ardından geçtiğimiz günlerde prömiyerini gerçekleştirdiği Golem ile tiyatro yolculuğunu sürdürüyor. İrem Aydın ile yeni oyununu ve kendi dünyasından süzülen yenilikçi tiyatro anlayışını konuştuk.

İmajların Sahnede Cesurca Şiire Dönüşen Gösterisi

Sahne üzerinde yapılabileceklerin sadece basit nesneler kullanılarak yeniden yorumlandığı bir performans düşünün. Tiyatronun olanakları dahilinde trajediyi dijital üzerinden yorumlayan imajları bozarak, değiştirerek izleyenlere; çağın, modernizmin, ilkel dürtülerin, arzuların görsel metaforunu sunan bir performans üstelik. Bunu yaparken görsel imgelerin üstüne sözler denk düşüyor ve ortaya bir nevi bir şiir gösterimi çıkıyor.

İrem Aydın, bilinen tiyatro kalıplarını dozu giderek artan bir aksiyona dönüştürerek zorluyor.   İlkel duygulardan yola çıkarak hazırladığı mizansenleri yerli izleyicinin pek de alışkın olmadığı bir biçimde efektlere dönüştürüyor. Aksiyon yükselirken “gerçek hayatın, kurgunun içine sızması”ndan yola çıkıyor ve şiiri sahne üzerinde nasıl görsel hâle dönüştürebileceği üzerine seyirciyle beraber toplu bir keşif sunuyor.

İmajlar, nesneler sahne üzerinde bozulup ya da başka bir şeye dönüşürken kimi zaman erotik kimi zaman hiddetli görsel bir şova evriliyor.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Tiyatro ile ilgili olan maceranız nasıl başladı? 

İstanbul Üniversitesi’nde İspanyol Dili ve Edebiyatı okudum. O dönemde Galataperform’da asistanlığa başladım. Orada “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesi vardı. Avrupa’dan çağdaş yazarların metinlerinin oyun okumasıyla birlikte atölyeler yapılan bir proje. Oraya bilinen bir İspanyol yazar olan Juan Mayorga gelmişti. Onun atölyesine katılmıştım. Üniversite bittikten sonra yüksek lisans için İspanya’ya gitmeyi düşünüyordum. Mayorga’nın Madrid’te “Tiyatro Yaratımı” diye bir bölüm açtığını öğrenince ona başvurdum. Bir yılı orada geçirdim. Döndükten sonra da yine Juan Mayorga’nın bir oyununu Entropi Sahne sahneliyordu. Burada oyunun çevirmeni Canan Şahin aracılığıyla Yurdaer Okur ile tanıştım. O esnada onlar da yönetici birini arıyorlardı. Bu şekilde dahil oldum. Sonra Entropi Stüdyo diye bir oluşuma gittik. Burada kendi oyunlarımızı çıkaralım, yazalım ve oynayalım istiyorduk. Yerden Yukarı Bulutların Altında’ya orada başladık. O zaman Dilşad Budak Sarıoğlu ile tanışmıştım. Onun otobiyografik romanını okumuştum. Bunu sahneye uyarlayalım dedim. Böylelikle Türkland doğdu, Yerden Yukarı’yı da yapıyorduk. İki oyun sahnelenmiş oldu ve ondan sonra da iki sezondur devam ediyor. Bu aralıkta Makedonya ve Almanya’dan ekiplerle iki ayrı uluslararası projemiz de oldu. Geçtiğimiz hafta da Golem’in prömiyerini yaptık. 

Tiyatro metinleri dışında başka türde bir şeyler yazıyor muydunuz? 

Ben hep şiir yazıyordum daha doğrusu yazmaya çalışıyordum. O sebepten yazdığım düz metinler hep şiirsel oluyor. 

İlk oyununuz Yerden Yukarı Bulutların Altında, ikincisi ise henüz prömiyerini gerçekleştirdiğiniz Golem. İki oyun da sahnenin kullanım işlevi, koreografik unsurlar bakımından birbirine benzer nitelikler taşıyor. Metni tiyatral bir disipline çevirirken ve oyuncuları hazırlarken nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?

Oyuncular seçiminde daha çok nereden baktığımızla ilgileniyorum. Aynı yerden bakıyorsak o şekilde de sahne üstünde gelişiyor. Bir arkadaşım “Sen ruhu yaralı oyuncuları seviyorsun” demişti. Kırılganlık ve duyarlılığı yakaladığımız noktada, sahne üstüne geçince de birtakım doğaçlamalar yaparak benzer korkular ve ortak bakış iyice ortaya çıkıyor. Mizansenler oluşurken de ilkel duyguyu ortaya çıkarıyoruz. Üzerine metin yazarak sahneler gelişiyor. O duyguyu en iyi besleyecek, çıkan aksiyonu en iyi kalkındıracak olan birtakım efektlere dönüşüyor aslında. Metinle, ışıkla, sesle birlikte.  Asıl olan oradaki aksiyon. Sahnede ne olduğu çok ilkel bir yerden çıkıyor. 

Yaratmaya çalıştığınız şey buradaki yerli izleyicinin pek alışık olmadığı radikal bir tür. Bunu tanımlarken tür olarak nasıl isimlendirirsiniz?

Aslında performans demeyi tercih ederim. Tabii burada belirli bir mekân, belirli bir süre ve birtakım kurallar var. Burada bir oyun disiplini olduğunu görüyoruz. Fakat onun üzerine kurgulanmış karakterler yok, verili durumlar yok. Bir kere metinden yola çıkan bir aksiyon yok. Aslında oyuncuların kendinden çıkan durumlar var. Dolayısıyla alıştığımız tiyatrodan ayrılıyor. 

Bunu yaparken ilham aldığınız isimler var mı?

Angelica Liddell’i çok seviyorum. Fransa’da yaşayan İspanyol bir yönetmen. Onun yaptığına da performans diyebiliriz. Benzerlikler olabilir ama öykünme bile diyemem. O “gerçek hayatın kurgunun içine sızması” diye bir şeyin altını çiziyor. Onun izlediği yol çok daha cesur ve radikal. Bileklerini kestiği performanslar var örneğin. Oradaki bedensel acıyı gerçek hayatın sahnenin içine sızması olarak tanımlıyor. Korkunçluğun güzelliğinden ve aslında şiiri göstermekten bahsediyor. Şiir, sahne üstünde nasıl vücut bulabilir? Aslında benim arayışım da o yönde. Şiiri nasıl görsel hâle getirebiliriz? Buradan yola çıkıyorum.

Bunun yerli bir örneğine hiç denk geldiniz mi?

Performans işleri üreten Biriken var Melis Tezkan ve Okan Urun mesela. Seneler önce onlara da asistanlık yapmıştım. Ba Tiyatro’dan Ferdi Çetin ve Yusuf Demirkol’un yaptıkları da yenilikçi işler hep. 

Golem’de tek bir enstrümanı kullanarak bütün hikâyeyi örmek gibi bir işe girişiyorsunuz. Görsellik açısından da yaratıcı bir buluş. Bilinen tiyatro kalıplarını giderek artan bir aksiyona dönüştürerek zorluyor. İzleyiciden nasıl reaksiyonlar aldınız?

Tek bir prömiyerimiz oldu. En çok hoşuma giden ve hedeflediğimiz şey imgelerin insanlara çarparak unutulmamasıydı. Onu duyduğumda çok sevindim. Farklı insanlardan benzer tepkiyi aldım. Finalde oyuncunun yüzü ertesi gün hep gözümün önüne geldi diyenler oldu ya da “orası şöyle miydi böyle miydi” gibi kendi arasında tartışmış insanlar. Aslında oradaki amaç da yoruma açık olması. Güzel olan da o. Bir sürü farklı yorum geldi ama hiçbirine yanlış diyemem. Herkes kendi algısı üzerinden çok güzel kurmuş. Sahnede bir anda beliren imgenin onlara dokunması ve sonradan akılda kalıcı olması sevindirici. Nasıl ki gerçek hayat sahneye sızıyorsa sahnede olanın da gerçek hayata sızdığını görüyoruz.

Bu imgelerin arasına ise sizin sesinizi duyduğumuz tiratlar giriyor. Dinleyene ilk etapta çok da manalı gelmeyecek, birbiriyle teyellenen bilinç akışı sözcükleri gibi. Bu cümleler kimi zaman sahnede iddialı sayılabilecek erotik soslu görsellerin üzerine düşüyor. Sözel bir ifadenin yanında bütün imajları, nesneleri bozan ya da başka bir şeye dönüştüren, basit bir tuvalet kağıdını bile metaforize edebilen bir şov sunuyor. Sözcüklerle görseller arasında nasıl bir dengelenme var?

Aslında şundan çok etkileniyorum: Trajediyi dijitalizm üzerinden algılamak. Örneğin, tragedyalarda haberci vardır; yaşanmış bir olayı yani aksiyonu sahnede sözlü olarak aktarır. Bizim çağımızda ise bir kulüpte ya da gece eğlencesinde olduğumuzda bile birden sosyal medyadan bir patlama haberi gelebiliyor. Bir bakıyoruz bir yerlerde bir çatışma çıkmış, bir yerlerde bir bot devrilmiş ve ölümler olmuş. O ölüm haberini bir taraftan o yüzeysel çağın dijitalizmi içinde, birçok farklı kimlikler, personalar ve bilgi yığını içinde yüzerken boğularak öğreniyoruz.  O arada çarpan bir haber senin gündelik ritmini bozan bir şey. Birinin öpücüklü fotoğrafının altında birilerinin ölüm haberi. Oradaki bulantıyı, imaj yığınıyla birlikte kirliliği dökmek aslında. Bilinçaltımızın da kirliliği bu. Sahne üstünde yaptığımız işte bunu kusmak gibi aslında.  Tabii en temiz hâliyle. Onun için erotik bir şey gibi geliyor, bir kulüpte dans eder gibi başlıyoruz, tam o sırada ölümleri hatırlıyoruz. Bunların sürekli beynimizin içinde çarpışması gibi. Golem’deki heykel sahnesinde olduğu gibi. Aslında oradaki kolektif bilinçaltımızdaki kirliliğin sızması. Bizim pek çok platformdan maruz kaldığımız şeyler. Tabii bir de hız ve yetişememe hâli. Oradan gelen kusma isteği. 

O tiratlar o esnada akıldan geçen bütün her şeyi seyirciye söyleyip o anda hissettirmek gibi geçiyor öyleyse…

Bilinç akışı şiirden gelen bir şey. Çok seviyor olmamdan kaynaklı. Sevdiğim yazarlar da öyle. Virginia Woolf, Ingeborg Bachmann, Sylvia Plath, Gülten Akın çok sevdiğim isimler. En sevdiğim şiirlerden biri Lady Lazarus’tur. Defalarca okumuşumdur ve her okuyuşumda farklı bir anlam geçer. Aslında oyunları da şiir gibi düşünüyorum. Şiirde de tek bir anlam yoktur imgeler vardır ve her okuyuşunda çarpar insana. Metinler de şiirde kurulan ilişkideki gibi gelişiyor.

Yerden Yukarı Bulutların Altında’da sahnede olanı kayıt altına alıp aynı anda dijital bir şekilde izleyebildik. O anda izleyicinin konsantrasyonunu başka bir odaklanmaya çekip çift taraflı bir takibe dönüştürebildiniz. O sahnenin içerisine interaktif bir şekilde izleyiciyi de dahil etmeyi düşündüğünüz bir an oldu mu?

Aslında ben de bir seyirci gibi yani -ne hoşuma gider gözüyle- baktığım için sahne korkusu olan biri olarak interaktiflik beni geriyor. Oralara pek girmeyi istemiyorum. Oyun boyunca seyircinin zihnen uyanık olması, uyarılması, algısının, kimliğinin bölünmesi, kendinden bir şeyler hatırlaması ve yorumlaması benim için değerli olan. O yüzden hep yoruma açık sahneler. Seyirciyle olan daha zihinsel bir birliktelik. Sahne üstünde hep anlar yaratmak ve seyirciyi anda tutmak. İmgeler üzerine anlar yaratmak ve onu şiirsel bir dille kurmak aslında yapmayı istediğim. 

İki oyununuz da yeni çağa söylenmiş yeni bir tiyatro formu gibi. Her şeyin çok hızlı yaşanıp tüketildiği bir çağda tiyatronun diğer sanatsal formlara nazaran bu hıza nasıl eşlik edebileceği düşünülürse; ilerleyen zaman dilimiyle ilgili tiyatro formu olarak kurguladığınız bir hayal var mı? 

İki oyunda da apokaliptik unsurlar var. Her şeyin bitimi gibi. Bir taraftan da onun aslında gelmeyişi gibi. Orada da bir döngü var. Gerçekten tuhaf bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. O katılık yok artık. Modernizmin katılığı ve sınırları yok olmuş durumda. Kilden bir şeyin içinde yüzüyor gibiyiz, boşlukta asılı gibiyiz. Kaybolmuş durumdayız bir taraftan. Bu duyguyu hem çok seviyorum hem de çok korkuyorum. Her şey bölük pörçük. Korkularımız, kariyer hedeflerimiz, aşklarımız bölük pörçük. Paramparça bir hâlimiz var. Bence bu oyunlar o kaosun içinde nefes almak. Dinlenmek anlamında değil, bize ne olduğunu dinlemek anlamında. Bu karambolün içinde biz nerede duruyoruz bakışı elde edebilmek ama bunu seyirciyle birlikte bulmak. Çünkü hepimiz bu çağa aidiz ve çağdaş olmanın güzelliği de bu.  

0
4689
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle