20 ARALIK, PERŞEMBE, 2018

“Hiçbir Yer Şov Dünyası Gibi Değil”

Variety’nin Actors on Actors köşesi için bir araya gelen Emma Stone ve Timothée Chalamet’nin sohbetini sizin için çevirdik.

“Hiçbir Yer Şov Dünyası Gibi Değil”

Timothée Chalamet’nin geçtiğimiz yıl Oscar yarışında bulunması bir tsunami etkisi yaratmıştı. Birdenbire yetenekli genç bir yıldız olarak ortaya çıkan Chalamet, yeni neslin önde gelen aktörlerinden biri olma yolunda ilerliyor. 2017’deki Call Me by Your Name ve Lady Bird ile gerçekleştirdiği performanslarını, ailesinin sevgisine karşı hem çok aç hem de tepkili olan uyuşturucu bağımlısı serseri bir genci canlandırdığı Beautiful Boy adlı aile filmi takip etti.

Emma Stone ise daha 30 yaşında olmasına rağmen bir sinema emektarı. Easy-A ve The Help ile ortaya çıkışından sonra Birdman ile aday olduğu ve La La Land ile kazandığı Oscar ödülü ile jenerasyonunun önde gelen isimleri arasındaki yerini belirlemiş oldu. Bu sene The Favourite filminde Queen Anne’in ilgisini çekmeye çalışan hırslı bir saraylı rolüyle güçlü bir irade gösterisi ortaya çıkardı. Stone ve Chalamet’nin ekrandaki etkileyici hassaslığı, ikilinin Hollywood’un geleceğini temsil edebileceğini gösteriyor.

Timothée Chalamet: Aramızda çok yaş farkı olmamasına rağmen senin filmlerini izleyerek büyüdüm.

Emma Stone: Çok yaşlıyım.

C: The New Partridge Family’yi hiç izlemedim, o neyin nesiydi?

S: 15 yaşındayken seçmelerine katıldığım bir müzikal sitcom’du. Üç aydır Los Angeles’taydım ve bir sürü seçmeye girmiştim ama hiçbir role seçilemiyordum.

C: Oakwood Binaları’nda mı kalıyordun?

S: Hayır, Park La Bred’de kalıyordum. Sen Oakwood’da yaşadın mı?

C: Hayır ama orası hakkında korkunç bir belgesel var. Bu sektöre girmeme isteği uyandırıyor insanda. O işi alabildin mi?

S: Aldım, evet. Laura Portridge rolünü kazandım. Bir bölüm çektik ama daha sonra devam etme iznini alamadık.

C: Onun kaydı yok mu yani?

S: Bir yerlerde mutlaka var. Keşke sen de izleyebilseydin. 

C: Crazy, Stupid, Love nasıldı?

S: Senaryoya aşık olmuştum ama film çekilirken kendime çok yüklenmiştim. 20 yaşındaydım ve film başarısız olacak diye deliriyordum. Baştan sona en iyi şekilde ayarlanmış olması gerekiyor gibi geliyordu ve bunun altından kalkabilmek için kendime güvenmek zorunda kaldığım ilk seferdi.

C: Ve sonra izlediğinde…

S: İzlemedim ki. Sen kendi işlerini izleyebiliyor musun? Ben şimdilerde izleyebiliyorum.

C: Interstellar’ı sinemalarda ve Imax’te toplamda 12 kez izledim.

S: Anlayabilmek için mi izliyordun? Olayı çözmeye çalışıyordun yani?

C: Finali tamamen unuttum. Christopher Nolan Lincoln Square’de bir Imax gösterimi düzenlemişti ve filmden bazı kişileri davet etmişti, inanılmazdı. Koca bir ekran, ben, Anne Hathaway, Jessica Chastain ve John Lithgow. O zaman öyle bir kariyerim yoktu, o yüzden biraz sahtekâr gibiydim orada. Filmi izledik ve çok beğendim ama sonra evde babama gidip bir saat boyunca ağladım.

S: Neden?

C: Çünkü kendi kısmımın daha fazla olduğunu sanıyordum.

S: Oh, hayır.

C: Hiçbir şeyi kesmemişlerdi bile.

S: Çekerken çok daha büyük hissettirmişti değil mi?

C: Kesinlikle öyle. Matthew McConaughey’nin en iyi oyunculuğuyla uzayda video kayıtlarını izleyip ağladığı sahnede bir monoloğum vardı. Ve olması gerektiği gibi bütün sahne sadece onunla ilgiliydi çünkü o an onun anlatılması gerekiyordu, ama sinemada izlerken ben böyleyim…

S: “Ben de burada harika iş çıkarıyorum.”

C: Evet ve sonra karıncalanmış ekran görüntüsüyle birden kesiliyor.

S: Belli ki son birkaç yılda işler oldukça heyecan vericiydi senin için ama bu yer aldığın filmleri izlerken moralinin çok bozulduğu oldu mu?

C: Hayır, moral bozukluğu olmadı ve beynimin bir parçası hemen çalıştığım için her zaman minnettarım demek istiyor. Çünkü New York’ta sanatçılarla dolu bir apartmanda büyüdüm ve kendi kendine yetebilmenin bir ayrıcalık olduğunun farkındayım. Yine de Interstellar’ı izlediğimde, en sevdiğim yönetmenin çektiği, Matthew’in oyunculuğuyla ders verdiği bir film ve ben de oradayım: Hissettiğim şey “Gittikçe yaklaşıyorum” hissiydi. Spiderman ve bir Tim Burton filmi için seçmeye katılmıştım ikisine de seçilememiştim. Yani bir şeyler de gerçekleşmiyordu.

S: Tim Burton tam ezici. Tanrım, Alice in Wonderland için seçmelere katılmıştım ve öyle bir Tim Burton filmine seçilememek insanı gerçekten yıkıyor. Bu oldukça az insanın yapabileceği bir sohbet aslında; sadece çalışabilmek bile harika bu yüzden, kesinlikle haklısın.

C: Benim için Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları öyleydi. İşin garip yanı, benim için küçümser yaklaşmamamı sağlayan ve içinde yer aldığımız coğrafyaya dair ilhâm veren şey bağımsız filmler yapmak oldu. İnsanlar gördükleri şeylere dair bir ayna istiyorlar. Hollywood’un parlak ışığının belirgin olmadığı ve gerçek gibi hissettiren şeyler izlemek istiyorlar. Ben böyle düşünüyorum, sence?

S: Ben sana hiç katılmıyorum. Çok farklı yerden bakıyoruz bu konuda ama neyse. Şaka tabii ki, kesinlikle haklısın. Heyecan verici bir zamandayız. Bir sürü değişim gerçekleşiyor.

C: The Favourite seni daha önce içinde görmediğim farklı bir tona sahip gibi geliyor. Bir röportajında senaryo için daha iyi olacağını düşündüğünü, çıplak olduğun sahnenin bilinçli bir seçim olduğunu söylediğini okudum.

S: Bütün iş hayatımda, ki çok uzun değil -12 ya da 13 sene oldu- sanırım hiç “Bu yapmam gereken şey” diyerek bir karar vermedim. Artık senaryo, karakter ve yönetmen üçlüsünü kombine etmeye çalışıyorum ama bazen de bir yönetmenle çalışmak için ölüyorum ya da senaryo veya karakter harika olabiliyor. Hep bununla ilgili oldu, hiçbir zaman büyük bir film olması ya da “göğüslerimi göstermeliyim” gibi şeylerle alakalı değildi. Bana Beautiful Boy’u anlat.

C: Olur, tabii.

S: Filmde her an çok canlı ve içtendin. Seni öyle bir acı içinde görmek işkence gibi geldi. Senin için nasıldı?

C: Nasıldı? Gerçekten zordu. Eve gelebilmek için babana yalvardığın ve onun seni reddettiği o sahneleri çekmek. Şundan daha kötü hissettirecek bir şey düşünemiyorum: “Hayatımızda o kadar çok kaos yaratıyorsun ki artık eve gelmene izin veremeyiz.”

S: Gerçek bir insan olduğunu bildiğimiz o karakterin içindeyken çok fazla şey deneyimledin. Bu senin için neleri gerektirdi?

C: Yönetmen Felix, en başta kilo vermemi istedi.

S: Ne yaptın peki?

C: “Hiçbir yer şov dünyası gibi değil” diye düşündüm. Önce 6 kiloydu, daha sonra 8 oldu. Aşırı konsantre porsiyonlarla beslenmem gerekiyordu. Snowpiercer’ı izledin mi?

S: Evet.

C: Oradaki protein barı gibi.

S: Oh hayır, Soylent gibi bir şey o.

C: Garip bir soru olabilir ama gençken çok fazla çalıştığını hissettin mi?

S: Bence ilk filmimi çekerken 18 yaşında olduğum için şanslıydım, sonra bir şeyler başlamış oldu. Sen hayatının bu döneminde nasıl hissediyorsun? Sanırım bilmiyorsun, çünkü hiç şimdi olduğundan daha büyük olmadın.

C: Öyle.

S: Easy-A çıktığında 21, Spiderman çıktığında ise 22 yaşımdaydım. O dönemde anonimliğini kaybetmenin ne anlama geldiğini anlamamıştım. Çok minnettar olsam bile bütün bunların en zor yanı benim için buydu. Sen ne hissediyorsun bu değişimle ilgili?

C: Açıkçası hiçbir yönden çok bunaltıcı ya da dramatik değil. İnsanlar beni izledi ama kimse çıldırmadı. Call Me By Your Name ve Lady Bird’ü çektiğimiz ve bunu çok kısıtlı bir bütçeyle başardığımız için çok gurur duyuyorum. Spiderman ve benzerleri için seçmelere katıldım ve kazanamadım. Onlar hazır paket olarak geliyorlar, bununla ünlü oldu tarzı filmler. Call Me By Your Name ve Lady Bird öyle değildi. Sanat filmi çekiyorduk. Sanırım durdurulduğumda bana yardımcı olan şey bu, tamamen filmlerle ilgili.

İçerik kaynağı için tıklayınız.

Çeviri: Beyzanur Cebeci

0
8880
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle