27 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2019

Evrensel Dilde Cinsiyet Eşitsizliği

Uluslararası arenada pek çok ödüle lâyık görülen Sibel, cinsiyet eşitsizliği gibi evrensel bir konuyu en küçük birimde gözlemimize sunan bir “dik duruş” filmi. Ülkemizde 22 Şubat’ta vizyona girmiş olan film, hikâyesindeki tartışmaya açtığı konularla ve özellikle Damla Sönmez’in başarılı oyunculuğuyla değerli bir eser.

Evrensel Dilde Cinsiyet Eşitsizliği

Görücüye çıktığı Locarno Film Festivali’nden üç ödülle dönen ve katıldığı pek çok festivalde de yine ödüllere lâyık görülen Sibel, 22 Şubat itibariyle ülkemizde de gösterime girdi. Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti imzalı Sibel, Karadeniz’deki minik bir köy olan Kuşköy’de geçmesine rağmen evrensel bir anlatıya sahip. Sibel; cinsiyet eşitsizliği ve kadın mücadeleleri eksenindeki hikâyesi, mitolojik detayları ve özellikle Damla Sönmez’in etkileyici performansıyla izlenmeye değer bir film.

Sibel’in ayrıntılarına girmeden önce, ilk olarak hayat bulduğu mekândan bahsetmekte fayda var. Kuşköy, sakinlerinin iletişim kurmak için alışılagelmiş dillerin yanı sıra kuş dili gibi bir seçeneğe de sahip olmasıyla tanınan bir Giresun köyü. Bu dil, UNESCO tarafından da tanınmış olup evrensel olarak kabul görmekte. Coğrafyası dolayısıyla pratik bir amaca hizmet eden kuş dili, Sibel’de büyük yer tutmakta. Yönetmenlerin filmi burada çekmesinde önemli rol oynayan bir diğer etmen ise daha önceki ziyaretlerinde köy halkından dinlemiş oldukları çeşitli hikâyeler. Yönetmenlerin de söyledikleri üzere; Sibel, temeli gerçeklere dayanan kurgu bir eser.

Ana karakterimiz olan Sibel (Damla Sönmez), konuşma yetisini küçükken kaybetmiş ve çevresiyle yalnızca kuş diliyle iletişim kurabilen yirmili yaşlarında bir genç kız. Her ne kadar kuş dili, köyün karakterinde değişilmez bir yer tutsa da, Sibel’in bu dili bir alternatif olarak değil de mecburiyetten kullanması köydeki imajında en belirleyici rolü oynayan faktör. Onun bu mecburiyeti, köy tarafından dışlanmasına, hatta “uğursuz” olarak görülmesine neden oluyor. Zihinsel fonksiyonları yerinde olmasına rağmen köy normları dışında kalan Sibel, yalnızca birkaç kez dillendirilse de köy halkı tarafından “çatlak” olarak dahi addediliyor. 

Sibel’i bu duruma sokan şeylerden en belirgini yalnızca kuş diliyle iletişim kurabiliyor olması olsa da bu dışlanmışlığı köylüler tarafına temellendiren başka nedenler de mevcut. Hem muhtar babasının köydeki forsu hem de dilsel kondisyonu itibariyle Sibel’in sınırları köydeki diğer kadınlardan daha farklı çizilmiş. Örneğin; saçını bağlamak zorunda değil, eline silahı doğal kabul edilen zamandan daha önce almış ve bu nedenle de pek çok zaman tek başına hareket edebiliyor. Bu özellikler, onun köy kadınları tarafından dışlanmasına ve hâliyle izole olmasına sebep oluyor. Kullandığı dil de, bu içinde bulunduğu bu izole yaşamı filmin hemen başında anlayabilmemizi sağlayan bir öge.

Bugünün büyük evrensel problemlerinden biri kadın-erkek eşitsizliği. Sibel’de, bu problemi en küçük ünitede gözlemleme şansını buluyoruz. Sibel’in muhtar babası, evde ve köyde mutlak bir hakimiyete sahip. Esasında, köy halkına oranla cinsiyet rolleri hususunda durduğu nokta nispeten daha kabul edilebilir olan babanın (Emin Gürsoy), film boyunca yaşadığı karakter değişiminin takip edilmesi önemli. Benzer şekilde Sibel’in, kardeşinin ve köylülerin film boyunca yaşanan sıkışmaları nasıl çözüme kavuşturdukları -ya da kavuşturamadıkları- da önemli. Filmin başı ve sonunda karakterlerin tabi olduğu çeşitli değişimler, filmin politik olarak da ele alınabileceğini net gösteren ögelerden biri ve bu değişimler kör göze parmak şeklinde değil, doğal ve temellendirilmiş bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde sunuluyor. Bu noktada Sibel, sinemada umudun yalnızca tozpembe gözlüklü senaryolar sayesinde dağıtılmadığını da gösteriyor.

Köyün ilginç özelliklerinden biri de  en temel güç ögelerini kadınların ellerinde tutması. Bu ögeler çay üretimi ve sosyal fonksiyonlar. Film boyunca erkek karakterlerin çalıştığını ciddi anlamda nadiren görüyoruz, fakat üretimi ellerinde tutmakta olan kadınlar rollerini kanıksamış ve güçlerinin asla farkında değiller. Benzer şekilde, köyün dinamikleri arasında büyük bir yer tutan “eş bulma” görevi de kadınların elinde. Üretimdeki güçleriyle paralel ele alınması gereken kadınların bu sosyal muteberliğinin, güçlü bir kadın imajı oluşturması beklenebilir, evet; fakat bahsettiğimiz gibi böyle bir farkındalık köylüde yok. Sibel’in bu farkındalığı oluşturmak için sarf ettiği çabaların verimli olup olmadığının yargısına da film sonunda varabiliyoruz.

Doğrusal kurgusu itibariyle takip etmesi kolay olan Sibel, birkaç haftalık bir olay periyoduna sahip olsa da, hikâye periyodu birinci ve ikinci kaynaklardan dinlediklerimiz aracılığıyla geçmişe de uzanıyor. Böylece köyün dününe dair de çeşitli bilgiler edinebiliyor ve dinamikleri daha doğru analiz edebiliyoruz. Gizemli anlatısıyla da sonunu gayet merak ettiren film, teknik olarak (ıslık dilinin sinema için çok da elverişli olmamasından ileri gelen) birkaç ufak sıkıntı haricinde derli toplu bir tecrübe sunuyor biz izleyicilere. Özellikle Damla Sönmez’in performansı gayet etkileyici. Zaten filmin aldığı ödüllere baktığımızda da, Damla Sönmez’in pek çok oyunculuk ödülüyle hak ettiği değeri gördüğüne şahit olmaktayız.

Başarılı oyunculuk, doğal karakter değişimleri, güç aldığı çeşitli mitolojik ögeleri “yeterince gerçekçi” biçimde sunumu ve hoş müziğiyle Sibel, günümüzün Türk sinemasında değeri bilinmesi gereken bir örnek.

0
5847
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle