19 MAYIS, PERŞEMBE, 2016

“Yazmak Öğretilmez, Öğrenilir”

Yazabilmek için çok okumalısın. Seni besleyen kaynaklar bulmalısın. Yazmak öğretilmez, ama yazmayı öğrenebilirsin. Sana âşık olmayı öğretebilir miyim? Öğretemem. Ama sen öğrenebilirsin bunu. Aradaki bütün fark budur.

“Yazmak Öğretilmez, Öğrenilir”

Babasının “ölüm” haberi geldiğinde, Mehmet Eroğlu üç yaşında bile değil. Hatırlayabildiği ilk anısı da bu acı olay. Yaz mevsimini ailesiyle geçirdiği Karaburun’daki evlerinde, havanın ansızın gerginleştiğini iyi hatırlıyor. Koştururken ona “otur, sus” dendiğini, annesinin ağladığını. Fakat ertesi gün babası eve dönüyor! Ağır bir trafik kazası geçirmiş, ama hayatta. 17 yıl sonra gerçekten öldüğünde ise babasının ölüm haberini ikinci kez almak gibi çetin bir tecrübenin sahibi oluyor Mehmet Eroğlu.

Anılar, yazarın hayatında önemli bir yer kaplıyor. Yıl 1983. Okumayı henüz öğrenmiş küçük kızı, dedesinin 15 yaşındayken tuttuğu hatıra defterini keşfediyor. Mehmet Eroğlu, kızını evde elinde kurşun kalem, bu deftere yazarken buluyor. Hatıra defterinde, dedesinin fotoğraflarıyla karşılaşan küçük kız, “Ben seni görmedim ama seni çok seviyorum” diye yazmış. Sayfaların arasında, tam 81 yıl önce konulmuş neredeyse fosilleşmiş bir gül yaprağı durmakta. Hatıraların ölümsüzlüğünü kanıtlayan bir metafor belki; kim bilir. 

Tıpkı yaşamı gibi, Mehmet Eroğlu’nun hatıraları da çeşit çeşit ve rengarenk. 1999’a kadar mühendis olarak çalıştıktan sonra, Uğur Mumcu Vakfı’nda ders vermeye başladı. 50 yaşından itibaren bütün zamanını yazmaya ayırma kararını alıyor. Bir gün bankacılarla birlikte uluslararası bir projenin finansman paketi üzerinde çalışırken, toplantıda bulunan bir kadın, kartvizitini görünce, “Aaa sizin adınızla bir yazar var” der. Tanıştığı mühendisin, “o yazar” olduğunu anlayınca, “Ama siz burada ne arıyorsunuz?” diye sorar. Eroğlu, kendisine “tam zamanı” dedirten bu diyalogtan altı ay sonra işini bırakır. Pedagoji dersi almadığı için, gönlündeki hocalığı yapamaz. Ama o sıralarda Attila İlhan, ona Uğur Mumcu Vakfı’nda edebiyatla ilgili bazı çalışmaların yapıldığını söyleyerek, ilgilenmesini rica eder. Mehmet Eroğlu, o günden beri 17 yıldır, orada yazma seminerleri ve roman inceleme dersleri veriyor.

Mehmet Eroğlu yazmanın öğretilebildiğine inanmıyor:“Yetenek diye birsey yok. Yetenek dediğin, enerji ve kararlılık. Bu ikisi yanyanaysa, yeteneğin var. Ondan sonra yaratma sürecine geçiyoruz. Bu da öğrenilebilen bir süreç. Sanatın büyük bir kısmının emek olduğunu anlatıyoruz öğrencilerimize. Yazmak aşka benzer diyorum ben; sonu her zaman mutlu bitmez, tıpkı aşkta olduğu gibi. O tutku dediğimiz İngilizce’de, Fransızca’da da “passion”, ama Yunanca’da “pathos”, yani asıl acı çekme fiilinden geliyor. Tutku demek acı demektir. Eğer geçmiş hayatını anılaştıramıyorsan, silip atamıyorsan, üç seçeneğin var: ya depresyona giriyorsun, ya alkolik oluyorsun, ya da yazıyorsun. Yazmak ve müzik yapmak için, aşk değil, aşk acısı gerekiyor. Mutlu aşktan hicbirşey çıkmıyor. Hayatın kiri, hayatın tortusu eksikse, olmuyor.”

Genel kural olarak klasikleri okumayla başlamayı öneriyor Mehmet Eroğlu: ”Yazabilmek için çok okumalısın. Seni besleyen kaynaklar bulmalısın. Yazmak öğretilmez, ama yazmayı öğrenebilirsin. Sana âşık olmayı öğretebilir miyim? Öğretemem. Ama sen öğrenebilirsin bunu. Aradaki bütün fark budur.

Her şeye merak duyan, çok yönlü bir yazar Mehmet Eroğlu. Üniversitedeyken neredeyse her dersten zevk aldığını anlatıyor. 25 yıl boyunca, her gün ikibuçuk paket sigara içecek kadar tiryaki. Bağımlılığı öylesine büyükmüş ki, ODTÜ’nün ateş altında kaldığı 5 Mart 1971’de, duvarlar yıkılırken izmarit bulabilmek uğruna, o alandaki en tehlikeli noktalara gitmiş.

1993’te bu kötü alışkanlığı terk etmeye karar veriyor:

Yeniden kendimin efendisi olmak istiyordum. Hayatımda yapabileceğim en zor şey nedir, diye sordum kendime. Sigarayı bırakayım ve hiç yapmadığım birşey yapayım onun yerine. Bu kararı verdiğimde, arkadaşlarla dışarıda içki ve sigara içerken, briç oynuyorduk. O sıra bir saksofon sesi dikkatimi çekti. Paul Desmond’un “Take Five” parçası olduğunu öğrenince, saksofon çalmaya karar verdim. Ertesi gün büroda satın alma müdürümüzü çağırarak, bana bir saksofon almasını rica ettim. O da hayatında ilk kez bir tenor saksofon alıp getirdi bana. Enstrümanla CSO’nun saksofon sanatçısına giderek ders verip veremeyeceğini sordum. “Neden?” dedi. Şimdi, akşam içki içerken sigarayı bırakmak aklıma geldi, ondan dolayı saksofona karar verdim desem, bu deli diyecek. Dedim ki, çocukluğumdan beri saksofon çalmak istiyorum. Müzikle hiç alakam yok, solfej bilmiyorum, nota okuyamıyorum, ama hepsini öğrenirim dedim. Getirdiğim saksofona baktı, ‘iyi enstrüman olmadan ders veremem size’ dedi. “Selman” markanın da en iyisi olduğunu söyledi. Bir hafta sonra büroma gelmesini, tekrar konuşmamızı rica ettim.” 

Bir hafta içinde de İngiltere’den sipariş üzerine kendisine getirilen bir Selman saksofonun sahibi olmayı başarmış. “Yedinci gün geldiğinde saksofonumu hocaya gösterdim. ‘Nasıl buldunuz bunu? Bu saksofondan, Ankara’da sadece iki kişide var. Yoksa siz Arnavut musunuz?’ diye sordu. ‘Değilim, ama onlar kadar inatçıyım’ dedim. O zaman bana ders vermeyi kabul etti. Her gün, en az iki saat uğraştım ikibuçuk sene boyunca. 250’ye yakın parça çalabiliyordum. O kadar çok ilgilendim ki müzikle, arkadaşlar beni göremez oldular. Bir gün büronun önünde bir arkadaşla karşılaştım, ‘Sen nerelerdesin? Kuşkulanıyorum, birşey var, birini mi buldun?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim. ‘Peki nasıl?’ ‘Sarışın. Bütün boş vaktimi onunla geçiriyorum, birbirimize sarılıyoruz’, dedim. ‘Aaa. Görebilir miyiz onu’ diye sorunca, ‘Tabii, gel göstereyim’ dedim. Çok şaşırdı iş yerimde bir ilişkimin olmasına. Odaya götürüp saksofon kutumu açtım ve sarışın sevgilimi gösterdim ona.

Bu farklı aşk hikâyesi maalesef biraz hüzünlü sona ermiş. Düşerek parmağını kırdığı günden beri artık saksofon çalamıyor.

Müzik yapmak, umut verici bir faaliyet şüphesiz. Yazmak ise Mehmet Eroğlu’ya göre öyle değil: “Umut vermek, kutsal kitapların işi. Bizim işimiz umutsuzluk Türkiye’de.

Kimbilir hüzün; belki de bu yüzden, bu coğrafyaya ait olan bir histir. Bu duyguyu bir yabancıya anlatmak ise hiç kolay değil.

Eroğlu’nun Düş kırgınları romanında önemli bir yer tutan hüzün, kitabın Ingilizce tercümesinde (The Disenchanted) atmosfer olarak yeterince yansıtılamadığı için, okurun orijinal kitaptaki tadı alamadığını anlatıyor.

Sanat için biraz hüzünlü olmak iyidir” diyor Mehmet Eroğlu: “Hüznün fazlası kötü ama. Çünkü insanı melankoliye doğru götürüyor, melankoli de çürütüyor. Hüzün her zaman sözcük de değil, hüzün cümlelerin ard arda gelişi, bazen bir paragraf içinden oluşan atmosferin adı, yani oradan çıkan ışık ve gölge, okurken okurun içine girdiği o atmosfer. İşte bu his, çeviride kayboluyor.

Tam da bu yüzden, bazı kitapların tercümesinden değil, yeniden yazılmasından söz etmek gerekiyor. Kanadalı Nicole Gagnon ise bu hüzün duygusunu akıcı bir dille aktarmayı başaran bir isim. Türk sevgilisinin tavsiyesiyle Mehmet Eroğlu’unun eserlerini keşfedip bütün romanlarını okuyan Gagnon, üçünü seneler önce Fransızca’ya çevirmiş. Fakat o yıllarda, yayınevleri Türk edebiyatına çok önem vermedikleri için, yazık ki basılmamışlar.

Söyleşimiz sırasında, Mehmet Eroğlu’nun üzerinde çalıstiğı son romanını tamamladığını öğreniyoruz. “Ölümsüz bir kahraman olmak için, ölmeyi göze almak gerekiyor” diyen yazarın bu yeni romanı raflardaki yerini çok yakında alacak.

0
19409
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle