10 MAYIS, CUMA, 2019

“En Büyük Amacım İlhamlarımla Parlamak”

Neo-klasik müzik hareketi ile İzlanda’dan dünyanın her köşesine seslenen BAFTA ödüllü kompozitör, prodüktör ve multi-enstrümentalist Ólafur Arnalds ile PSM Caz Festivali kapsamında 15 Mayıs’ta Turkcell Sahnesi’nde gerçekleşecek konseri öncesinde konuştuk. 

“En Büyük Amacım İlhamlarımla Parlamak”

Kariyerine hard core/metal gruplarında davul çalarak başlayan Ólafur Arnalds, Erased Tapes etiketli Eulogy for Evolution albümüyle büyük bir başarı yakaladı. Neo-klasik müzik hareketiyle basit ve minimalist olarak görülen eserlerinde klasik müzik enstrümantasyonunu post-rock, pop, caz ve elektronik müzik unsurlarıyla birleştirdi. Found Songs, Living Room Songs ve Island Songs albümleriyle alışılmadık süreçleri dinleyiciyle buluşturan Arnalds, Janus Rasmussen ile deneysel techno projesi Kiasmos’u hayata geçirdi. 2014 yılında Broadchurch dizisi için ürettiği besteleriyle BAFTA’da En İyi Televizyon Yapımı Müziği Ödülü’ne layık görülen sanatçı, Alice Sara Ott ve Nils Frahms gibi müzisyenlerle gerçekleştirdiği ortak projeleriyle çok ses getirdi. Geçtiğimiz sene “kabuğunu kırma” albümü re:member’ı yayımlayan Arnalds ile yeni albümü, geçmiş albümleri, ortak projeleri ve İstanbul konseri hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.

2000’li yıllardan bu yana sanatçı, kompozitör, prodüktör ve multi-enstrümentalist kimliğinizle birçok farklı projeye imza attınız ve Neo-klasik müzik hareketi ile İzlanda’dan dünyanın her köşesine seslendiniz. Kariyerinize Fighting Shit, Celestine gibi hard core/metal gruplarında davul çalarak başladınız. Müzik yapmaya başladığınız günden bugüne kariyerinizde neler değişti? 

İnsanların punktan klasik ilhamlı müziğe atlamamı neden büyük bir şey olarak gördüklerini anlayabiliyorum ama müzik yolculuğum bana her zaman doğal ve mantıklı geldi. Bu sadece kendimi müzik ile nasıl ifade ettiğimin iki farklı tarafı. Ama punk müzik yaparak büyümek ve o ortamın içinde olmak bana her zaman benimle olan ve özellikle kariyerimin başında bana yardımcı olan “kendin yap” tavrını aşıladı.

2007 yılında çağdaş enstrümantal müziğin mabedi kabul edilen plak şirketi Erased Tapes etiketli Eulogy for Evolution albümünüz yayımlandı. Erased Tapes ile iş birliğiniz nasıl başladı?

Eulogy for Evolution, Erased Tapes tarafından yayımlanan ilk albümlerden biriydi, yani o zamanlar tamamen bilinmeyen bir plak şirketiydi. Şirketin kurucusu Robert, müziğimi duyduktan sonra bana Myspace üzerinden mesaj gönderdi. İlk olarak albümümü sadece Britanya’da yayımladılar ama birlikte büyüdük ve daha geniş yerlere ulaştık. 

Müziğiniz basit ve minimalist olarak görülüyor. Minimal bir eserin üretim sürecini teknik bir müziğe kıyasla nasıl değerlendirirsiniz? Üretimlerinizdeki motivasyonlarınız nelerdir?

Ben olağanüstü yetenekli bir piyanist değilim bu nedenle insanların dikkatlerini toplamak için virtüözlüğü kullanmıyorum. Bunun yerine görece basit melodileri alıp onları mümkün olabildiğince nüanslarla dolduruyorum. Aslında işin inceliği birkaç notayı heyecan verici bir müziğe dönüştürebilmek. 

Found Songs ve Living Room Songs albümleriniz alışılmadık bir süreci dinleyiciyle buluşturdu. Found Songs’ta yedi gün içerisinde ürettiğiniz yedi şarkıyı, her 24 saatte bir olmak üzere dinleyicilerle paylaştınız. İki sene sonrasında ise bu yedi günlük besteleme projesinin benzerini Living Room Songs ile gerçekleştirdiniz. Bu projelerinizi ardındaki hikâyeyi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Bu kendime meydan okuduğum bir deney ile başladı. Bu aynı zamanda kısıtlamalar içindeki bir alıştırmaydı. Aslına bakılırsa kendine çalışmak için bir çerçeve belirlemek yaratıcılığı geliştirebiliyor. Found Songs bu anlamdaki ilk girişimimdi ve sonraki projelerim her defasında daha fazla katmanlaştı. Island Songs ise en tutkulu olduğum projeydi. Kim bilir belki de gelecekte bunlardan daha çok yaparım.

Electro-pop grubu Bloodgroup’un arkasındaki isim Janus Rasmussen ile birlikte müziğinizdeki akustik, piyanoya dayalı tekli çalışmalarınız ve Janus’un synth-heavy electro pop sound’ları arasında bir alan yaratmak adına Kiasmos projesini oluşturdunuz. 2014 yılında proje ile aynı isimli çıkış albümünüz ve 2017 yılında Bonobo ve Stimming’in remixlerinin de bulunduğu Blurred albümü yayımlandı. Projenin süreci ve turne programınız tekli çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Kiasmos, Janus ile stüdyoda takılırken ve bizi dans ettiren müzikler üretirken ortaya çıktı. Albümümüzü yayımladıktan sonra iki yıl boyunca dünyayı turladık ve Kiasmos’un insanlarda oluşturduğu o kendinden geçirici mutluluk hissinden çok zevk aldığımı fark ettim. Bu re:member’ın tamamlayıcı bir parçası oldu; solo müziğimde de hem kendimin hem de dinleyicilerin hislerinde heyecanı ve keyfi hissettirmenin yollarını bulmaya çalışmak.

Another Happy Day, Gimme Shelter ve Broadchurch gibi film ve televizyon yapımları için müzikler yaptınız. 2014 yılında Broadchurch dizisi için ürettiğiniz bestelerinizle BAFTA’da En İyi Televizyon Yapımı Müziği Ödülü’ne layık görüldünüz. Sizce solo bir çalışmayı bestelemek ve bir yapım için üretim yapmak arasındaki farklılıklar nelerdir?

İkisini de yapmayı seviyorum. Film ve dizi müziği yapmak bir anlamda farklı çünkü hem kendi hayalim hem de başka birinin hayali üzerine çalışıyorum. Bu tür projeler yeni şeyler deneyebilmek, ayrıca başka müzikal girişimler arasında yer almak adına mükemmel.

The Chopin Project albümünüzde Alman-Japon piyanist Alice Sara Ott ile birlikte çalıştınız. Bu proje kapsamında Frédéric Chopin’in bestelerini yeniden düzenlediniz. Bu projeyi nasıl hayata geçirdiniz, hazırlık süreciniz nasıldı?

Chopin kalbimde ayrı bir yere sahip kişilik ve müziksel olarak. Düşüncem sadece, nostaljiyi ortaya çıkarmak ve derleme temsillerde ya da koleksiyon albümlerde sıklıkla kaybolan hikâyeyi yansıtmak adına, onu normalde olduğundan daha farklı bir şekilde temsil etmekti. Böylece albümde başından sonuna bir hikâye anlatacak parçaları buldum. Genellikle parçanın sadece hikâye anlatımında ihtiyaç olan kısmını kullandım. En önemli şey benimle aynı duyguları paylaşan bir işbirlikçi bulmaktı. Alice ile tanışınca her şey yerli yerine oturdu.  

Alman müzisyen ve prodüktör Nil Frahms ile Loon, Life Story Love and Glory, Trance Frendz gibi projeler gerçekleştirdiniz. Trance Frendz’de Durton Studio Berlin’de sekiz saatlik bir kayıt aldınız. Birlikte gerçekleştirdiğiniz bu kayıt ve oluşan yeni parçalar üst üste kaydedilmeden ve düzenlenmeden paylaşıldı ayrıca Alexander Schneider tarafından belgeselleştirildi. Frahms ile çalışmak nasıldı?

Nils öncelikli olarak benim arkadaşımdır, iş birliğimiz bunun sonrasında gelir. Birlikte zaman geçirirken müzik yapmak mantıklı geliyor. Ortak çalışmalar benim için çok önemli ve her fırsat bulduğumda bunu yapmaya çalışıyorum. Solo müziğimiz hoş olsa da biz aynı türden ruhlarız ve müziğe bakış açımız benzer. Nils ile çalışmaktan çok keyif alıyorum çünkü ikimizin de bir şeylerin nasıl duyulduğuyla ilgili obsesyonları var. İş birliği yaparken çıkış noktası bu olmalı, farklı bir sound bulmak. 

Island Songs albümünüz için İzlanda’da bulunan yedi farklı lokasyonda, yedi yerel sanatçı ile bir araya geldiniz. Bu sanatçılarla oluşturduğunuz parçalar ve sergilediğiniz performanslar Apple Music, Spotify ve Vevo/Youtube’ta paylaşıldı. Gerçekleştirdiğiniz bu yedi haftalık yolculuk sizi ve müziğinizi nasıl etkiledi?

Island Songs albümü iş birliğine dayalı bir projeydi. Bu proje ile çok beğendiğim bazı İzlandalı müzisyenlerle, arkadaşlarım ve ailem ile yakından çalışma fırsatı buldum. Proje bu nedenle bana çok ilham verdi.

Geçtiğimiz yıl re:member isimli yeni solo albümünüzü yayımladınız. Bu albümde Stratus isimli bir yazılımı üretim sürecinize dâhil ettiniz. Bu deneysel çalışmanın sonucunda ortaya çıkan üretim için neler söyleyebilirsiniz?

Stratus, arkadaşım ve programcı Halldór Eldjárn ile birlikte tasarladığımız bir yazılım. Temelinde, çaldığım üçüncü bir piyanoya tepki veren iki otomatik piyanonun kontrol aygıtı. İçerisinde hâlâ keşfetmem gereken şeyler var, Halldór yeni albümdeki integral kısımları yazdı. re:member üzerine çalışmaya başladığımda şu ana kadar yaşadığım en kötü yazamama durumuna sahiptim. Bir rutin içerisine sıkışmıştım ve sert bir şeyin beni bu durumdan çıkarmasına ihtiyacım vardı. Stratus gibi bir şeyi yaratma süreci müzik yapma konusunda yeniden heyecanlanmama yardımcı oldu ve yazım sürecinin yarısında albümün konseptinin albümün yapım süreci olduğunu fark ettim. Şarkıları yaparken onların benim heyecanımı ve keyfimi yansıtmasını istedim. Stratus ve otomatik piyanolar canlı performansların da büyük bir parçası oldu.

Albümünüzde hiphop’tan break beats’e birçok müzik türünü şarkılarınızda hissedebiliyoruz. Şarkılarınız kimi zaman dinleyiciye umut verirken kimi zaman da sessizliğin içine çekiyor. Bu albümünüzde yola çıktığınız konseptler nelerdi?

Bir anlamda re:member benim “kabuğumu kırma” albümüm. Hip hop ve pop’u klasik müzikten çok daha fazla dinliyorum. Bu albümde kendime koyduğum en büyük amaç ilhamlarımla parlamak, onları filtrelememekti.

Albümünüzün ismi re:member nereden geliyor?

Albümün ismine “parçalamak”ın karşıtı olarak bakıyorum, bir bakıma kim olduğunu hatırlamak ve kendinin yeniden bir parçası olmak. Sözcüğü bu şekilde bölmek, sana benzer gelen bir şeye ikinci kez bakma düşüncesini aksettiriyor.

Twitter hesabınızda takipçilerinize “Bundan sonraki albümüm ne olsun?” sorusunu yönelttiniz. Hayranlarınızın cevabı sizi tatmin etti mi? Herhangi bir gelecek projeniz var mı?

Yaptığım anket şakadan ibaretti ama bana farklı bir görüş sundu. Şu an tamamıyla turneye odaklandım yani bir planım yok. Belki eve dönünce o Ariana Grande cover albümünü yaparım.

Daha önceki konserleriniz nedeniyle İstanbul’da bulundunuz. Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabınızda İstanbul’a geliş heyecanınızı Türk Hamamı’ndan bir fotoğrafınızla paylaştınız. İstanbul’da neler yapmayı planlıyorsunuz?

İstanbul bu dünyadaki en sevdiğim şehirlerden biri. Uzun bir aradan sonra tekrar orada olacağım için heyecanlıyım. Tabii ki hamama gitmek listemin en üstünde yer alıyor.

PSM Caz Festivali kapsamında 15 Mayıs’ta İstanbul’daki hayranlarınızla bir araya geleceksiniz. Önceki söyleşilerinizde canlı performansların sizin için çok büyük bir önem taşıdığını belirtmişsiniz. Bu konser hakkında neler düşünüyorsunuz, biz dinleyicileri neler bekliyor?

Üç piyano, yaylı çalgılar dörtlüsü, bir davul ve büyük bir ışık gösterisi ile şu ana kadar sahip olduğum en büyük prodüksiyon olacak. re:member’dan ve geçmiş albümlerimden birçok müzik çalacağım. Gösterimi dünyanın her yanında sergileyebildiğim için çok minnettarım ve eminim ki İstanbul öne çıkan konserlerden biri olacak. 

0
2738
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle