22 KASIM, PERŞEMBE, 2018

2018’den Geriye Kalan 10 Etkileyici Film

Her sene etrafımda “Bu sene filmler açısından hiç iyi bir yıl değildi sanki” diyen birileri mutlaka olur, ben de “Harika bir seneydi bence!” diye karşılık veririm her defasında. Çünkü beni şaşırtan şey kaç tane kötü film yapıldığı değil, kaç iyi film yapıldığı olur.

2018’den Geriye Kalan 10 Etkileyici Film

Son 20 yılda kayda değer şekilde değişen sinema sektörü, televizyon tarafından ihtişamının çoğunun çalınmasıyla birlikte yaklaşık son beş yılda tamamıyla değişti. Eğer bana “televizyonda harika senaryolar var, filmlerdekinden daha da fazla!” diyen her tanıdığım için beş kuruşum olsaydı bir daha asla beş kuruşa ihtiyacım olmazdı. Bu kuruş krallığımı zenginleştiren bir diğer cümle de “X (filmini) Y (medya sunucusu) yayımladığı zaman evde izlerim” olur herhalde. Ancak üçüncü bir görüş olan “Sinemaya gitmek çok pahalı” ise maalesef oldukça savunulabilir, bu yüzden bunu kuruşlara dahil etmiyorum.

Bir de “Ben filmleri beni rahatsız edecek kimsenin olmadığı evimde izlemeyi seviyorum” var, bu da oldukça güçlü bir argüman, kabul ediyorum. Ancak izlemiş olduğum filmlerin çoğunu -diğer birçok insanın büyürken yaptığı gibi- evde izlemiş olsam da benim buradaki küçük sırrım aslında evden çıkmayı çok seviyor olmam. Film sırasında cep telefonuna bakan insanların yanında olmayı sevmiyorum (siz kendinizi biliyorsunuz!) ancak bir grup insanla tamamen aynı deneyimi yaşamasak bile o aynı deneyimin bir parçası olmayı seviyorum. Benden çok daha büyük görsellerin olduğu o ortamda bulunmayı seviyorum, özellikle de yüzlerin büyüklüğünü. Sinemada yanınızda insan var (iyi ihtimalle cep telefonuna bakmayan biri), önünüzde insan var ve bu bazen şaşırtıcı olabilecek kadar büyük ve canlı bir topluluk olabiliyor. Ben sinemaya etkilenmek için değil, şaşırmak için gidiyorum.

O yüzden işte beni etkilemeyen ancak bana çok fazla, bazen de tüyler ürpertici derecede zevk veren 10 filmi sıraladım. Benim için yılın en iyi filmi olan Alfonso Cuaron’nun Roma’sı yakında Netflix’te izlenebilecek, bu yüzden insanların filmi izlemek için sinemaya akın etmeyeceğinin farkındayım. Bu iyi bir şey, çünkü çok daha fazla insan filmi izleyebilir. Ancak sadece nispeten küçük bir grup insan filmin yoğun ve zarif güzelliğinin tadına büyük ekranda varabilecek.

Her iki türlü de Roma ve listedeki her film -sizin kendi favorileriniz de dahil- size kendinizden büyük bir şeyin parçası olduğunuzu hissettirmek amacıyla yapıldı. Büyük ekran ve arkadaşlar tercihinize kalmış, ancak önerilir. 

10- Paddington 2

Paddington 2’de Ben Whishaw tarafından seslendirilen kalın mavi paltolu bir ayı, 100 yaşındaki teyzesi için bir hediye almaya çalışır ve yanlışlıkla hapse düşer. Orada diğer mahkumları yaratıcı marmelatlı sandviç yapma teknikleriyle kendine hayran bırakır öyle ki Brendan Gleeson’ın canlandırdığı korkutucu ama geleneksel aşçı Knuckles McGinty tarafından bile onaylanır. Tatlı ancak yumuşak olmayan bu film, yine Paul King tarafından yönetilen büyüleyici ilk filminden bile daha çok zevk veriyor. Zenginliğiyle hayat veren bir film ve hepimiz bunu daha da yaymak için ondan biraz faydalanabiliriz.

Yapılması çok uzun sürdü. Çekimler sırasında yönetmeni kovuldu. (Daha önce cinsel taciz ile suçlanmıştı ancak kendisi reddetti.) Daha sonra filmin cansız diyaloglarına ve kalıplaşmış hikâye anlatıcılığına yoğunlaşan kötü eleştiriler yağmaya başladı. Ancak Rami Malek’in Queen’in solisti Freddie Mercury’yi canlandırdığı Bohemian Rhapsody, “yüksek kalite” filmlerin nadiren altından kalkabildiği süslü ve kuvvetli bir enerjiye sahip. Biraz kirli ve karmaşık olabilir ancak bu ihtişamlı bir karmaşa. Aşk, seks ve rock’n roll için yaşamanın -yani belirli kalıplara takılıp kalmanın tam aksini- anlatan çok renkli bir anıt diyebiliriz. 

8- If Beale Street Could Talk

James Baldwin’in keskin romanının harika bir incelikle işlendiği, Barry Jenkins tarafından yönetilen bu uyarlamada, Kiki Lanes ve Stephan James yanlış bir suçlamayla ayrı düşen -aynı zamanda bebek bekleyen- genç iki aşığı canlandırıyor. Film çok katmanlı işleniyor. Genç bir çift hakkında güzel bir film ve aynı zamanda adil olmak dışında her şey olabilen ceza yargılama sisteminin de sert bir eleştirisi. Regina King, çocuğunun ve onun sevdiği adamın acı çekişini görmeye dayanamayan, ışık ve gölgeyle onların fedakarlıklarına şahit olan bir anne olarak müthiş bir yardımcı rol sergiliyor.

7- A Star Is Born

En son ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeyin -defalarca yapılmış bir filmin yeni bir versiyonunun- tam da istediğimiz şey olduğunu kim bilebilirdi? Yönetmen Bradley Cooper potansiyel olarak bayatlayan bu hikâyeyi modern çağda hayal etme işine koyuluyor ve kendisi neredeyse modası geçmiş bir country şarkıcısı Jackson rolünde, Lady Gaga da mütevazı ancak tartışılmaz biçimde yetenekli, sonunda süper stara dönüşen bir şarkıcı-söz yazarı olarak filmde yer alıyor. Sonuçta hem taze hem de rahatlatıcı bir klasik gibi hissettiren katartik bir melodram karşımıza çıkıyor. “Belki de eski yolları bırakmanın vakti gelmiştir” diyor Cooper filmin müziklerine ait şarkılardan birinde. Ancak kendisi neyi muhafaza etmenin değerli olduğunu biliyor. 

6- Can You Ever Forgive Me?

1980’lerde bir zaman sonunda, biyografi yazarı Lee Israel’in geçim kaynakları suyunu çekmiş, çaresizlikten ünlü edebi figürlerin mektuplarının sahtelerini yapıp satarak bir servet kazanmış, ta ki yakalanana kadar. Yönetmen Marielle Heller bu gerçek hikâyeden yalnızlık, huysuz arkadaşlıklar ve kariyer duraksamaları ile ilgili olağanüstü romantik bir film ortaya çıkarmış. Düşündüğünüzden çok daha eğlenceli ama aynı zamanda kariyerinde U dönüşü yapmak zorunda kalan herkes için can yakıcı biçimde gerçekçi. Melissa McCarthy, üstü kapalı “zor” yaftası yüzüne vurulan ve aynı zamanda eşcinsel bir kadın olan Israel’i canlandırıyor. Suç ortağı da Richard E. Grant tarafından canlandırılan fırlama bir çapkın. Birlikte büyük, fazlaca illegal dolaplar döndürüyorlar ve herkes onları düşerken yalnız bıraksa da onlar birbirlerine tutunuyorlar.

5- The Favourite

Britanya Kraliçesi Anne’in hayatındaki olayların yaramazca ve dolu dolu bir şekilde yeniden canlandırıldığı Yorgos Lanthimos tarafından yönetilen bu film bazen rengi ışığa göre değişen bir mücevhere benziyor bazen bir komedi bazense drama. Olivia Colman en yakın arkadaşı ve yoldaşının (Rachel Weisz) sevgisi için yaşayan -ta ki entrikacı bir sürtük (Emma Stone) saraya gelene dek- sıkılmış ve mutsuz bir kraliçeyi canlandırıyor. Ekşilikle yumuşaklık arasında tatlı bir noktada duran, ince esprili ancak en nihayetinde duygulandırıcı bu filmde sadakat ve bağlılıklar sahteleşiyor, bozuluyor ve yeniden kuruluyor.

4- Eight Grade

Yeni yüzlerden Elsie Fisher’ın ortaokuldan liseye geçiş yapan bir kız rolünde harika performans sergilediği, Bo Burnham’ın ilk filmi olan Eight Grade’i yüreğim ağzımda izledim. “Nasıl kötü bir şey yaşanacak?”, “Böyle savunmasız olduğu bir yaşta başına hangi büyük travma gelecek?” diyerek. Ancak Eight Grade o tür bir felaket barındırmıyor, bu sevimli genç kadın sadece hayatın en ego söndüren evrelerinden birini atlatmak zorunda ve bu yeterince zor. Burnham’ın -zekice, sevecen ve gerçekçi- filmi her noktaya doğru yerden dokunuyor.

3- First Reformed

Bazen bir filmin acısı, aynadaki parmak izleri gibi durur. Paul Schrader’in First Reformed filminde, Ethan Hawke yolunu kaybetmiş, içkiyle sonunu daha da hızlandıran taşralı bir papazı canlandırdığı rolüyle senenin en iyi performanslarından birini sergiliyor. Cemaatinden –Amanda Seyfried’ın duyguyla canlandırdığı- genç bir kadın, radikal bir çevre aktivisti olan kocasının intihar görevi planladığından korkarak papaza ulaşıyor. Politika, din, küresel ısınma krizi -yemek sofralarımızda sürekli konuştuğumuz ya da konuşmaya korktuğumuz her şey- Schrader’ın dikkatli merceği altında sahneye çıkıyor. Bu senenin en dikkatli, yoğun ve tahkim edici filmlerinden biri.

2- Won’t You Be My Neighbour? 

Bazen her şey çok kötüymüş ve asla düzelmeyecekmiş gibi gelir. Ancak Morgan Neville’in, uzun süre yayımlanan ve sevilen Mister Roger’s Neighbourhood’unun en sessiz televizyon süper starı olan Fred Rogers hakkındaki belgeseli iyiliğin, ilerlemek için tek başına en güçlü kaynak olduğunu ve bunun hepimize açık olduğunu söylüyor. Neville, Rogers’ın hayatlarına dokunduğu insanlarla yapılan eski görüşme kayıtlarını ve röportajları kullanarak bu canı gönülden sevimli adamı mutlu yapan şeyin gizemini çözmeye çalışıyor. Maalesef 2003’te kaybettiğimiz Rogers artık yanımızda değil, ancak ona sahip olduğumuz zamanlar için bile şanslıyız.

1- Roma

Alfonso Cuoron, güzel filmler yaparak bir kariyer inşa etti, ancak kendisini büyüten kadınlardan birine (ekranın yenilerinden Yalitza Aparicio tarafından yoğun bir sıcaklıkla canlandırılıyor) ithaf ettiği Roma en duygulandırıcı ve güzel filmi. Bu Cuoron için fazlasıyla kişisel bir film ancak içerdikleri evrensel. Kendi hikâyesini anlatırken, bizi biz yapan, insanların bizi desteklemek ve korumak için yaptığı incelikli işleri düşünmemizi sağlıyor. Roma hafızanın gücüne bir övgü, bir fısıltı kadar yakın ve bir denizin kükremesi kadar hayat dolu.

Stephanie Zacharek’in TIME’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

​Çeviri: Beyzanur Cebeci

0
10682
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle