05 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2018

Faşizmin Gölgesinde Transit Bir Geçiş Hikâyesi

Alman auteur Christian Petzold’un, Anna Seghers’in 1942 tarihli aynı adlı romanından adapte ettiği son filmi Transit, Nazi Almanyasının baskı ve şiddetinden kaçışı, göçmenlik kavramı ve arada kalmışlık bağlamında anlatıyor.

Faşizmin Gölgesinde Transit Bir Geçiş Hikâyesi

Günümüz Alman sinemasının kendi sesini yaratmış, yaptığı her iş izleyici tarafından yakından takip edilen yönetmenlerinden Christian Petzold’un dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan son filmi Transit, ülkemizde de ilk kez 37. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Film, Anna Seghers’in 1942’de kaleme aldığı Transit adlı kitabının beyazperdeye “serbest” bir uyarlaması. Bu film için her ne kadar uyarlama film desek de yönetmenin dilinde bu politik temelli dönem filmini izlemek başka bir sanatsal doyuma eriştiriyor.

​1933-1945 yılları arasında hüküm süren Nazi faşizmi Alman toplumu ve Batı açısından karanlık bir dönem olarak tarihe geçti. Bu dönemde faşizmin hiddetine uğrayan özellikle sanatçı, yazar ve bilim insanları Almanya’dan kaçmak zorunda kaldı. Faşizme kalemleriyle direnen aydınların pek çoğu -ki bugün Alman edebiyatı denilince de akla ilk gelen yazarlar genelde bu faşizme maruz kalanlar- kötü şartlarda yaşadılar, otel odalarında hayatlarına son verdiler. Filmin uyarlandığı roman Transit’in yazarı Anna Seghers de Almanya’nın bu döneminde yaşayıp yazmış, önemli yazarlardan biri. Yer yer otobiyografik noktalara sahip Transit de 1933-1945 yılları arasında yeryüzü üzerinde bir kaçışın hikâyesini anlatıyor. Seghers, bunu 1940 yılında Marsilya’da sıkışıp kalmış sınırlar, vizeler, transit geçişler, pasaportlar peşinde koşuşan insanların serüvenleri üzerinden aktarıyor.

Petzold, Seghers’in kaleme aldığı yalnızca bir mülteci romanı olmayan Transit’i yine yalnızca bir mülteci filmi hâline getirmeyerek anlatıyor. Filmde bize hikâyeyi anlatan başroldeki karakter Georg, kaçışı sırasında rastlantı eseri elde ettiği belgelerle bir otel odasında hayatına son veren Alman yazar Herr Weidel’in yerine geçiyor. Buradaki “kurnaz”lığı ona hayatında bambaşka bir kapı açarken, başkalarının hayatında da bir kırılmaya sebep oluyor. Film boyunca Georg’un Marsilya’ya varan ve oradan Montreal gemisiyle başka bir kıtaya gitmesi beklenen yolculuğunda hikâyesini oluşturan olaylara şahit oluyoruz. Hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadığı bir yazarın yerine geçen, ölü bir hayatı devam ettiren Georg’un serüvenini oluşturan parçalardan biri de duygusal bağ kurduğu Ortadoğulu mülteci bir çocukla ilişkisi. Burada Petzold, film boyunca yaptığı geçmiş ve günümüz bağlantısını evrensel bir mesele olan iltica üzerinden kuruyor. Bu ilişki ayrıca hikâyenin duygusal yönüne katkı yapan sevme, alışma, terk etme/edilme, kaybetme duygularını taşıyor. Konsolosluktaki göçmenler benzer çaresizliği paylaşıyor, kolektif bir acıyı yaşıyor olsalar da yaşadıklarıyla tek başlarına mücadele etmek zorundalar. Petzold, tüm bunların arasına akışkan bir zaman yerleştirip, görünmez hatlar çekiyor. Gelişler, gidişler, karşılaşmalar, kaybedişler kendi zamanında gerçekleşiyor ve film süresi boyunca hâkim olan trajedide şiddetini hissettiren yüksek bir aksiyon gerçekleşmiyor.

​Georg’un, Montreal’e binmek için Marsilya’ya geldiği ve Weidel’in yerine geçtiği bu süreçte aniden beliren ve kaybolan gizemli bir kadınla karşılaşıyoruz. Bu karşılaşmalar, dokunuşlar, bakışlar ve kaçışların hepsi yanılgı dolu bir tanışmışlık ve esrarengizlik barındırıyor. Romantik denebilecek bu arayışta kadın sadakat gösterisi sunarken aslında bunun tam tersine bir terk ediş, ihanet, bıkkınlık ve arada kalmışlık temsili olduğunu öğreniyoruz.

Karakterlerin taşıdığı tüm temsilleri ve hikâyeyi anlatısına oldukça iyi yerleştiren Petzold’un film boyunca kullandığı manzaralar da izleyiciye gitmenin kıyısında olunduğunu hissettiriyor. Bir liman şehri olan Marsilya’da geçen filmde dönem anlatısı güncel Marsilya görüntüleri altında anlatılıyor. Bu da yine Petzold’un geçmiş ve günümüz arasında kurduğu ilişkilerden biri. Her ne kadar bir denizin kıyısında da olsa kafe, konsolosluk, otel odaları, mültecilerin kaldığı semt gibi az ama çeşitlilik gösteren mekân seçimleri ve Nazilerin hâlâ şehre gelip gelmediği sorusu bu çemberdeki kaçışın heyecanını ve sıkışıp kalmışlığını hissettiriyor. Burada Petzold’un daha önce birçok kez çalıştığı görüntü yönetmeni Hans Fromm’un mahareti de göz ardı edilmemeli. Her sahne kendi çerçevesinde sade ve zarif bir biçimde gerçekleşiyor. Filmin başrolü Georg rolünde izlediğimiz Franz Rogowski’nin duygularını saklı tutan ve tutuk tarzı bu rol için ne kadar doğru bir seçim olduğunu da gösteriyor. Marsilya sokaklarında gizemli bir biçimde koşan, hüzünlü ve romantik kadın karakter Marie’ye hayat veren Paula Beer da duygularını gözlerinde taşıyan, tedirgin duruşuyla rolünü karşılayan başarılı bir oyunculuk sunuyor.

​Seghers’ın kitabında yaptığı şeyi Petzold da senaryosunu ve yönetmenliğini üstlendiği filminde yaparak salt bir mülteci hikâyesi anlatmıyor. Kurtuluş için vize peşinde koşan insanlar izlesek de bunların iç ve dış dünyalarındaki bu kaçışmanın gelişimini ve değişimini anlatıyor. Transit, zorunlu göçlerin bireyler üzerindeki sosyal ve psikolojik etkilerini güçlü bir sinematografiyle izleyicisine sunuyor. Bir yerde kalmanın, bir yerden gitmenin -kaçmanın- ikilemini yaşatırken, yolun bir yere varıp varmadığını bilemeyeceğimizi hatırlatıyor.

0
2362
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle