03 OCAK, ÇARŞAMBA, 2018

16mm’lik Politik Kamera: Godard ve Ben

The Artist’iyle iyi bilinen Fransız yönetmen Michel Hazanavicius’ın yeni filmi Le Redoutable, ülkemizde Godard ve Ben ismiyle sinemalarda. Film, Fransız Yeni Dalga Akımı’nın şahsına münhasır isimlerinden Jean-Luc Godard’ın 1967’den ‘70lerin başına kadar olan hayatını, o dönemki hayat arkadaşı Anne Wiazemsky’nin gözünden anlatıyor.

16mm’lik Politik Kamera: Godard ve Ben

2011’de The Artist’iyle “En İyi Yönetmen” dahil beş Oscar kazanan Michel Hazanavicius, bu sefer de karşımıza Cannes’da hayli ses getiren Le Redoutable’la çıkıyor. Le Redoutable, Fransız sinemasında Yeni Dalga Akımı’nın kuramcı ve uygulayıcılarından pek tartışmalı devrimci auteur yönetmen Jean-Luc Godard’ın 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başındaki hayatından bir kesit. Film, Godard’ın ’68 olaylarından bir sene önce çektiği La Chinoise’da tanışıp hemen sonrasında evlendiği Anne Wiazemsky’nin (Stacy Martin) gözlerinden Godard’ı anlatıyor. Normalde kameranın arkasında pozisyon aldığı zor filmler yoluyla anlamaya çalıştığımız Godard karakteri, bu sefer Fransız sinemasının yıldızlarından Louis Garrel aracılığıyla kameranın önünde. Her zaman olduğu gibi öfkeli, yenilikçi ve politik. Bu sefer anlamak nispeten kolay. Zira Le Redoutable’da Godard’ın hayatına yaklaşma, çevresini tanıma ve karakterini sarmalayan sert politik zırhın altındaki duygusallığına dokunma imkânı buluyoruz. Tüm bunları hissetmemizde 60’lı yılların sinema anlayışını günümüzün modern perdesine pekâlâ uyarlayan Hazanavicius’un yanı sıra, altından kalkması epeyce zor olan bu rolü iyi beceren Louis Garrel’in de büyük payı var.

Filmin merkezindeki Godard’ı, ona hâkim olan üç kavramın etkisinde izliyoruz. Bunlar, o hep düşlediği devrim, Anne’e beslediği derin aşk ve elbette ki sinema. Bahsettiğim bu üç şeyi birleştirdiği La Chinoise’ı çekerken başlıyor Le RedoutableLa Chinoise seti yeniden oluşturulurken kapıdaki Malcolm X çıkartması dahi unutulmamış, çok hoş. Godard’ın epik tiyatronun perdeye yansıması sayılabilecek devrimci sinemasının biçemini modernize edip mizahla soslayan Hazanavicius, yönetmenin beton misali sert politik duruşunu pozitif müzik seçimleriyle, parlak renk paleti ve doğrusu Stacy Martin’in akıl almaz güzelliğiyle de besleyerek ortaya zamanın Yeni Dalgası’ndan da güç alan modern bir film çıkartmış. Genel olarak Godard filmlerine bolca atıfta bulunulması, onunla özdeşleşen pek çok tekniğin yerinde kullanımı Hazanavicius’un dersine iyi çalıştığını gösteriyor. Elbette amaç Godard sinemasını kopyalamak değil; Godard’ı izlediğimiz bir filmde Godardesk bir hava yakalayıp sinemaseveri zaman zaman gülümsetmek, zaman zaman düşündürmek. Ah birkaç da jump-cut koysaymış tabii, işte o zaman daha bir Godard kokardı! 

“Sinema politik mi olmalıdır?” sorusu belki sinemanın kendisi kadar eskidir. Pek çok devrimci yönetmen her filmin politik olduğunu, zira içinde politika geçmeyen bir filmin de var olan düzenin devamını istediği için politik bir yapım olduğunu savunur. Bilinir ki Godard da bu görüşü sonuna kadar destekler (az sonra bahsedeceğim ilk dönemi ve bugünü hariç) filmlerini fikirlerini yaymak ve devrimci cepheye omuz toplamak amacıyla yapar. Bu hususta bir başka devrimci yönetmen Ken Loach’ın Godard eleştirisini hatırlamakta fayda var, zira Le Redoutable da bizi bu problemi düşünmeye itiyor. Kendini devrimci addeden Godard’ın filmleri ne kadar etkili bir devrimci silahtır? Bir işçi Godard’ı anlayabilir mi, yoksa onunla dalga mı geçer? Loach, bir Godard filminin asla bir fabrikada gösterilemeyeceğini, proletarya tarafından benimsenemeyeceğini söyler. Zaten Godard da burjuva olduğunun farkında olan, işçiden nispeten uzak bir sinemacıdır. Ulaşmak istediği kitle görece aydın kabul edilebilecek kaymak tabaka ve öğrencilerdir. Le Redoutable, Godard’ın bu yönünü göstermekten geri durmamış. Hatta belki filmde Godard’ın birkaç kez kırılan gözlüğünü mizahi bir ögenin ötesinde onun devrimci bakışına bir gönderi olarak da okuyabiliriz. Filmde kendisini çok sert eleştirdiğini gördüğümüz Godard’ın her toplumsal olayda kırılan bu gözlüklerinin, onun dönemin politik olaylarını doğru izleyemediğine inanmasının bir metaforu olarak görmek çok mu yanlış olur?

Godard sinemasını üç bölüme ayırmak mümkündür. À Bout de Souffle’dan Week End’e uzanan ilk döneme “ulaşılabilir dönem” demek mantıklı olur. Zira bu dönemde La Chinoise ve Week End haricinde politikasının dozajı nispeten kısık, Yeni Dalga anlayışı ve sinemasal estetik kaygıları ise daha yoğundur. Filmleri daha anlaşılabilirdir. Ardından ’68 olaylarının da etkisiyle 80’lere kadar sürecek olan ilk kırılmasını yaşar. Bu kırılmayla ortaya sert, politik ve anlaşılması çok daha zor bir Godard çıkar. Le Redoutable’da gördüğümüz kırılma işte budur, film bu dönemi anlatır. Onu sinema dilini değiştirmeye iten bu kırılmayı hazırlayan duygusal ve politik nedenler seyircinin huzuruna sunulur ve Godard’a yaklaşma şansı verilir bize. Topluma ve ekonomiye pek çok kritik yansıması olan ’68 olaylarının daha sonra Godard’da değiştirdiklerini ise Un Film Comme les Autres ve Pravda gibi aşırı politik (yoğun siyasal eleştiri) döneminde yaptığı filmlerde daha iyi görebilmekteyiz. Le Redoutable’da kuruluşu gösterilen Dziga Vertov grubu dönemine denk geliyor bunlar. İşte onu bu seviyeye iten nedenlerden bazıları, Le Redoutable’da perdeye aktarılmış. Hem sanatsal hem politik açıdan ’68 Paris’ini anlamaya çalışmak ve böylesi deneyimlerin insanlar üzerinde kısa, orta ve uzun vadedeki etkilerini analiz etmek önemlidir. Hele de yakın tarihimizde Gezi Parkı varken.

Estetik olarak bakıldığında ise ’68 Paris’inin renkli bir prototipini görmek başlı başına büyük bir keyifti. Renkler, müzik seçimleri ve oyunculuklar hatasız, anlatım akıcıydı. Sinema kamerasını sokağa indiren adam olan Godard’ı elinde 16 milimetresiyle çatışmaları kaydederken görmek sanıyorum ki Godard sinemasını seven herkes için epeyce anlamlıdır. ’68 Paris’inin Godard’da uyandırdıklarını, onsuz eksik hissettiği biricik Anne’i için verdiği içsel kavgaları ve büyük tutkusu sinemayı aynı potada eritip bize sunan Le Redoutable, estetik açıdan ve film dokusu bakımından Hazinevicius sinemasının özelliklerini taşıyarak yumuşak ve modern, gösterdiği sorunlar ve sorduğu sorularla ise yer yer Godard’ı anımsatacak biçimde sivri dilli. 

0
2111
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle