16 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2015

Beyazperdeye Müzisyen Eli Değince

The Beta Band’in eski üyesi John Maclean bu sıra sinema gündemini epey meşgul ediyor. İlk yönetmenlik denemesi olan Slow West ile beklenmedik bir başarı yakalayan İskoç müzisyenin bu filmi, 3-11 Ekim arasında düzenlenecek Filmekimi’nde izleyiciyle buluşacak. Biz de Maclean’ın başarısından yola çıktık ve müzisyen eli değince bir başka güzel olan filmleri andık.

Beyazperdeye Müzisyen Eli Değince

Filmekimi 2015’in programında yer alan Slow West, hiç kuşkusuz bu yılın en dikkate değer filmlerinden biri. Sundance Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü alarak adını duyuran indie western türündeki bu kült eser, aynı zamanda bir ilk film. İşin bir başka enteresan ve bu yazıya ilham veren tarafı ise, filmin yönetmeninin İskoç grup The Beta Band’in eski üyelerinden John Maclean olması. Maclean, kazandığı ödüller ve aldığı övgülerle kariyerindeki bu keskin dönüşü sanatsal bir başarıyla taçlandırmayı başardı. Fakat bu, müzisyenlerin sinemadaki ilk başarısı değil. Şarkılarıyla milyonları etkileyen sanatçıların sinemaya el atması her zaman harika sonuçlar doğurmuyor elbette. Ama bazı buluşmalar var ki, yıllar geçse de unutulmayacak filmlere vesile oluyor. Biz de Slow West’i bahane edip bu buluşmaları eşsiz kılan müzisyenleri ve filmleri hatırlamak istedik.

Yetenekli Bay Bowie

David Bowie’nin sinemayla kurduğu ilişkiyi tarif etmek en az onun müziğini tarif etmek kadar zor. Glam kültürünün yaratıcısı, klişelerden özenle kaçan, her zaman için yeni ve farklı olanın peşinde koşan Bowie’nin sinemayla kurduğu ilişkide, müzik ile kurduğu ilişkiye benzer bir deneysellik söz konusu.

Sıradan rolleri geri çevirip eksantrik karakterlere hayat vermeyi seçen Bowie, beyazperdedeki en unutulmaz performansını hiç kuşkusuz The Man Who Fell to Earth’te (Dünyaya Düşen Adam) verdi. Usta yönetmen Nicolas Roeg’un yönettiği filmde su bulmak için dünyaya gelen bir uzaylıyı canlandıran Bowie, müzik kariyeri boyunca da bu “uzaydan gelme” meselesine hayli ağırlık verdi. 1972 yılında çıkardığı beşinci stüdyo albümü The Rise & Fall of Ziggy Stardust and the Spiders From Mars’tan itibaren uzaydan gelen biseksüel şarkıcı Ziggy Stardust kılığına bürünen ve Spiders From Mars diye tanıttığı grubuyla dünya turnesine çıkan Bowie’nin bu “uzaydan gelme” hikâyesi hem müzik hem de sinema kariyerinde sanatsal bir zarafete büründü.

David Bowie, The Man Who Fell to Earth dışında, Merry Christmas, Mr. Lawrence ve The Hunger gibi filmlerde de o filmleri başyapıt seviyesine çıkaracak performanslar vermeyi ihmal etmedi.

Björk: Şarkılar Seni Söyler

İzlanda’da Kukl ve The Sugarcubes gibi gruplarla post-punk yaptıktan sonra Londra’da başladığı solo kariyerinde bütünüyle elektronik tabanlı müziğe yönelen Björk, yedinci sanata hiçbir zaman uzak bir isim olmadı. Şarkılarına çektiği video klipleri ufak çaplı sanat eserleri olarak nitelendirebileceğimiz Björk, The Juniper Tree ile pek de iyi bir başlangıç yapmadığı sinema kariyerinde yeniden beyazperdede görünmek için tıpkı yaptığı müzik gibi farklı, derin ve biraz da “tuhaf” bir şey bekliyordu. Eh, konu tuhaflık olunca da sinema dünyasında akla gelen ilk isimlerden biri Lars Von Trier oluyor elbette. Trier, Björk’ün meşhur “It's Oh So Quiet” klibini görünce kafasında lambalar yanıyor ve Dancer In The Dark’ın ilk adımları atılıyor.

Björk-Trier ikilisi sıra dışı müzikal Dancer in The Dark için bir araya geldiğinde ortaya çıkacak sonuç gerçekten merak uyandırıyordu. İki dev egonun bolca çatıştığı, setlerin terk edildiği zorlu süreçlerin ardından Dancer in The Dark, 2000 yılının mayıs ayında ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yapmış ve Björk festivalde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanırken, ondan 10 dakika kadar sonra da Lars Von Trier Altın Palmiye’yi kucaklamıştı.

Björk’ün yavaş yavaş görme yetisini kaybeden Çek göçmen Selma rolünde harikalar yarattığı filme tek katkısı oyunculuk dalında değildi elbette. Dancer In The Dark’ın gücünü şahikalara yükselten şarkılar da Björk’ün elinden çıkmıştı. Filmin soundtrack albümü Selmasongs, özellikle Björk’ün Peter Stormare ile birlikte söylediği I’ve Seen it All ile ön plana çıkmış ve şarkı da en az filmin kendisi kadar klasik olmuştu.

Dancer in The Dark

Mutlu Nick Cave Yoktur

Nick Cave’in müzik kariyeri ile yazarlık macerası aynı zamanlarda başladı denebilir. İlk albümü From Her to Eternity’i çıkardıktan dört yıl sonra hem senaryosunu yazdığı hem de rollerden birini canlandırdığı Ghosts... of the Civil Dead filmini yaratan Cave’in sinemayla kurduğu yakın dostluk sonraki yıllarda da hep sürdü. Onu kimi zaman Tom DiCillo’nun Johnny Suede filminde Brad Pitt ile karşılıklı oynarken, kimi zaman da Wim Wenders’in başyapıtı Der Himmel über Berlin’de (Berlin Üzerinde Gökyüzü) The Carny’i söylerken izledik.

Sinema üzerine yazmayı da çok seven Nick Cave değeri bilinmemiş bazı yönetmenlerin uluslararası alanda ismini duyurmasını sağladı. Örneğin Rus yönetmen Aleksandr Sokurov’un Ana ve Oğlu filmi üzerine 1998’de Independent’da yazdığı harika makale hem Sokurov’un adının duyulmasını sağlamış hem de Cave’in eleştirmenlik başarısını gözler önüne sermişti.

2014’te gösterime giren 20,000 Days on Earth ise adeta Nick Cave’in sinemaya ilan-ı aşkıydı. Senaryosunu yazıp başrolünde oynadığı bu yarı belgesel yarı otobiyografik filmle bir nevi dünya üzerindeki 20 bininci gününü kutladı ve ifade etme yeteneğinin sınırlarının müzikten ibaret olmadığını kanıtladı. Elini attığı her alanda harikalar yaratmak gibi onun için sıradan bir yeteneğe sahip olan Cave’in müzik, edebiyat, ve kadınlar ile dolu 20.000 günlük hayatının anlatıldığı belgesel sanatçının mutsuz bir adam olarak portresini sunma özelliğine de sahip.

Evet Ama, Bir Courtney Love Bunu Yapabilir mi Bakalım?

Courtney Love, 90’ların kült gruplarından Hole ile rock camiasına adım atmış fakat asıl hikâyesi Kurt Cobain ile evlendiğinde başlamıştı. İkilinin aşk ve nefret eksenindeki med cezir ilişkisi Cobain’in ölümüyle sonuçlanmış ve Courtney de 2000’ler ile birlikte geçmişe nazaran hayli sakinleşmişti. Hole’ün ardından ilk solo albümü America's Sweetheart’ı çıkardığında “Rock yıldızı Baudelaire safhamı geçtim, bir nevi Rilke aşamasına geldim” diyordu.

1996 yılında gösterime giren The People vs. Larry Flynt birçok açıdan övülebilecek niteliklere sahip bir film. Kamera arkasındaki Milos Forman’ın tecrübesi, gerçek bir olaya dayanan hikâyenin tüm orijinalliğiyle beyazperdeye taşınması ve başroldeki Woody Harrelson’ın müthiş performansı oldukça göz alıcıydı. Ama büyük ihtimalle hiç kimse, bu filmin Courtney Love ile ön plana çıkacağını hayal edememişti. Aslında Courtney oyunculuk yeteneğini daha önce birkaç filmde, özellikle de punk camiasının simge isimleri Sid Vicious ve Nancy Spungen’ın hayatını anlatan Sid and Nancy filminde göstermişti. Ama bu defa küçük bir rolde değil, başrolde karşımızdaydı ve sonuç beklenenden de iyiydi.

1996’da kaygan zeminde ayakta durmaya çalışan, uyuşturucu ve depresyon problemleriyle sıklıkla uğraşan ve üzerinde kocaman bir “Kurt Cobain’in Katili” imgesi dolaşan Courtney Love, filmdeki Althea Leasure Flynt rolü için biçilmiş kaftandı aslında. Hustler dergisinin kurucusu Lary Flynt’ın Aids hastası ve uyuşturucu bağımlısı eşi rolünde deyim yerindeyse “damardan” bir performans veren Love, 1997 Berlin Film Festivali’nde The People vs. Larry Flynt  Altın Ayı’ya uzanırken en çok konuşulan isimlerden biriydi.

 The People vs. Larry Flynt

İsa,  PJ Harvey’e Görünüyor

1998 güzel bir yıldı. En azından PJ Harvey açısından. 1998’de çıkan dördüncü PJ Harvey stüdyo albümü Is This Desire? şarkıcının bütün hüznünü ve karamsarlığını sindirmiş bir yapıya sahipti. İçinde her biri PJ Harvey’den parçalar taşıyan karakterlerin cirit attığı (Angelene, Catherine) soğuk geceler, uğuldayan rüzgârlar ve bolca acıdan bahseden şarkılarla dolu olan Is This Desire, birçok PJ hayranına göre sanatçının en kişisel ve en iyi albümü.

PJ Harvey aynı yıl ilk kez sinema seyircisiyle de buluşmuştu. Bağımsız sinemanın mühim yönetmenlerinden Hal Hartley’nin çektiği The Book of Life’da oynayan PJ Harvey, İsa’nın dirildikten sonra göründüğü ilk kişi olan mitolojik karakter Magdalena’ya ya da Hal Hartley’nin deyimiyle postmodern Magdalena’ya hayat vermişti.

Milenyum öncesi yapılan kıyamet filmleri arasında apayrı bir yeri olan The Book of Life’da sigarasını elinden düşürmeyen ve tıpkı şarkılarındaki gibi karamsar ama güçlü kalmayı becerebilen bir karakteri canlandıran PJ Harvey’nin rolüne ısınmak konusunda hiçbir güçlük çekmediği aşikâr.

Motosikletli Kız: Marianne Faithfull

Marianne Faithfull, 60’lı yılların en popüler rock ikonlarından biriydi. The Rolling Stones üyeleri ile yaşadığı ilişkiler ve bu ilişkilerin yarattığı şarkılarla bir anlamda o yılların ilham perisiydi. As Tears Go By, Wild Horses, Let’s Spend The Night Together gibi klasik RS şarkılarının ona yazıldığı bir sır değil. Kendisi de bu konuda pek mütevazı değil zaten. “Ben olmasam, 60’lı yıllara damga vuran şarkıların yarısı yapılamazdı” diyecek kadar etkisinin farkında.

Marianne Faithfull’un kişisel müzik kariyeri ise her zaman dengesiz oldu. 60’lı yıllarda pop müzikle haşır neşirdi. 70’li yıllarda ise yavaş yavaş popülerliğinin azalması ve bir türlü kurtulamadığı uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle zor günler geçirdi. Fakat yaşadığı zor günler ona harika bir albüm için de ilham verdi: Broken English. 1979’da çıkan bu albümle beraber Faithfull yeni bir hayata başladı.

60’lı yıllarda sadece müzisyenlere değil sinemacılara da ilham veren Marianne Faithfull,  sinema kariyerine de epey şanslı başladı. İlk deneyimlerinden birinde bir Jean-Luc Godard filminde oynama fırsatı yakalayan İngiliz şarkıcı, 1966 yapımı Made In USA filminde ufak da olsa bir rol kapmıştı. Fakat, asıl performansını 1968’de bugün artık adı pek anılmayan gizli saklı bir başyapıtta vermişti: The Girl On a Motorcycle.

Tek parça deriden oluşan tulumu, kaskı ve eski sevgilisinin zihnini meşgul eden hatıralarıyla yollara düşen Rebecca rolünde harikalar yaratan Faithfull’un ilham perisi imajına cuk oturan bu film, döneminin ruhunu derinden yakalayabilen ve bugün bile yeni kalmayı başaran bir güce sahip.

0
3882
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle