22 EKİM, PERŞEMBE, 2015

‘Yazı tankeri’: Çetin Altan

Türk edebiyat ve basın dünyasının duayen ismi Çetin Altan bugün hayata veda etti. 88 yaşında aramızdan ayrılan Altan’ın dolu dolu hayatının kısa portresi...

‘Yazı tankeri’: Çetin Altan

Çetin Altan’ın hayatında da, yazılarında da bir görsel zenginlik vardı. Yaşar Kemal’in romanları, Nazım Hikmet’in şiirleri gibi, Çetin Altan’ın da, bırakın edebiyat yapıtlarını, yalnızca gazete yazılarında bile, okuyanı önce hurufi kılacak, sonra da kozmik bir aleme savuracak yoğunlukta ve çoğunlukta görsellik, imge, metafor vardı. Adeta Nazım Hikmet, Attila İlhan ve Dağlarca buluşmuş da, Yahya Kemal’le Necip Fazıl da nefes nefese bu ziyafetin sonuna yetişmiş gibi. Cemil Meriç’i de bu görsel ve imgesel buluşmaya çağırırsanız tablo az çok tamamlanmış olur.

Semih Poroy da olabilir, Metin Üstündağ da çok iyi olur, gençlerden Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya ilk aklıma gelenlerden. Çetin Altan’ın yazılarından alıntılarla bir ‘çizi-yorum’ albümü oluşturmalı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, günümüze sosyolojik, siyasal, toplumsal bir Türkiye tarihi, yani büyük bir görsel bellek arşivi. Belki çizgifilm, animasyon yapılır. Belki de ilk yazılarından itibaren yapılacak seçmelerle bir çizgiroman da oluşturulabilir, Marx’ın Kapital’i ve Komünist Manifesto bile artık çizildiğine göre. Bir de ‘tadımlık’ değil elbette, yapıtlarından seçme cümleler, paragraflarla bir ‘alıntılar ansiklopedisi’ yapılsa. Kütüphanesiz Türk evleri de bundan nasibini alsa! Belki de bir ‘sorular kitabı’, bir ‘cevaplar kitabı’ da olmalı yazdıklarından seçmelerle. ‘Usta’ sormalı: “Hiç kimse açık deniz kaptanlarıyla röportaj yapmıyor bizde; her tarafımız su. Bir anket yapalım, İstanbul’un içinden deniz geçiyor, soralım, iskele-sancak ne demek?”

Herkes Ondan Bir Şey Öğrendi

Ortalama 40 bin yazısı varmış, bu da 5 milyon cümle ediyormuş. Dağlarca ‘şiir tankeri’yse Çetin Altan da ‘yazı tankeri’dir. ‘Pancar Motoru’ dediği, ekmek teknesinin moderni sayılır, daktilosuyla hem yazdı hem de ovaları, köyleri, kurak tarlaları, çorak zihinleri suladı, besledi, yeşertti ve herkes ondan bir şey öğrendi. ‘Evladiyelik’ dedikleri bu olmalı, sizden önce dedeniz, babanız okudu, sizden sonra da çocuklarınız okuyacak. Aman ‘klasik’ olmasın, malum kimse okumaz! Bir ‘kişi’ değil bir ‘okul’ sayılmalı, ama bahçesi, terası, dünyaya kıyısı da olan bir açık okul.

Nazım Hikmet’in ‘vatan hain’i, sosyalist olmanın ‘vatanı satmak’la eşdeğer olduğu günlerde o ikisini de ‘oldu’, bugün onu en çok eleştirenlerin abilerini, liderlerini sosyalizmle tanıştırdı, Onlar Uyanırken’i onlar için yazdı. Çok konuştu, çok söyledi, çok içti, çok dans etti, çok yazdı, çok sevdi ama Attila İlhan gibi “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” demedi. Belki de en ‘feminist’ yazarımız odur. Kadınları kendilerine rağmen savundu, ‘muasır medeniyet’ denilen ‘seviye’ye ancak ‘kadın uygarlığı’yla ulaşılabileceğini bıkmadan yazdı.

İşçilerin kurtuluşundan kadınların kurtuluşuna, köylülerin kurtuluşundan memleketin kurtuluşuna kalemiyle, sözüyle, yaşamıyla mücadele verdi ve en büyük ödülü aldı: Döneklik.

Artık kimsenin endişe etmesine gerek yok, ‘döneklik kontenjanı’nı Cem Karaca’yla birlikte doldurdu. Bu anlamda da kendini feda ettiği söylenebilir.

0
2070
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle