19 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2018

Detaylardaki Zarafet: Phantom Thread

Paul Thomas Anderson filmleri, her ne konuda olursa olsun, her ne kadar size ve dünyanıza yabancı bir karakterin hikâyesini anlatıyor olursa olsun, tuhaf bir baştan çıkarıcılığa sahiptir. Uzun süreleri, destansı anlatımları, özenle bestelenmiş ya da seçilmiş müzikleri ve her detayı düşünülerek yaratılmış görsellikleriyle izleyeni içine çekerler. Anderson, bizi porno endüstrisinden (Boogie Nights, 1997) petrol avına (There Will Be Blood, 2007), sıradan insanların buhran ve kendini kaybedişlerinden (Magnolia, 1999) kendini bulduğunu sanarak kendini daha da kaybedişlerine (The Master, 2012) birçok yöne sürükledikten sonra, şimdi de yeni filmi Phantom Thread ile moda endüstrisine ve 1950’lerin Londra’sına götürüyor. 

Detaylardaki Zarafet: Phantom Thread

Bugünlerde 17. !f İstanbul Bağımsız Bağımsız Filmler Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan, En İyi Film dahil 6 dalda Oscar adaylığı bulunan Phantom Thread’in, festivalin en iyilerinden olduğuna şüphe yok. Bense 2017’nin başyapıtlarından sayılabilecek bu filmi daha da özel bir deneyimin parçası olarak, 70mm özel gösteriminde izleyebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. 

Sinema endüstrisinin ilk yıllarından beri kullanılan bir format olmasına rağmen hem yapım hem de gösterim aşamasında yüksek bütçeler gerektirdiği için geçmişte dahi çok tercih edilmeyen, fakat diğer formatlara göre çok daha yüksek çözünürlüklü ve çok daha kaliteli olan 70mm film formatı, dijital projeksiyonların tüm dünyaya yayıldığı günümüzde artık nostaljik bir deneyim ve prestijli bir sunum aracı olmakla yetiniyor. 90’lar sonrasında tamamı bu formatta çekilmiş filmlerin sayısı yok denecek kadar az: Kenneth Branagh’ın Hamlet (1996) ve Murder on the Orient Express (2017), Ron Fricke’nin Baraka (1992) ve Samsara (2011), Quentin Tarantino’nun The Hateful Eight (2015), Paul Thomas Anderson’ın The Master (2012) ve Christopher Nolan’ın Dunkirk (2017) filmleri, yönetmenlerin tercihleri ve/veya hedef kitlelerinin beklentileri doğrultusunda bu formatta çekilip sunulmuş filmlerden bazıları. Diğer yandan sadece bazı özel sahneleri bu formatta çekilen ya da farklı bir formatta çekildikten sonra 70mm baskılarının özel gösterimleri düzenlenen filmler de mevcut. İşte bu filmlerden biri olan Phantom Threadin 70mm özel gösterimi, Los Angeles, New York, San Francisco, Austin, Boston, Chicago ve Londra’da toplam 9 sinemada gerçekleşti. 

Chicago’daki The Music Box Theatre, 800 kişilik nostaljik salonu, 35mm ve 70mm gösterimleri, sessiz filmlere canlı müzikle eşlik edilmesini sağlayan orgu ve yıl boyu süren sinefil-mıknatısı etkinlikleriyle kentin sahip olduğu en güzel sinema salonu belki de. Sinemada 12 Ocak’ta başlayan ve halen günde dört gösterimle süren Phantom Thread 70mm özel gösterimlerinin ilk hafta sonu için tüm seansların biletleri anında tükenmiş, kapıda metrelerce kuyruk oluşmuştu. Birkaç gün sonra bilet bulabildiğimde bunun gerçekten de kaçırılmayacak bir deneyim olduğunu anladım. Ustalığı, ince işçiliği ve zarafeti detaylarında saklı olan ve atmosferi 1950’lerde geçen bu filme sinemanın (sadece sinema salonunun değil fuayenin ve barının da) atmosferi çok yakışıyordu. 

Phantom Thread, dönemin Londra’sında üst sınıfın gözde modaevlerinden biri olan Woodcock Modaevi’nin kapılarından içeri giriyor ve bizi moda tasarımcısı Reynolds Woodcock’la tanıştırıyor. Reynolds (Daniel Day-Lewis), perdede gözüktüğü ilk andan itibaren karizmasıyla, giyimiyle, ses tonuyla ve bakışlarıyla etkisi altına alıyor bizi. Rutinine, alışkanlıklarına ve ritüellerine ölesiye düşkün bu adamın belki de farkında olmadığı bir alışkanlığı var ki, filmi ve Reynolds’ı var eden de bu alışkanlık: Reynolds’ın tüm karizması ve gücünün ardında, ablası Cyril’in (Lesley Manville) kontrolüne ve yönlendirmelerine bağımlı hâle gelmiş küçük bir çocuk olması. Önceleri bu harika çocuğu bir kaide, bir sütun gibi tek başına ayakta tutabilen Cyril, bir süre sonra Alma’nın (Vicky Krieps) gelişiyle ve güç dengelerinin değişmesiyle sağlamlığını yitiriyor. 

Reynolds’ın vazgeçilmez ritüellerinden birinde, bir kahvaltı vakti tanıştığı sıradan bir genç kız olan Alma, kısa sürede Reynolds’ın yaşamını değiştirecek bir figüre dönüşüyor. Yaşamına, zanaatına ya da rutinine müdahil olduğunu anladığı (veya ablasının uyarılarıyla bunun farkına vardığı) anda “kurtulduğu” gelip geçici genç kızlardan biri değil Alma. Daha ilk randevularında onun en özel alanına, atölyesine girmeyi, Cyril’i her fırsatta çerçevenin dışına itmeyi, Reynolds’ın alıştığı hayata baş kaldırmayı, onun hayatının bir parçası olmayı, ona (ve ablasına) rağmen onun için mücadele etmeyi başarıyor. Reynolds’ı yükseklerde tutan, sergileyen kaide, herhangi birinin eksikliği ya da zayıflığı onu devirecek iki bacağa dönüşmeye başlıyor. Phantom Thread’in aslında Reynolds’ın ve zanaatının değil, iki kadının güç savaşının hikâyesi olduğunu anlamamız uzun sürmüyor. 

Kostüm tasarımcısı Mark Bridges, besteci Jonny Greenwood ve senarist Paul Thomas Anderson’ın zanaatkarlık konusunda kurgusal moda tasarımcısı Reynolds Woodcock’tan aşağı kalır yanı yok. Tıpkı onun tasarımlarının kıvrımlarına gizli mesajların dikili olması gibi, kumaşların, renklerin ve modanın fon oluşturduğu bu güç savaşının her bir hamlesi, filmin kostümlerine, müziklerine ve senaryosuna gizlenmiş detaylarda kendini gösteriyor. Alma resme dahil olduktan sonra kusursuzluğunu yitiren tasarımlar, Cyril ve Alma arasındaki dengelerle beraber formu değişen müzikler ya da Reynolds’ın karakterindeki, sözcüklerindeki, tavırlarındaki dönüşüm… 

Göz boyayan bir “şıklıktansa” etkileyici bir zarafetten yana olan Phantom Thread’in bu tercihi yalnızca görselliğinde değil, hikâye anlatımında da fark ediliyor. Paul Thomas Anderson’ın gücünü detaylardan alan filmi Phantom Thread, her nerede ve her ne formatta izlerseniz izleyin sizi içine çekecek büyülü bir dünyaya davet ediyor.

​Film, 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ndeki gösterimlerinin ardından, 9 Mart tarihi itibarıyla vizyonda olacak.

https://www.youtube.com/watch?v=MoVvtAkPcdA

0
12152
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle