07 ARALIK, CUMA, 2018

“Günümüz İstanbul’unda Bir Distopya”

İstanbul’da yaşayanlar bilir, burası içinden çıkılması mümkün olmayan muhteşem bir girdaptır. İnsanı hem hasta eder hem tedavi. Ne Asya’dır ne Avrupa, burası kaçsak da geri dönmek için sabırsızlandığımız evimizdir. Ramin Matin de son filmi Son Çıkış’ta günümüz İstanbul’unda yaşamayı, kaos içinde sürüklenişi içselleştirmeyi ve bu sırada neler yaşadığımızı anlatıyor.

“Günümüz İstanbul’unda Bir Distopya”

Başrolünde Deniz Celiloğlu’nun oynadığı, birçok uluslararası festivalde yer alan Son Çıkış, yakından tanıdığımız, her gün deneyimlediğimiz distopyayı bize bir kara komedi olarak sunuyor. Filmin yönetmeni Ramin Matin ile bugün (7 Aralık) vizyona giren Son Çıkış üzerine sohbet ettik. 

Son Çıkış, İstanbul’un keşmekeşi içinde yaşayan ve bundan kaçmaya çalışırken aslında bu kaçışın bir sonu olmadığını anlayan Tahsin’in hikâyesini anlatıyor. Film tam da bu keşmekeşi hissettiren bir atmosfer içerisinde geçiyor. Öncelikle filmin senaryosuyla buluşmanızı, ortaya çıkış hikâyesini anlatabilir misiniz?

Film yaklaşık 15 sene şehirde beni rahatsız edenleri irdelemek için yazdığım bir senaryodan çıktı. Senaryo baya kötüydü ancak kafamı kurcalayan kimi temalar, İstanbul gibi, büyüyüp daha da acil bir duruma geldi. Kusursuzlar’ı çekerken arkadaşım Can Kantarcı’ya bahsettim bunlardan ve onun da ilgisini çekti. Hemen çalışmaya başladık. İlk versiyonları yakın gelecekte geçen bir distopya olarak tasarladık sonra bu son hâline evrildi.

İlk sahne uzak İstanbul olan Beylikdüzü’nde açılıyor ve bizi ilerlemeyen bir trafiğin içine atarak bir kaçış maratonuna sokuyor. Bu kaosu yaşayan insanlara burayı anlatma konusunda çekinceleriniz oldu mu? Bu bağlamda senaryoya müdahale ettiğiniz noktalar var mı?

Çekincelerimiz olmadı çünkü amacımız zaten onu anlatmaktı. Her ne kadar bu kaosu yaşasak da artık içselleştirmiş, kabullenmişiz. Artık sorgulamıyoruz ve pek üzerine düşünmüyoruz. Yapmak istediğimiz bunu tekrar fark ettirmek ve bu konuda düşündürtmek. Asıl zorluk bunu akıcı, eğlenceli bir şekilde yapmaktı. Senaryoya zaten her zaman yazarla beraber girdiğim için öyle ayrı bir müdahale etme durumu olmadı.

Filmin merkezine bir karakteri almaktan çok hikâyeyi merkeze alan bir tarzı var. Sürekli şehrin karakterine maruz kalıyoruz, bu bir yerden sonra başka bir “özgürlükçü” baskın mekân yapısına geçiyor. Bu hikâyeyi şehir ve Tahsin modeli üzerinden takip ediyoruz gibi. Hikâyeyi bu şekilde anlatmayı siz mi seçtiniz?

En baştan beri İstanbul’un sadece mekân değil aynı zamanda bir karakter olacağını, olması gerektiğini biliyorduk ve onun üzerine kurduk senaryoyu.

Gündelik şehir hayatında aslında pek çok insan Tahsin’in en sıkışık anlarını yaşadığı araç ve mekânlarla temas hâlinde oluyor. Örneğin minibüs, metrobüs ya da plaza ve inşaatlar arasında sıkışan mahalle yaşantısı vb. Aynı zamanda bitmek tükenmek bilmeyen kentsel dönüşüm. Sizin şehirle olan ilişkiniz nasıl? Şehir pratikleriniz Tahsin’in yolculuğunda size yol gösterdi mi?

İstanbul’da yaşayan insanlar olarak tabii ki gösterdi. Onun dışında çevremizden de çok hikâye, çok deneyim topladık. Benim şehirle ilişkim herkes gibi sıkıntılı. Sevgi-nefret ilişkisi içinde yuvarlanıyorum. Herkes dilinde olan “kaçıyorum ben buradan” düşüncesi zaman zaman benin de aklıma geliyor. Geliyor ama bir yere varmıyor. Biz de bunu irdelemek istedik. İçi boş bir kavram oldu artık.

Filmin geçtiği mekânlar, baskın olan korna sesleri ve renk seçimleri de izleyeni kasvetin ve sıkışmışlığın içerisine alıyor. Görsel ve teknik açıdan anlatım kalıplarınızda bu film için ne gibi yenilikler denediniz?

Çıkış fikrimiz günümüz İstanbul’unda bir distopya hissiyatı vermekti. Renk ve ses çalışmamız bunun üzerinden gitti. Sesler özellikle önemliydi, insanların alışkanlıktan artık fark etmediği gürültüleri kullanıp bunlardan hem çok tanıdık hem de farklı olan bir atmosfer kurmak istedik. Görsel olarak geniş bir çerçeve sağlayan anamorfik lensler kullandık. Bu sayede en yakın planlarda bile İstanbul’un dokusunu hep Tahsin’in arkasında gösterebildik. Gökyüzünü mümkün mertebe gizledik. Sonuç olarak açık alanda olmasına rağmen klostrofobi hissini ve hapsolma duygusunu verebildik. Son olarak da küçük kameralarla sokaklara, araçlara dalıp çekim yaptık, dolayısıyla bizim kontrolümüz dışında çeşitli şeyleri yakaladık. İstanbul’u başka türlü yansıtmak, yakalamak mümkün olamazdı zaten. 

Bir yerden bir yere gitmenin bu kadar zor olduğu bir şehirden kaçmak neden kara komedidir?

Kara komedi, İstanbul’da bir yerden bir yere giderken yaşadıklarımızda yatıyor. Bu sıkıntıları yaşarken her ne kadar sinirlerimiz harap olsa da sonrasında arkadaşlara anlatırken hep komik tarafından anlatırız. Bu belki de bir baş etme yöntemi. Mesafe alıp baktığımızda bunların bir çoğu son derece absürt olaylar. 

Filmin genelinde kapitalist sisteme de bir eleştiri getiriyorsunuz. Ne içerisinde barınabilen ne de içinden çıkabilen bir insan türü geliştirdi bu düzen. Diğer filmlerinizde de temelde eleştirel bir dil kullanıyorsunuz. Sizin açınızdan sanat politikadan ayrı tutulamaz mı?

Öyle bir iddiam yok. Filmleri tasarlarken politika yapacağım diyerek yola çıkmıyorum. Gözlemlediğim, kafamı kurcalayan veya rahatsız eden mevzuları irdelemek ve sorgulamak üzerine gidiyorum. Ancak her söylemin politik bir tarafı illa ki var.

Filmlerinizde pek çok isimle tekrar tekrar karşılaşıyoruz. Aynı oyuncuları tercih etmenizdeki sebep nedir?

Aslında her filmde farklı oyuncular da var, özellikle başrol olarak. Fakat beraber iyi çalıştığımızı düşündüğüm oyuncularla tekrar tekrar çalışmaktan zevk alıyorum. Birbirimizi tanıdığımız için hazırlık ve çekim süreçlerini hızlandırıyor.

Filmleriniz yurt içi ve yurt dışı festivallerinde yer almasının yanı sıra bu festivallerden ödüllerle dönüyor. Hatta Son Çıkış, dünya prömiyerini Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde yaptı ve burada “En İyi Film” kategorisinde yer aldı. Bu noktada bağımsız sinemanın dünyada ve Türkiye’deki yerini ve verilen önemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz festivaller bu tarz filmleri göstermek ve duyurmak için çok önemli. Ancak sıkıntı seyirciye ulaşmakta. Gerek tanıtım yapacak bütçemizin olmamasında, gerek sinema salonlarının isteksiz olmasından, gerekse de seyircinin “festival filmine” önyargılı olmasından çok zor kırılan bir kısır döngü içerisindeyiz. Mesela her ne kadar festivallere gitse de Son Çıkış her tür seyircinin rahat ve keyifle izleyebileceği bir film. Bunun için büyük çaba sarf ettik ancak bunu duyurabilmek ve ön yargıyı kırmak zor oluyor. 

Ramin Matin

Ramin Matin

Bağımsız sinemanın önünde pek çok siyasal ve ekonomik engel mevcut. Sizin bu konuda düşünceleriniz neler? Sanat tüm bu engebelere rağmen yolunu bulabiliyor mu sizce?

Birçok engel mevcut, fazlasıyla zorlaştı. Ama sanat bir yolunu bulmalı ve bulacaktır da. Hatta bazı zincirleri koparması belki de son derece faydalı bile olabilir. Sonuç olarak devam etmekten başka pek bir seçenek yok.

Son olarak gelecek projeleriniz neler olacak bize biraz bahsedebilir misiniz?

Bir kaç farklı proje üzerine çalışıyorum. En yakın duran Hakan Bıçakcı ile beraber yazdığımız Buhar isimli film. Çeşitli türleri içinde barındıran yine son derece kara bir komedi. Finansmanı sağlayabilirsek sırada o olacak umarım.

0
4443
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle