02 NİSAN, PAZARTESİ, 2018

Bir İlk Film Denemesi: Martı

Ankara Film Festivali’nden En İyi Senaryo Ödülü’yle dönen Martı, köylü ve kentli iki çiftin izole bir ortamda birlikte geçirdikleri birkaç haftalık süreyi anlatıyor. Gösterdiği köylü-kentli, hayal-gerçek, etik-etik olmayan gibi zıtlıklardan güç alan Martı, televizyon dünyasında yetişen Erkan Tunç’un yazıp yönettiği bir ilk film.

Bir İlk Film Denemesi: Martı

Martı, bir ilk film. Bu özelliğinin en baştan söylenmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü film her ne kadar sıra dışı senaryosuyla ilgi çekse de, anlatısal ve teknik olarak kimi eksiklere, kimi kırılganlıklara sahip. Bu eksikler de, inanıyorum ki, Martı’nın bir ilk film olmasından ileri geliyor. Televizyon dizilerinde aldığı pek çok kamera arkası görevin ardından ilk filmini yazıp yönetme cesaretinden dolayı yönetmeni tebrik etmeli. Her ne kadar Martı hakkında kuvvetli bir film denebileceğini düşünmesem de yönetmen kendini geliştirip tecrübe kazandıkça ortaya belki de daha derli toplu filmler çıkarabilecektir.

Film, İzmir’de kentten uzak bir tavuk çiftliğinin görevlisi olan Yakup (Onur Buldu) ve eşi Mediha’nın (Sahra Şaş) hayatıyla açılıyor. Mediha’nın yaşadığı yere ve kocasına dair hissettiği aidiyet problemlerinin altını çizerek başlayan film, bize çift ve çiftin problemleri hakkında bilgi verdikten sonra, Yakup ve Mediha’nın monoton hayatını derinden etkileyecek kentli bir çiftin çiftliğe gelmesiyle olay örgüsündeki ilk etkimesini yaşıyor. Rıza (Onur Erkan) ve Nurgül (İrem Sak), filme kafamızda soru işaretleri oluşturarak giriyor. Hem Yakup-Madiha hem Rıza-Nurgül çiftine dair cevaplarını merak ettiğimiz sorular, filmin bizi bir süre gizemiyle sürüklemesini sağlıyor. Fakat bu gizem, hikâyenin sündürülmesi, anlatıda meydana gelen haddinden fazla sürpriz ve adeta Türk dizilerinin imzası olan “dram üstüne dram”la cazibesini kaybediyor. Yönetmen televizyondan geldiği için, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, ilk film denemesinde bir televizyon dizisinin izlerini taşıyor. Tiratların uzunlukları ve duygudan yoksunlukları, trajik olması amaçlanan hikâyelerin birbirinin içine girip izleyiciyi dur durak bilmeden bombardımana tutması; etkileyici olması amaçlanan pek çok sahnenin gücünü kaybetmesine neden oluyor. Martı, içinde birden fazla hikâye, çokça dram ve aşırı sayıda sürpriz barındıran bir hikâye. Pekâlâ ilgi çekici olabilirdi. Fakat problem şu ki, filmde bunca olan biteni temellendirip destekleyecek ne karakter derinliği, ne de doyurucu cevaplar sunan bir anlatı var. Bu nedenle filmin ilk yarısı, her ne kadar etkileyici ve gizemli başlasa da bir süre sonra tam bir bulamaç hâlini alıyor. İç içe geçen hikâyeler izleyicinin ilgisini cezbedip filmin akıcılığını sağlamaktan çok, kötü oyunculukların da benzin dökmesiyle iyice harlanıp filmi düpedüz sıkıcı hâle getiriyor. İki buçuk saate yakın süresiyle bir ilk film için çok cesur davranan yönetmen, malesef film temposunu bu süre boyunca muhafaza edemiyor ve karşımıza içinde tempo ve anlatı bazında pek çok kırılma yaşayan bir film çıkıyor. Film, dönem dönem güçlenip akıcılaşırken (özellikle en başı ve ikinci yarının başı), dönem dönemse akıcılıktan uzak ve izleyiciye hiçbir şey vadetmeyen bir hâle bürünüyor.

Hikâye ne kadar ilgi çekici olursa olsun, filmde o kadar fazla dram ögesi var ki bir süre sonra izleyici adeta boğuluyor. Ölümcül hastalıklar, çiftler arasındaki entrika, çocuğu olmayan çiftin kederi, evlilik problemleri, Yakup’un geçmişi, Mediha’nın geleceği, beladan kaçan kentli çiftin kaderi... Filmin sonuna yaklaştıkça birbirinin ardı sıra gelen sürprizler ise bir süre sonra etkilerini tamamen yitiriyor, zira izleyici birisine tepki verecekken hemen bir diğeri geliveriyor. Zaten bu sürprizlerin de bazıları tamamen tesadüfe dayalı ve temelsiz. Bu, filmi doğallıktan uzaklaştırarak izleyiciyi büyüsünü yitirmiş kurmacanın içinde yalnız bırakıyor. Aynı zamanda hikâyeye zerk edilen metaforların (dikkatimi çekenler ambulans, martı ve ayakkabı oldu) anlatıyı derinleştirme görevi görmeleri gerekirken, adeta karakterleri anlayabilmek için sarıldığımız birer can simidi oluyorlar. Metafor, ayakları yere sağlam basan bir hikâyeyi güçlendirmek için kullanılır; herhangi bir filme “sanat filmi görüntüsü” versin diye değil. 

Filmin umut veren yönü ise, yönetmenin en azından subjektif bir anlatısının az çok kendisini hissettirmesi. Bu subjektif anlatı umuyorum ki, yönetmen televizyonda nasıl serpildiyse, sinemada da güç kazanmasını sağlar. Filmdeki bu subjekif ayrıntılar, belki de yönetmenin tecrübe kazanmasıyla, Türk sinemasında Abluka (Emin Alper, 2015)Sarmaşık (Tolga Karaçelik, 2015) ve Kalandar Soğuğu (Mustafa Kara, 2016) gibi etkileyici filmlerle yavaş yavaş görülmeye başlanan post-modernist sinemaya yeni örnekler oluşturur. Martı, bu sinema anlayışına göz kırpıyor, ama yetersiz. Filmde gözlemlenen karakter gelişimleri ise bazen doğallıktan uzak olsa da, filmi ayakta tutan ögeler. Filmin ardından karakterlerin en baştaki hâlleriyle en sondaki duygusal yapılarını karşılaştırmak, esasında filmin üzerinde daha iyi çalışılmış olsa güçlü bir eser olabileceğini gösteriyor.

Yarım kalan, hiç kurulamayan veya gerçekleşmesi için büyük cesaret gereken hayaller üzerine olduğunu söyleyebileceğim Martı, teknik açıdan kurgusal veya zamansal devamlılık sorunu yaşamasa da karakterlerin iç hayatını yansıtması amaçlanan birkaç farklı tekniğin (dissolve, fade, super-imposition, symbolic insert edit) fazla kullanımı nedeniyle zamanla teknik olarak da bıkkınlık veriyor. Ama tüm bu denemeleri yapmasının ilerde yönetmene faydası olabilir elbette. Film hikâye bazındaki kalabalıklığın bir benzerini teknik olarak da yaşıyor. Koltuğa çivilemesi gereken karakter gerilimleri, tüm bu aşırı kullanım ve kalabalıktan doğan yetersizlik çerçevesinde amacına ulaşmıyor.

Martı, yönetmen için bir başlangıç. Bu nedenle yazıya nasıl Martı’nın bir ilk film olduğunu belirterek başladıysam, öyle de bitiriyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=RK5ap22jqMQ

0
1397
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle