10 NİSAN, ÇARŞAMBA, 2019

​“Yaşamaya Lâyık Hikâyeler Bırakmıştır Ardında”

Yaşar Nabi Nayır’ın şair ve yazar dostlarından gelen mektuplardan derlediği ve ilk basımının 1972 yılında gerçekleştiği, Nayır’ın hayatına ve dönemin edebi hayatına dair pek çok anlatıyı içeren Dost Mektuplar - Mektuplarıyla Edebiyatçılarımız üzerine bir yazı.

​“Yaşamaya Lâyık Hikâyeler Bırakmıştır Ardında”

Bir yazar nasıl tarif edilir, nasıl anlatılır? Herhangi bir yazarı, onunla tanışmamış birine anlatırken hikâyemizi nasıl kurgularız? Eserlerinde kullandığı dili, üslubu tarif etmeye mi çabalarız, kaç kitabı olduğunu, hangi türlerde ürün verdiğini mi sayarız, yoksa başkalarının onun hakkında yazdıklarından mı dem vururuz?

​Yazarın hikâyesinin bileşenleri, rafta dizili kitaplarından oluşan bloğun sunduklarından ibarettir çoğu zaman. Bunun yanına -merak edip bakıldıysa- internette bulunabilen bilgiler de eklenir. Hacimli biyografiler, öz yaşam öyküleri, günlükler çoğu okurun ilgi alanı dışında kalır, bunun yerine Wikipedia ya da Ekşisözlük “entry”leri, sosyal medyada paylaşılan alıntılar, belki de yazarın kendi Instagram hesabından paylaştığı fotoğraflardan oluşan parçalar zaman içinde bir araya gelir ve yazara dair öznel bir persona oluşur okurun zihninde.

Böyleyken, yazarın eserlerinin de dâhil olduğu bu yığın içinde mektuplar nerede durur? Çoğu yazarın mektupları, kabul etmek gerekir ki, kaybolup gider. Pek azı derlenip matbu hâlde okuyucuya sunulur, sunulduğunda ise yine pek sınırlı bir kitleden ilgi görür. Okurun zihnindeki yazar personasının bileşenleri arasına mektuplar seyrek olarak girer.

Yaşar Nabi Nayır, birinci basımı 1972’de yapılan Dost Mektuplar’a yazdığı sunuşta tam da bu duruma dair bir saptama yapıyor: “Ne güzel bir gelenek yerleşmiş ileri kültürlü ülkelerde. Bir adam herhangi bir sanat dalında üne erişti mi, mektuplarını, müsveddelerini saklamak adeta bir görev sayılır olmuş. […] Mektup türü diye ayrı bir tür de yer alıyor edebiyat çalışmalarında. Madame de Sévigné, şairane mektupları saklanmamış olsaydı girer miydi edebiyat tarihine?” Hem mektupları saklamanın öneminden dem vuruyor, hem de mektubun kimi yazar için ürün verdiği birincil tür olabileceğinin altını çiziyor, ama buna dair fazladan romantik bir yaklaşımı da yok: “Her sanatçının her mektubu önem taşımaz elbette, ama bu mektup saklama geleneği bir kere yerleşti mi, gerçekten önem taşıyanların yok olması da önlenmiş olur.”

​Bugün hem çeviri hem de yerli edebiyatta kolaylıkla ulaşılabilecek pek çok mektup derlemesi örnek verilebilir, yine de yazarların en az okunan eserlerinin mektupları olduğu yönünde bir genelleme yapmak (Madame de Sévigné ve benzeri istisnaları saymazsak) sanırım yanlış sayılmaz. Edebi bir tür olarak kabul görmesine rağmen mektuplar nadiren yazarların birincil eserleri arasında gösterilir ve hemen her zaman da yazarının ölümünden sonra yayımlanır. Nitekim Yaşar Nabi de bu son prensibi benimsemiş olacak ki “Hayatta olan dostlarımın mektuplarını yayınlamayı ise sakıncalı buldum,” diyor sunuşta. Dostlarını topluca “edebiyatçı” diye tanımlaması da boşuna değil, zira mektuplarına yer verilenler Sait Faik’ten Nurullah Ataç’a, Sabahattin Ali’den Bekir Sıtkı Kunt’a öykü, roman, şiir, deneme gibi pek çok türde ürünleri olan sanatçılar.

Mektuplar edebiyatçıları farklı eksenlerde tanıma olanağı sunuyor okuyucuya; kimi zaman ulaşılmaz bir konuma yerleştirdiğimiz yazarların, şairlerin günlük hayata dair ne denli insanca dertleri ve sıkıntıları olduğunu hatırlatıyor. Sözgelimi Nahit Sırrı Örik, yakın arkadaşı Yaşar Nabi’ye bir paragraf boyunca bir terziye olan borcundan bahsederken, sürekli maddi sorunlarla boğuştuğu anlaşılan Cahit Sıtkı Tarancı hemen her mektubunu Varlık’a gönderdiği şiirlere karşılık para ödenmesini rica ederek sonlandırıyor. Hatta bir noktada henüz göndermediği işlerinin ücretini talep ediyor: “[…] bizim maaş icranın elinde perişan olmakta, gerekli tedbir alınıncaya kadar, bu şiir ve bundan sonrakiler bedeline mahsuben yirmi liraya ihtiyacım var.” Edebiyatçı ile kurduğu ilişki Yaşar Nabi’nin çoğu zaman karşıdakinin hayatla mücadelesine de destek vermesi anlamına geliyor. Adana’da yaşayan Orhan Kemal, İstanbul’a taşınması için önayak olacağını umut ettiği Yaşar Nabi’ye sitem ediyor bir mektubunda: “İstanbul’da bana bir iş veya herhangi bir geçinme şekli düşünüyor ve düşünmüşsünüz sanıyordum. Bu mektubumun cevabında daha açık ve daha etraflı konuşmanızı rica edeceğim. Maddi imkânsızlıklarım hallolabildiği takdirde, derhal hareketimde hiçbir mahzur yoktur.” Ne var ki Kemal’in dört yıl sonraki mektubunda ilişkinin ilerlediğini, hâlen Adana’da yerleşik yazarın oradaki tanıdık bir kitapçıya gönderilmek üzere kendisinin ve Orhan Veli’nin Varlık’tan yayınlanan kitaplarından istediğini okuyoruz.

Derleme -bekleneceği üzere- edebiyatçıların dil ve edebiyatla ilişkilerine de ışık tutuyor. Dilde yapılan/yaşanan değişimin yazarların üstündeki etkisini görmek oldukça etkileyici. Sabri Esat Siyavuşgil, 1928’deki bir mektubunda, “Soldan sağa doğru yazmaya başlayalı hiç canım sağdan sola yazmak istemiyor,” diyerek Latin harflerini ve yeni yazma yolunu benimsediğini belirtse de eklemeden edemiyor: “Mamafih zannediyorum ki sağdan sola doğru yazmak bizim için daha çok kolay. Alışkanlık meselesi. 15 senelik alışkanlığımız 7 ayın içinde kaybolmaz ya..” Yazı dilini değiştirmek zorunda kalan bir yazar kendini içinde bulduğu yeni duruma nasıl uyum sağlar? Bu değişiklik onun alışageldiği düşünsel yapıyı yeniden kurgulamasını gerektirir mi, üslubunu, ifade biçimlerini değiştirir mi? Nurullah Ataç, yaklaşık yirmi yıl sonra, kendisinden şiir yazılarını toplayıp bir kitap haline getirmesini isteyen Yaşar Nabi’ye yazdığı mektupta bu sorulara da bir nevi yanıt vermiş: “[…] çünkü şimdiye kadar çıkan yazılarım birçok gazetelere yayılmıştır. Ben onları nasıl toplayayım? Toplayabilsem bile hepsini yeniden yazmak icap edecek. Dil değişti, benim düşüncelerim değişti, birçok şeyler değişti.”

​Siyavuşgil ve Ataç “dil değişimine” uyum sağlar görünürken, Nahit Sırrı Örik ise Yaşar Nabi’nin deyişiyle “koyu bir Osmanlıcayla yazıp” konuşmaktan vazgeçmiyor, hatta “Sonraları bu tutumunu vazgeçemediği bir huy haline getirerek bile bile çağına aykırı düşen bir dilde yazmayı” sürdürüyor. Gerçekten de, derlemede anlaşılması en güç metinler Örik’in mektupları, ama bu yeniden basımda eklenen Sözlükçe bu noktada yardıma koşuyor.

Siyavuşgil ve Örik, Yaşar Nabi’nin derlemede en çok yer ayırdığı iki isim (Siyavuşgil’in mektupları kitabın kabaca üçte birini dolduruyor). İki yakın dostunun edebiyatla birbirine tezat ilişkisi, Örik’in farklı türlerdeki üretkenliğine karşı Siyavuşgil’in şiire karşı bir belirip bir kaybolan tutkusu bir bütünlük oluşturacak biçimde seçilip art arda konulmuş mektuplar aracılığıyla -ve Örik’in yoğun Osmanlıca sözcük kullanımına karşın- mektup formunda yazılmış birer öykü gibi ilgiyle okunuyor. Böyleyken, Varlık dergisinde onlarca öyküsü, şiiri yayımlanan, kitapları Varlık Yayınları'nca basılan Sait Faik’in sadece dört kısa mektubuna yer verilmesi, Sabahattin Ali gibi yaşadığı dönemde de oldukça tanınan bir yazarın ise iki sayfalık yerinin olması okuyucuya daha fazlası konulamaz mıydı?, diye sordurabilir. Yaşar Nabi, buna benzer soruları öngörerek, “[…] yalnız Sabri Esat Siyavuşgil’le Nahit Sırrı Örik’in dosyalarımda duran mektupları ayrı birer cilt tutacak çokluktadır,” diye açıklıyor bu durumu. Oysa kitapta en çok yer ayırdığı bu iki yazarın yerine başka yazarların mektuplarını da koyabilirdi Yaşar Nabi. Bunu yapmayışında, edebiyat becerisine güvendiği bu iki dostunu onları tanımamış okurla tanıştırmak, unutulup gitme ihtimallerinin önüne taş koymak çabası vardı belki de. Bu açıdan bakınca, “sanat tutkusunun gevşekliğinden” yakındığı Bekir Sıtkı Kunt ile “Türk şiirindeki yerinin daha doğru ölçülerle saptanması” gerektiğini düşündüğü Ahmet Kutsi Tecer’e az sayıda da olsa mektupla yer vermesi, yeterince ürün vermemiş ya da verdiği ürünlerin değeri anlaşılamamış edebiyatçıları da anımsatma, not düşme amacı güttüğünü düşündürüyor. Sanki Yaşar Nabi kimi dostlarının edebiyat sahnesinde giderek daha karanlık bir köşeye doğru itileceğini sezmiş ve bu derleme yoluyla onları gelecek kuşakların da görmesini sağlamak istemiş.

Mektuplar edebiyatçılar ile Yaşar Nabi arasındaki ilişkinin yazar-yayıncı boyutuyla ilgili de önemli ipuçları taşıyor. Sözgelimi Abdülhak Şinasi Hisar, Varlık’ta yer alan bir yazısındaki dizgi hataları yüzünden yayıncı Yaşar Nabi’yi “[…] size şimdiye kadar vermiş olduğum parçaların belki en iyisi olan bu yazı da bazısı ehemmiyetsiz olarak on iki yanlışla çıkmış! […] Bir defa daha böyle hatalara maruz kalırsam Varlık’a yazmakta zevkim kalmayacak.” diye uyardıktan (ya da tehdit ettikten) sadece birkaç satır sonra “Sizi pek göreceğim geldi. […] Zira kimsenin huzuru ve sohbeti sizinkinin yerine geçemez.” diyerek ona duyduğu dostça özlemi dile getiriyor. Henüz yayımlanmış kitabı olmayan Sait Faik, gönderdiği bir öyküsünü “kozmopolit” bulan Yücel dergisine gücenikliğiyle öyküyü Yaşar Nabi’ye gönderiyor ve Varlık’ta “neşretmesini” rica ediyor. “Halbuki yazım, siz de takdir edeceksiniz ki, çok humain bir yazıdır. Ve hatta mahalli renkli bir yazıdır. Bir adanın sakinleri Rum olmakla Türk olmamaları ve isimleri Hrisopulos olmakla insan yerine konmamaları lâzım gelmeyeceğini benden âlâ takdir edersiniz.” Sait Faik, mektubun devamında Yaşar Nabi’den öyküyü bir an evvel yayınlamasını istiyor, Yücel’i “bir emrivaki karşısında kalıp” öyküyü yayınlamaktan alıkoymayı amaçlıyor. Yaşar Nabi de onun bu isteğini geri çevirmiyor ve böylelikle yazarın unutulmaz “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsü önce Varlık dergisinde, sonra da Varlık Yayınları’ndan basılan ilk kitabı Semaver’de yer alıyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın henüz tamamlanmamış şiirlerini Yaşar Nabi’ye gönderip yorumlarını istemesi ya da Orhan Kemal’in bir sonraki kitabına hangi öykülerin konulacağı kararını ona bırakması gibi pek çok örnek Yaşar Nabi’nin dost olduğu edebiyatçıların eserlerine yayıncının ötesinde bir editör hassasiyetiyle yaklaştığını da gösteriyor. Mektuplara yayılan fikir alışverişleri ve gidiş gelişler, hem edebiyatçıların Yaşar Nabi’ye duyduğu güvenin boyutunu, hem de Türk edebiyatının klasikleşen kimi eserlerinin ortaya çıkışında (yaratım süreci ve yayınlanma perspektifinden) onun katkısını gösteriyor.


Dost Mektuplar bitince, çocukluğumda raflarında sıklıkla göz gezdirdiğim kitaplığın bir kez daha önüne geçiyorum. Yan yana dizili Sait Faik’ler, Orhan Kemal’ler, “Bütün Eserleri” basımlarıyla Sabahattin Ali’ler, arada tek tük Nurullah Ataç’lar ve daha nicesinden oluşan Varlık kitapları bir bakışta göze çarpıyor. Her edebiyatçının irili ufaklı kendine ait bir bloğu var. Çocukken görmediğim bir ayrıntıyı şimdi fark ediyorum: Her bloğu oluşturan ciltlerin arasında gözle görülmeyecek kadar ince ve narin boşluklar var. Yaşar Nabi Nayır, titizlikle oluşturduğu Dost Mektuplar’da işte bu boşluklara gizlenip kalmış hikâyeleri ışıklandırıyor. Üstelik, her hikâyenin iki ana karakterinden biri mektubun yazarı ise, diğeri de dergici, yayıncı, editör ve dost konumundaki kendisi. Bu açıdan, onun Bekir Sıtkı Kunt’un portresine koyduğu kapanış cümlesini biz de Yaşar Nabi için söylersek sanırım hata etmiş olmayız:

​“Yaşamaya lâyık hikâyeler bırakmıştır ardında.”

Fotoğraf çalışmaları Ben Zank'a aittir.

0
2154
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle