04 ARALIK, SALI, 2018

Hiçlik ve Varlık Arasında Yuvarlanan Bir Topaç

Eric De Volder’in oyunundan sahneye uyarlanan Gece Sempozyumu, Mesut Arslan yönetmenliğinde Zorlu PSM’de izleyiciyle buluşuyor. Geçtiğimiz haftalarda prömiyerini yapan oyun sezon boyunca sahnelenecek. Alışılmadık bir sahne düzeni ve kurguyla karşılaşmak isteyenlerin kaçırmaması gerek.

Hiçlik ve Varlık Arasında Yuvarlanan Bir Topaç

Bir anne, üç oğlu ve görünürde olmayan bir babanın etrafında şekillenen Gece Sempozyumu, aile ortamından toplum sosyolojisine uzanıyor. Sıra dışı sahne tasarımı, oturma düzeni ve dev oyuncu kadrosuyla sürreal bir tiyatro deneyimine davet ediyor. Oyunun yönetmeni Mesut Arslan ile oyunun Belçika’da sahnelenen ilk versiyonu, Türkiye’deki hazırlık süreci, oyuncu seçimleri, sahne tasarımı ve daha pek çok şeyi konuştuk.

Eric De Volder’in oyunundan sahneye uyarlanan Gece Sempozyumu’nun yönetmenliğini üstleniyorsunuz. Oyunun Türkiye uyarlamasını ilk defa izledik ancak siz iki sene önce Belçika’da başladınız bu oyunu sergilemeye. Gece Sempozyumu ile yollarınız nasıl kesişti? Buradan başlamak istiyorum.

Bence en önemlisi tanışmak! Erik’le tanışmam Oda ve Adam oyununda oldu. Zaten ilk önce Oda ve Adam’ı yaptım. Ama 2017 yılında KVS’nin (Flaman Kraliyet Tiyatrosu) yönetmenlerinden biri olunca zaten kafamda olan Gece Sempozyumu’nu yapmaya karar verdim. Oyunu okuduğumda metnin sadece lineer bir hikâyeyi anlatmadığını ya da lineer hikâyenin içinde sirküler dokunmalar yarattığını fark ettim. Bu da sirküler alanlar yaratıyordu. Farkındalık en önemlisi. Anın içinde zamanı yakalamak! Düz mantığın içerisinde binlerce lineer soruların arasında sirküler soruları bulmak. Akıl ile duyguyu ayırmak değil. O bilimin işi. Biz homo sapienslerin işi ise tam ortasında durmak, dengede! Benim işim ise bunları anlatabilmek, hikâyeyi, felsefesini, mantığını ve hissini. Ve tiyatroyu, çünkü bence tiyatro bu. En eski sanat! Ve küçük bir anekdot; Eric, 20 yıl boyunca yazları Karaburun’da yaşamış ve orada dört oyun yazmış bunlardan ikisi Oda ve Adam ve Gece Sempozyumu.

Peki oyunun Türkçe uyarlaması fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu yılki Flaman seçkisi bünyesinde Gece Sempozyumu’nun Belçika’dan Flemenkçe versiyonunu getirmeyi düşünürken İKSV Sanat Yönetmeni Leman Yılmaz ve KVS’nin Sanat Yönetmeni Michael De Cock ile bu işi Türkçe yapma fikri doğdu ve Zorlu PSM Programlama Departmanı’ndan Deren Erelçin sayesinde prodüksiyonu da Zorlu PSM üstlenince, geriye sadece iyi bir ekip kurmak kalmıştı. Ve sonunda başka bir hayal gerçekleşti ve büyük maliyetlerle orada yaptığım Gece Sempozyumu’nu, doğduğum ülkede, ilk konuştuğum dilde iyi bir ekiple yapma şansım oldu. Oyun, Haziran sonuna kadar Zorlu PSM’de sahnelenecek.

Prömiyer gecesi oyuncular kadar sizi de izledim. Bir çocuk gibi heyecanlıydınız ve işinizde ne denli titiz çalıştığınız hareketlerinizden, bakışlarınızdan okunuyordu. Sizin için nasıl bir çalışma süreciydi merak ediyorum.

Teşekkür ederim, ne güzel saptamalar bunlar! Bunu sık duyuyorum, oyunumu izleyenler beni de izlemekten zevk alıyorlar. Özellikle bir çocuk gibi tanımınız çok hoşuma gitti. Çünkü ancak bir çocuk gibi dünyaya bakarsak korkularımızdan sıyrılabiliriz, dünyaya bir şey söyleyebiliriz. Ben İstanbul’a sadece ve sadece tiyatro yapmaya geldim. Her günümü ve günün 24 saatini bu oyuna ayırdım. Bu zaman içerisinde daha ileri gidebilirdim. Ama şunu fark ettim önemli olan sadece benim zamanım değil. İstanbul’un da bir zamanı var. Ve daha iyisi için İstanbul’un da zamana ihtiyacı var!

Oyun bir anne, üç oğlu ve görünürde olmayan bir babanın etrafında şekilleniyor. Bir dram aslında ama hikâyeyi hiç tahmin etmeyeceğimiz bir şekilde anlatıyor. Çoğu zaman soyut sahneler gözlerimizin önündeki. Siz bu durumu nasıl ifade edersiniz?

Bir kere başka algılarla oynuyorum. Daha görsel kafalar var. Daha bir tasarım var. Bir de bu repertuvar diyebileceğimiz metinlerle bir arada olunca daha bir ilginç olduğunu düşünüyorum. Aklın sorusunu hissinle, kalbinin sorusunu aklınla karşılamadan önce “düşün” diyor oyun! Yani ben bir şey anlatmıyorum, paylaşıyorum! Kısaca iki şey söz konusu. Birincisi oyunun konusu; aile fertlerinin birbirlerini yok edinceye kadar varan anlaşmazlıkları, vahşete varan saldırmaları ve kendi çıkarları için etikten uzaklaşıp bir hiçliğe dönüşmeleri. Ve bu konu aile ortamından sistemlere, sistemlerin nasıl işlediklerine ve insanları nasıl çirkinleştirdiklerine uzanıyor. Diğeri ise oyunun senografisi; insanların iç dünyalarına benzeyen topaçlar, arena ve gladyatörler yani karakterler/oyuncular. Lineer hikâyenin sonucunu biliyoruz da sirküler nedenlerini iyi biliyor muyuz? :)

Oyunun yine sizin yönetmenliğinizde ilk defa Belçika’da sahnelendiğini düşünürsek iki ülke arasındaki temsilin ve aldığı reaksiyonların farkı ve benzerlikleri neler sizce?

Belçika’daki oyun daha soğuk ve mesafeliydi. Duyguları daha az gösteren ama duygusuz diyemeyeceğiniz gibiydi. Biraz daha akıl ile çözümlemeye götüren bir yapısı vardı. İstanbul’da ise oyun daha sıcak oldu, daha az mesafeli. Bunun iklimle, kültürle de ilgisi var ve çok normal bir şey bu. Ama ben İstanbul’u terk etmeden önce izlediğim altı oyundan birinde İstanbul’daki olası en iyi versiyonunu gördüm oyunun. İşin ilginci, oyunun süresi Belçika’daki gibi 75 dakikaydı ama demek ki “Akdeniz farklılığımızı” lineer süreyi uzatmadan yapabiliyorsak sirküler zamanda istediğimizi yapabiliriz.

Oyunun bir şey anlatmadığı düşüncesine en başta kapılmak çok olası. Hâlbuki öyle yoğun ve tam aksine öyle çok şey anlatıyor, izleyeni öyle içine çekiyor ki... Göstere göstere ve büyük harflerle değil sadece. Siz bunu “derin denizleri seviyorum” diyerek ifade ediyorsunuz. Biraz bundan bahsedelim mi?

Biz insanoğlu doğadan gelen yaşantının yani DNA’nın sonucunda milyonlarca yıl sirküler zamanı yaşamış, sirküler ilişkiler kurmuş ve sirküler bir entelektüalizm yaratmış yaratıklarız. Yani daha içgüdüsel, daha duygusal, doğayla daha iç içe ve kendini doğal hiyerarşinin yani Dante’nin haritasının en üstünde gören değil, arada bir yerde kendine yer edinen varlıklar olmuşuz. Lineer düşünce ile doğadan çıkıp tarlalara, şehirlere, ülkelere büründüğümüzde planlayarak, organize ve kategorize ederek daha çok insanın bir arada yaşamasını ve daha ileriye giderek, zamanı ve hayatı hızlandırarak, çok daha fazla yükü bedenlerimize ve en önemlisi ruhlarımıza yükledik. Her şeyi düşünürken, ne hissettiğimize uzak kalmışız. Küçük bir aile, sistemin en küçük parçasıdır. Bu oyun benim için, en küçük sistem olan aileden başlayıp, en büyük sistem olan dünyaya -hatta bunun felsefesi arasında- vahşet ve sevgi arasında bir yerde duruyor. O yüzden her şeyi planlayabiliyoruz ama hâlen bir öpücüğü planlayamıyoruz!

Oyunun bende bir diğer iz bırakan tarafı Dadaist dili sanıyorum. Çok güçlü bir metin kesinlikle. Kelime kusmaları bazı anlarda anlamlarını unutturacak seviyeye ve absürtlüğe ulaşıyor. Bu durum aynı anda gülme krizine de gerilime de sebep olabiliyor. 

Aynı şey de ondan; sevgi ve gerilim. :) Oyunun başında bir prolog var Kandinsky’den, hiçlik üzerine! Orayı ben de sözsüz bir prolog olarak koydum ve Güven Kıraç o fikri çok iyi algıladı, zaten her şey algı meselesi. Dadaizmin bel kemiği anın içinde olmaya o ilk 7 dakikada giriyoruz hepimiz, hatta diğer sahneler de bu algıya eklenip geliyorlar. Seyirci de! Her akşam oyundan önce söylediğim şey de buydu oyuncularıma: “Anın içindeki zamanı yakalayın, çünkü biz oradayız!”

Güven Kıraç, Derya Alabora, Serhat Kılıç, Mert Fırat / Ersin Umut Güler, Yaşar Bayram Gül, Pervin Bağdat oyundaki usta isimler. Her biri müthiş efor sergiliyor ve kendine hayran bırakıyor. Oyuncu seçimleri ve karakter eşleştirmeleri nasıl gerçekleşti?

:) Dürüst konuşmam gerekirse sevgili Burcu, ben hayatımda hiç audition yapmadım. Hatta bu ekibin çoğunu da yüz yüze gelmeden ve hatta telefonda sadece ses ile konuşarak seçtim. Bazılarını sahnede görmemiştim bile. Ama ben oyunlarımda teknik olarak ya da ne bileyim metot olarak seçimler yapmıyorum. Ben oyuncularda bir kumaş yani iyi bir doku arıyorum. Ve yaptığı yemeğin başında duracak kişiler ki yanmasın, tadı kaçmasın o yemeğin. Benim için oyuncu bir kemancı, keman değil. 

Prömiyerde keyifle izlediğim, Belçika versiyonunda da oynadığını görmekten ayrıca etkilendiğim Gökhan Girginol’un adını göremedim basın bültenindeki listede. Yoksa onun dublajvari etkileyici sesini duyamayacak mıyız sonraki oyunlarda?

(Gülüyor) Bakın biz zamanı kovalarken zamanın da eli armut toplamıyor, o da bizi kovalıyor. Mesele buluşmak. Gökhan Belçika’da Charel rolünü gayet güzel oynadı, çok yetenekli bir çocuk, anın içinde her an! Yaşar Bayram Gül ile tam provalara başladık bir süre sonra bir kazadan sonra üç kaburgası kırıldı. İnanmayacaksın Gökhan da başka bir ortak projemiz için şamanların günlük ritüellerini incelemek üzere Moğalistan’a gitti, Belçika’ya geçmeden İstanbul’a uğradığı günlerde bu kaza oldu. Ve rica ettim kaldı! Yaşar iyileşinceye kadar da vardı. Ama festivalin son oyunlarında Yaşar iyileşip rolü devir aldı. Rol, Yaşar’ın ama kim bilir Gökhan arada bir gelir, arkadaşlarının yanına hasret giderirler.

Sahne tasarımını üstlenen Lawrence Malstaf & Meryem Bayram’ın ortaya çıkarttığı iş hakkında uzun uzun konuşabiliriz sanıyorum. Oyun salona ilk adım attığınızda sahne tasarımıyla bile nasıl bir şeyle karşılaşacağımızın sinyallerini veriyor. Bu muazzam sahne nasıl oluştu?

Aslında bu muazzam sahne vardı ama henüz sahne değildi. Lawrence bu arenayı 2006 yılında yapmıştı ve bir sergide döndürüyordu. Sergiyi gezenler arada arenanın yanına gelip bakıyordu ne olup bittiğine. Ben yıllar sonra Lawrence’ın arenasına ve topaçlarına kapılar ekledim, oturma yerleri ekledim. Gladyatörlerimi ekledim (ki oyuncular benim için öyleler, o yüzden ilk başta 23’üncü dakikaya kadar tek başlarına bırakıyorum arenada, tanıtıyorum onları, eski devirdeki gladyatörler gibi), Eric’in metnini ekledim. Meryem Bayram da gelip o asılı uzun boruyu ve küçük boruları ekleyince her şey zaten hazırdı.

Bir izleyici olarak oyunu tribünden izleyebildiğimiz gibi sahne etrafında birebir oyuna dâhil olarak da izleyebiliyoruz. Ancak pek de aşina olmadığımız, dengede durmanın ustalık gerektirdiği taburelerle. Özellikle sahnede yer alan izleyicinin oyunla diyaloğu nedir sizce?

Dengede durmak ustalık ister ama Türkiye’de çoğu insan bunu denemekten bile korkuyor. Hâlbuki yaşamak denge işidir. Hepimiz iyi ve kötü isek? Yin ve Yang bir arada içimizde ise? Dengede durmak asıl önemli olan. Evrim teorisinde dengeyi yakalayan devam ediyor. O yüzden çocuklar korkmaz ama ben İstanbul’da gencecik insanların bile “ayy bu ne saçmalık, ben şimdi oraya mı oturacağım yani…..”lerini o kadar sık duydum ki, kendi çocuğumu özledim. Ama sanatta hep öyle olur, önce anlamazlar, ölünce severler seni!

En az oyuncular kadar önemli bir yeri olan topaçlar benim için sahne etrafında konumlanan izleyicilerin oturduğu taburelerle de paralel bir yerde duruyor. Sizin için bu sanat eserleri oyunla hangi kavramsal çerçevede buluşuyor?

Topaçlar tahmin edilemezler! Öngörülemezler, bilemiyorsunuz ne yapacaklarını. Çok ama çok şirin gözüküyorlar ama çok da can yakabiliyorlar. O yüzden ânı onlar belirliyor. Benim bu oyunda yedinci aktörüm o topaçlar. Metafor, sembol olarak anlatmak çok kolay onları, işte bizim iç dünyamız oluyorlar, duygularımız oluyorlar, bir öpücük oluyorlar, iki yumurta oluyorlar! Ama İstanbul’un şu an karşılaştığı şey 100 yıldır iki kalas bir nefes diye küçümsediğimiz dekor algısının birden bir oyuncu olarak karşımıza çıkmasıdır! Burada da sirküler ve lineer arasında çarpışan bir yönetmen var. Bu senografi ile hem iç dünyamızı açmak istiyorum ve hem de yönettiğimizi sandığımız ama aslında bizi yöneten sistemin işleyişini anlatmak. Oyunda hem bir Batı enstalasyon kafası ve hem de Doğu orta oyunu yaklaşımı var. Bu da seyirciyi daha politik bir ortama, izleyen değil de daha ortak olan, âna dâhil olan ve daha farkında seyirci yapıyor. Zaten ateş etrafında kurulan ilk tiyatroda da oyuncu seyirci, seyirci oyuncuydu. Araya perdeyi koyan Batı tiyatrosunda ve bir tarafı sahne, diğer tarafı oturma alanı olan ve tam ortasında dördüncü duvarı bulunan tiyatronun seyirciyi yaşanan oyundan daha da uzaklaştırdığını düşünüyorum. O yüzden oyunlarımda birçok zaman bilinçsiz de olsa seyirciyi daha mobil hâle getirmek ve onu daha çok provoke etmek için uğraşıyorum ki kendini oyunun uzağında, hikâyeyi bir başkasının hikâyesinde yaşamasın.


Not: Gece Sempozyumu’nu sezon boyunca Zorlu PSM’de izleyebilirsiniz. Bir sonraki oyun tarihleri 19-20 Aralık.

0
2473
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle