23 ARALIK, CUMA, 2016

“Yazarlık, Son Ana Kadar Yazmaya Devam Etmek”

Doğan Kitap, yazarlarını okurlarıyla buluşturacağı “Odak Yazar” buluşmalarının ikincisini yazar ve gazeteci Enver Aysever’le gerçekleştirdi. Biz de bu buluşmada gerçekleşen hoş sohbetin notlarını tuttuk…

“Yazarlık, Son Ana Kadar Yazmaya Devam Etmek”

Söyleşi, soğuk bir günde Kalamış Yelken Kulübü içerisinde bulunan Havasu Kafe’de bir an olsun kaygılanmadan edemediğimiz ülkemizin yoğun gündemini, ülkenin hal-i pürmelalini konuşarak başladı. Konukların ilgisi ve Aysever’in siyasetin içinde bir gazeteci olması, uzun ama aydınlatıcı bir sohbeti beraberinde getirdi. Buluşmada en çok sistemin temel taşı eğitim konusuna zaman ayrıldı. İktidarlar ve eğitim sistemleri konusuna geçildiğinde konuklardan Aysever’in okul hayatıyla ilgili sorular gelmeye başladı. Pek de parlak bir öğrencilik hayatı olmadığını anlatan Aysever, lise yıllarının sınıfta kalarak geçtiğini, mezun olduktan dört sene sonra MSGSÜ Sosyoloji Bölümü’ne girebildiğini ve burayı da bir takım sebeplerden dolayı 15 senede bitirebildiğini söyledi. Bunun üzerine birkaç anısını anlattı:

“Son sınıfta Meral Özbek hocamdı. “Popüler Kültür ve Orhan Gencebay” kitabının yazarıdır. O zaman ekonomik açıdan sorunlarımız var, ben televizyonda çalışıyorum, “Ah Kızlar ve Erkekler, Saklambaç” yarışmasında. Meral Hoca, sıkı bir akademisyendir, Türkiye’deki en iyi sosyologlardan biridir. Sınavda Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla ilgili bir soru sordu ve kitap, defter açık dedi. Ben de Meral Hanım’ı çok seviyorum yalan yanlış yazacak halim yok. Hocam, ben kaç zamandır okula gelmiyorum, kitaplara göndermeler yaparak yazamam. Ama Türkiye’nin bütün sosyolojik varlığını Bağcılar’da bir stüdyoda insanlarla birebir yaşayarak çözdüm, o yüzden ‘Enver Aysever sosyolojisi’ olarak teker teker yazıyorum, dedim. Normalde kalmam lazım, ama sınıfta geçer not alan birkaç kişiden biri oldum. Bana sen entelektüel olarak alt yapını hazırlamışsın, buradan öğrenecek bir şeyin yok, sosyolojik tahlillerin sezgisel ve gözleme dayalı, sosyoloji de bundan başka bir şey değil, dedi. O benim için bir ölçüt olmuştu.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bunun üzerine sosyolojinin toplumların yönetilmesi ve yönlendirilmesindeki yeri, liberal demokrasi ve Türkiye örneği ile 80’lerden bugüne siyasi gidişat üzerine sohbet devam etti. Günümüzde tek tipleşmenin medyada hakim olduğu görüşü üzerine bir konuk, Aysever’in RS FM’de sabah program yapıyor olmasına çok sevindiğini, farklı seslerin varlığının daha çok olması gerektiğini düşündüğünü söyledi.

Okumaya ve yazmaya ilgisi olan insanların sohbetinde elbette konu yazarlık ve yazma meselesine geldi. Konuklardan biri, kendi için bir şeyler yazdığını söyledi. Yazarken ister istemez toplumsal bir konuya değindiğini, bunun kaçınılmaz olduğunu gördüğünü belirtti. Bunun üzerine Enver Aysever şöyle dedi:

“Öncelikle yazı yazma meselesinden başlayalım. Yazarlık meselesi birkaç sebepten ortaya çıkar. Bunlardan biri, kendimizin bile adını koyamadığımız, farkında olmadığımız bir duygunun içimizde yeşerdiğini hissetmeye başlarız. Bu duygu, yaptıkça gelişen ve bizi içine alan bir duygudur. Dolayısıyla yazı yazmak mutluluk ya da mutsuzluk, başarı ya da başarısızlıkla ilgili bir durum değil. Profesyonel yazarlık düzenli ve profesyonel bir çabayı gerektirir. Attila İlhan, bir gün bana ‘Enver, hiçbir şey bulamadığım zaman sabah kalkarım, pencereden dışarı bakarım, gördüğüm ne varsa oturur onu yazarım’ demişti. Dolayısıyla ilham gelen yazar, yazar değildir. Yazara ilham falan gelmez. Yazarlık ciddi işçilik meselesidir. İçinde toplumsal bir soruna değinmeyen hiçbir metin sanatsal ya da değerli bir metin olamaz. Tüm hayatını küçük bir Almanya köyünde, Prusya’da yaşayan Kant, her gün 15.00-15.30 arası aynı yolu yürürmüş. O kadar ki etrafındakiler saatini ona göre ayarlarmış. Tüm hayatı boyunca bir gün gittiği yönün tersine gidiyor, o gün de Fransız Devrimi olduğu sırada ne olup bittiğini haber almak için. İçe kapalı, kendi dünyasının üzerinde olan bir adam bile aslında etik sorunları, insanın kendi etik değerlerini oluşturması gerektiğini yazarken hem toplumsal bir şey yazıyordu hem de siyasal meselelere kafa patlatıyordu. Dolayısıyla yazarlık bu duygularla birlikte olur. Yaratıcı yazarlık diye bir laf çıktı şimdi. Hâlbuki yaratıcılık olmadan yazarlık olmaz zaten. Yaratıcı yazarlık, kurgu, kurmaca yazarlığıdır. Yazarlık için üslubunu, kendi sesini bulacaksın. Yazar inceltilmiş bir duyguyu, inceltilmiş bir estetik ölçütü oluşturmaya başladığında yalnızlaşmaya başlar. Her bilgeleşme telaşında olan insan çevresindekilerden sıkılır. Yazarlık kendi kendinize söyleşme meselesidir. Descartes’ın bir lafı var, ‘Kitap okumak olağanüstü bir şeydir; çünkü insanlığın en iyi adamları sizinle özel olarak sohbet eder.’  Sadece bizim modern dönem edebiyatına baktığımızda bir ömür boyunca ne Cemal Süreya’yı ne Sait Faik’i ne Oğuz Atay’ı ne Selim İleri’yi ne de Sevim Burak’ı bitirebilirsiniz. Benimle temas eden okuyucu, izleyiciler bana medyadaki diğerlerinden farklı olduğumu, sürekli entelektüel göndermeler yaptığımı söylüyorlar. Nedeni de şu televizyonculuk orta zekaya hizmet vermektir. En iyi dizi bile iyi bir romanın size vereceklerini veremez."

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Gazeteciliğin hatta insanın varlık problemini, doğayı çözümlemenin temelindeki soru sormanın önemi üzerine konuşulmaya devam edildi. Aysever, yazarlık meselesine geri dönerek şunları anlattı:

“Yazarlık umut ya da umutsuzluk meselesi değil. Bir örnek vereyim. Benim herkese hararetle önerdiğim bir kitap vardır, Say Yayınlarından çıkan “Hitler’in Filozofları”. Kitap üç bölüme ayrılmış. Bir bölümünde Hitler’e esin kaynağı olmuş filozoflar yer alıyor, burada büyük bir filozofun sapkın bir şekilde nasıl çarpıtılacağını görüyoruz aslında. Hitler, üniversitelere ve hukuka müdahale ettiğinde, Walter Benjamin, Theodor Adorno ve Max Horkheimer sürgünde Frankfurt Okulu’nu kuruyorlar. Daha sonra Adorno, Amerika’ya kaçmayı başarıyor. Walter Benjamin de Fransa’ya gidiyor. Almanlar Fransa’ya dayandığında İspanyollardan vize alıyor, tam çıkacakken Paris İşgali gerçekleşiyor. Benjamin bir kasabaya dönüyor ve burada kaldığı otelin sahibinin bir Gestapo gammazcısı olduğunu fark ediyor, toplama kampına gideceğini anlıyor ve odasına çıkıp zehir içip, intihar ediyor. Yine aynı şekilde Zweig, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden birisi. Amerika’ya kaçıyor o da. Bir gecede Almanya’da kitapları yasaklandığı için bir gecede dilsiz bırakılıyor. Bir gün karısıyla güzel bir akşam yemeği yiyorlar ve ardından zehir içip intihar ediyorlar. Bunlar hep trajedi, yazarların dramları. Yazarlık son ana kadar yazmaya devam etmek. O sebeple umut, umutsuzluk gibi şeyler yazar için engel değil. Bazıları dayanamaz buna ama son ana kadar yazmıştır bu yazarlar.”

Aysever’e sorulan sorulardan biri de yazarlığa ne zaman başladığı oldu. Bunun üzerine yazarın cevabı:

“Küçükken çok iyi bir Fenerbahçeliydim. Selçuk Ural hayranıydım ama iyi futbol oynayamıyordum. Çocukken anneanneme hikayeler anlatırdım, hatta üzüp ağlatırdım onu. Ama benim asıl tutkum tiyatroydu. Doğru düzgün kitabımı ortaokulda okudum. Zaten kitap okumanın karmaşık bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum.”

Enver Bey’in konuşmanın başlarında müjdesini verdiği yeni romanı söyleşinin merak noktalarından biri oldu. Bizimle Mart 2017’de çıkacak romanıyla ilgili birkaç ayrıntı paylaştı:

“Yeni romanın üçte ikisini 15 Temmuz’dan önce yazmıştım. Neredeyse orada yazdığım her şey Türkiye’nin başına geldi. Benim çok sevdiğim, Türkiye’de bir tür falcılık yapmış yazarlar vardır. Bunlardan bir tanesi Melih Cevdet Anday’dır. Anday’ın “Gizli Emir” romanı şahane bir eserdir. 12 Mart öncesi atmosferi yazmıştır. Bilge Karasu’nun “Gece”sini de severim. Oğuz Atay’ı politik bulmazlar ama onda da aynı duygu vardır, mesela “Korkuyu Beklerken”de. Doğrudan politik toplumcu roman yazma tutumunda olmadım. Ama bu romanda Türkiye’nin iklimi içerisinde bulunan bireyin dünyasını, bir kadın üzerinden anlatıyorum. Romanın ismi gerçekten sürpriz olacak. Bugün elle tutulur, gözle görülür gerilim atmosferini imgeleriyle, diliyle kurmaya çalıştığım bir roman. Bir kadın hikâyesi ve İstanbul’da geçiyor. Ve burada bir salgın gerçekleşiyor.”

Konuklardan biri Enver Bey’in geçmişte bir kitap fuarında Salah Birsel’le olan anısını anlatmasını isteyince bir yazarın fuar anındaki duygularını da öğrenmiş olduk. Yazar şahane anıyı bizlere şöyle aktardı:

“Ortaokul ikincisi sınıftayım, kitap fuarı o zamanlar Taksim’de yapılıyordu. Fuara gitmek heyecan verici, zaten yeni keşfediyorum. Emin Çölaşan’ın kitabı “Yalçın Nereye Koşuyor?” yeni çıkmış, masada kuyruk var. Uğur Mumcu, Aziz Nesin’in meşhur olduğu yıllar. Ben de gidiyorum, bir adam oturuyor mumya gibi. Bir arkadaşımla gittik biz de. Merhaba, dedik. Bir yazara sorulacak en saçma soruyu o yazara sorarak, “Hangi kitabınızı önerirsiniz?” dedik. O da bize “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni verdi. Ben de içimden, ihtiyar bir kitap yazmış alalım katkımız olsun, diyorum. Okulda bir hocam gördü, ‘oo Salah Birsel’den imza almışsın’ dedi. Sonra kitabı okumaya çalıştım, okuyamadım bıraktım. Aradan yıllar geçip, 18-19 yaşıma geldiğimde artık bir Salah Birsel tutkunuydum. Evimde bir Salah Birsel külliyatı var. O zaman şunu düşündüm ‘Bir yazar, tek başına fuarda standında otururken, hiçbir okuru yokken ne yapar?’. Yayınevi çalışanları vardır, önünden insanlar geçer ve sana bir ‘merhaba’ bile demezler, bazen seni tezgahtar sanarlar. Benim ilk kitabım çıktığında o zaman Remzi Kitabevi’nin yazarıyım. Emre Kongar’la beni yan yana koydular. Emre Hoca’nın da en parladığı dönemler. Yanında da ben varım, zaten bir kitabım var. Herkes bana ‘şunu uzatır mısın?’ diye soruyor. Tomris Uyar dermiş ki, ‘Yazarların önüne ismini yazacağınıza, fındık fıstık atmayın diye yazın’. Yıllar geçti tanınmaya, okunmaya başlandığımda fuarda artık önümde sıralar oluşmaya başladı. Ama her yazarda imza gününe kimse gelmeyecek korkusu vardır.”  

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Tanımadığın insanların hayatlarına dokunabilmenin öneminden bahsederken konu bir anda radyoya geliyor. Radyo programlarında durumun daha farklı olduğunu, oranın bir tür dertleşme zamanı olduğunu söylüyor. Radyonun kendisi için önemini ise şöyle anlatıyor:

“Radyonun benim hayatımda çok büyük önemi vardır. Küçükken bizim evde 24 saat radyo açıktı. Benim de bütün belleğim radyoyla dolu, hatta melodilerini bile hatırlarım. Sabah kalktığımda “Demir Bank iyi günler diler” derken bir reklam değil, Demir Bank bana da iyi günler dilerdi. Sanki bir insan, olgu gibi. Radyoda da ben çalıyorum şarkıları şimdi.” Bu sırada konuklardan biri Aysever’in çoğunlukla İlham İrem çalmasının onu çocukluğuna götürdüğünü, bu sayede hatıralarını anımsadığını söyledi.

Aysever, bellek yaratmanın, kuşaklar arası etkileşim kurabilmesinin nedeni olarak kendisinin büyük yazarları tanıma fırsatı olduğunu söyledi ve bunun üzerine Oktay Akbal ile olan tanışıklığını anlattı:

“Oktay Akbal, Ataköy’de oturur ama ben nerden tanıyayım. Yıllar geçti kitaplarım yayımlandı, o da benim hakkımda yazılar yazdı. Ben de evine ziyarete gittim. ‘Gel sana ne göstereceğim’ dedi. Kullandığı ilk daktilo duruyordu. Buna tanık olmak çok acayip bir şey. El yazmaları, notları duruyor. Edebiyatla ilgili olmayan biri için önemli olmayabilir. Ama Oktay Akbal’ın daktilosu için sadece şunu hatırlamak yeterli: ‘Önce ekmekler bozuldu.” Çünkü bütün insanlığı anlatıyorsun. Fırınlarda ekmeklerden hamur çalınmaya başlandığı zaman. Savaş zamanı ekmek tayındır. Ekmekten çalan en büyük namussuzluğu yapmıştır. Önce ekmekler bozuldu, demek Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki insanların çaresizliklerini anlatmış demektir.”

Bu konuşmadan Rus edebiyatının dünyaca ünlü ismi Dostoyevski’ye olan hayranlığına geliyor konu. Aysever, sırf Dostoyevski’nin yaşadığı yeri, yazdığı odayı görmek için Rusya’ya gittiğini anlattı. Türkiye’de Rus edebiyatına çok yakın olduğunu, bunun da en büyük sebebinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hasan Ali Yücel’in Rus edebiyatını dilimize çevirmesi olduğunu söyledi. “Bizi yetiştiren edebiyattır, Rus edebiyatı. Sonuçta Moskova yoksa Nazım yok. O kültürü solumasa o da olmazdı.” Fransız edebiyatının da cumhuriyet fikrinin karşılıklı olmasından dolayı yakın olduğunu belirtti. Bu noktada Alman edebiyatı konusuna geldiğinde önce Alman felsefesinin İstanbul Üniversite’sine gelen akademisyenlerle geldiğini burada Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Behice Boran, Halide Edip gibi isimlerin de beslendiği gerçek bir üniversite kurulduğu söyledi.

“Cumhuriyet’in ilk kuşağı çok büyük bir entelektüel zemin üzerine oturmuştur. Bugün o güç sayesinde varız. 40 kuşağı çok güçlü bir kuşaktır. Halikarnas Balıkçısı, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Melih Cevdet o kuşaktan. Bu adamlar dünya çapında yazarlar. Cumhuriyet’in mayası sağlam bu açıdan. Mesela Cemal Kuntay, Dostoyevski kalibresinde bir yazar. “Üç İstanbul” ve “Abdülhamit Düşerken” mutlaka okunması gereken iki eser. Bir imparatorluğun çöküşünü olağanüstü şekilde yazıyor. Halikarnas Balıkçısı’na baktığınız zaman bir derya. İngilizceden öyle çevirileri var ki şu an öyle çeviri yapan adam bulamazsın, olağanüstü. Bana sorsan filozof.” Halikarnas Balıkçısı’nın sürgün sebebinin aslını şu şekilde anlattı yazarımız, “Herkes babasını öldürdüğü için sürüldüğünü sanıyor ama aslında Tan Gazetesi’ne yazdığı bir yazı nedeniyle Zekeriya Sertel’le birlikte yargılandılar. Sertel, Sinop’a sürülürken; Halikarnas Balıkçısı Bodrum’a sürüldü. Ama Bodrum o kadar uzak ki neredeyse gelene kadar cezası düşüyor. Burası cennet, bir daha dönmem, diyor gelince. Zekeriya Sertel’le Sabiha Sertel’in Hatıratları mutlaka okunmalı o dönemi anlamak için. Bir de Halikarnas Balıkçısı’nın “Mavi Sürgün” kitabı okunmalı.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

İnsanın ömründe okuyabileceği kitap sayısının az olduğunu belirten Aysever, insanlara ne okunması değil ama ancak ne okunmaması gerektiğini söyleyebileceğini belirtti. “İnsanın kendi kültürünün ürünlerini bilmemesi halinde, bir edebiyat lezzeti edinme şansı yoktur. Neruda der ki, ‘Siz Türkler ne kadar şanslısınız, Nâzım’ı Türkçeden okuyorsunuz.’ Kendi dilimizdeki büyük yazarları elbette okuyup, bilmeliyiz. Milan Kundera’ya sorarlar, ‘İyi romancıları, başka dilde olanları nasıl anlıyorsunuz?’ Kundera da diyor ki, ‘Örneğin Rusçada Gorki’yi, Thomas More’u Almancada okumak isterdim, ama  size bir sır vereceğim iyi romancılar bütün dillerdeki iyi romancıları bilir; çünkü onlar aynı ülkenin insanlarıdır, aynı dili konuşurlar.’ Böyledir, iyi romancı iyi romancıdır, iyi şair iyi şair. Bazen çeviri iyi değildir, ama bazen de çeviren kişi çevrilen şiirden daha büyük bir iş yapmıştır. Mesela Melih Cevdet’in Annabel Lee şiirinin orijinalinden daha iyidir çevirisi. Bir de Can Yücel vardır, bir Shakespeare çevirisi yapar ‘Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?’ yazar. Bu onun ruhuna asla aykırı değildir. Bir kitap başka bir kitabın anahtarını açmıyorsa, o iyi bir kitap değildir zaten. Kitap bir sorudur, cevap değil."

İyi bir yazardan iyi kitap okuma tekniği nedir? diye merak ediyorsanız Aysever’in yöntemi şöyle:

“Kitap, günde 10 sayfa uyumadan önce okunmaz. Kitap minimum 100 sayfa ve müzik dahil hiçbir ses olmadan, doğru ışıkta ve tüm uyarıcılara özellikle telefonu kapatarak okunmalı. Aksi halde göz okuması olur, akıl okuması olmaz.”

“Hayatımda tanıdığım en ilginç adamlardan birisi, İlhan Selçuk’tur. “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”, gerçek bir hikâyeyle İlhan ağabeyin kurmacasıdır. Çok sevdiğim ve çok etkilendiğim iki adam Tahsin Yücel ve Ahmet Oktay. İkisi de edebiyatımızın doruğu. Ben roman yazdım, yayınevleri berbat diyor. Ahmet Oktay’ı aradım, ‘romanımı okur musunuz?’ dedim. Aldı, okudu hatta iyi buldu. O roman –Bir An Bin Parça- Yunus Nadi Ödülü kazandı. Yazdıklarında ne kadar seçkinse toplumsal meselelere de bir o kadar ilgili bir yazar da Leyla Erbil’di."


Leyla Erbil ismi kadının edebiyatta yer aldığı noktada bir sorun olarak görülmesi üzerine bir konuşmayı başlattı. Aysever, bir romanında genç bir kadının çocuk aldırırken yaşadığı duygu durumunu anlattığında kimseyi kendisinin yazdığına inandıramadığını söyledi. 

“Kadın sorunu yaklaşımı ayıp zaten, kadının kendisi bir sorun değil. Kadının sorunları üzerine yazmak ayrı bir şey ama. Kadının sorunu aynı zamanda toplumun sorunu, bu da erkeğin sorun yaratmasıdır. Edebiyatta erkeklerin kadına saldırmasından dolayı bir kadın savunuşu durumu çıkmış. Kadın yazarların yazdığı çok iyi erkek karakterler var. Bunu iyi yazmak iyi işçilik istiyor.” 

Sohbetin sonlarına doğru bir konuğun çocuğunu Tarık Akan’ın okulu olan Taş Kolej’e yazdırmak istemesi ancak kontenjan kalmaması üzerine bir gün meyhanede İlhan Selçuk’a durumu anlattığı ve Selçuk’un Tarık Akan’ı araması ve Akan’ın öğrenciyi kabul etmesi, hikâyesini anlatması üzerine Enver Bey, Tarık Akan’la olan bir anısıyla sohbeti sonlandırdı:

“Tarık Akan’la Aykırı Sorular aracılığıyla tanıştık. Bir gün Fazıl Say konserinde buluştuk, konuştuk. Tarık Akan’ın hayat arkadaşı da orada ‘Tarık Bartoli dinlemeyi çok seviyor, haydi yurt dışında dinlemeye gidelim’ dedi. Tarık ağabey bir hafta sonra ‘Paris’e gidiyoruz’, diye aradı. Bartoli mi var? Yok ama madem tanıştık gezmeye gidelim. Bir hafta sonra kendimi Tarık Akan’la uçakta buldum. ‘Gezeriz değil mi Enver?’ Gezeriz, diyorum. Çıktık üç adım gidiyoruz ‘Yorulduk değil mi?’ diyoruz oturup şarap içiyoruz, bir üç adım daha sonra yine aynı. Olağanüstü bir dört gün geçirdim. Tarık Akan, bize giderken bir şey gösterdi, eğer dik duruyorsan arkandan bir sürü insan ağlıyor."

Uzun süren keyifli bir okur yazar buluşmasının daha böylelikle sonuna geldik. Bir sonraki ay için hangi yazarın okuruyla buluşacağını öğrenmek için Doğan Kitap sosyal medya kanallarını takipte kalın.

0
4885
2
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle