30 KASIM, PERŞEMBE, 2017

“Yalnız Gelir, Yalnız Gideriz”

“Bazen en gereksiz şeyleri, en önemli şeyleri söylememek için anlatırız. Ağzımızı sıkı tutamadığımızdan ağız ishali olmuş gibi anlatırız. Böyle yaparız ki en önemlisi araya karışsın, boğulsun.” 
Şebnem İşigüzel'in Ağaçtaki Kız romanı üzerine bir yazı.

“Yalnız Gelir, Yalnız Gideriz”

Ağır ağlama krizleri geçirmiş olanlar bilir, delirme ya da intihar etme ihtimalini içinde barındırır bu hal. Bir an gelir, kendinizden koşa koşa uzaklaşma ihtiyacı hissedersiniz. Tıpkı Şebnem İşigüzel’in son romanındaki kahramanı gibi. “Bir resmi iyi görebilmek için yaklaşmak değil, uzaklaşmak gerekir” (syf. 16).

Ağaçtaki Kız, suçluluk duygusundan mahvolan ve bu nedenle yeryüzünden kaybolmak isteyen 17 yaşındaki bir kızın “özgürlük ve aşk” hikâyesi. Öylesine çok hayali vardı ki: Binlerce insanla bir arada Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak istiyordu sözgelimi. Edebiyat hocasının kötücül yorumlarına boyun eğmeden yazar olmayı da arzu ediyordu. Tatil için yurt dışına çıkmak istiyordu bir de.

Adını romanın son sayfasında öğrendiğimiz Deniz, bir gün eski hayatının kucağında uyuyakalıp ertesi gün bambaşka bir ortamın içinde uyanır. En yakın arkadaşları Derin ve Pembe, Suruç’a gitmeye karar vermişlerdir. Çocuklar için onlarla birlikte topladıkları oyuncak, kitap ve giysilerle dolu otobüse kendisi binmemiştir. Dostlarıyla bir daha hiç görüşemeyeceğini bilmeksizin. Hayat böyle bir şeydir öte yandan beklemediğiniz anda biter ve bazen vedalaşma olanağı bile vermez size. Kaçırılmış fırsatlar ise öyle ya da böyle hep pişmanlık kaynağı olur, hep.

Tesadüfen hayatta kalanlar, ağır travmaların ardından gündelik yaşamlarına nasıl devam edebilir? Deniz, edemeyenlerden. Yaşadığı kâbusu vurucu bir cümleyle özetliyor: “Bomba benim zihnimde patladı. Kalbimde. Hayatımın tam ortasında” (syf. 111).

Alec Lux

Kendisine yeni bir kimlik oluşturarak, acı veren gerçeklerden sonsuza dek kopması gerekiyor. Kalbini yıpratan düşünceler, acımasız geçmişi arasında ancak ağaçtaki kıza dönüşerek bir mesafe koyabiliyor. Ailesini bütünüyle habersiz bırakıp Gülhane Parkı’nda bir ağaca tırmanmış. Mutlu yaşamayı artık hak etmediği halde hayatta kalıp, o hayatın içinde bir ölü gibi isyan etmeye karar vermiş. Alışılmış yaşamınız, sizi en küçük bir uyarı dahi vermeden ansızın terk ettiğinde, davranışlarınızın normal kalmalarını bekleyemezsiniz, öyle değil mi?

Dallar, yapraklar ve bir leylek yuvasının arasında olup bitenleri unutmak isterken, yakındaki otelde çalışan Yunus ile tanışıyor Deniz. Daha doğrusu Yunus, ağaçtaki kıza dönük karşı konulmaz yoğunluktaki merakından ötürü kendisini biraz ısrar ederek tanıtıyor. İkisinin de Gezi’de düşlerinin peşinden koştuğu ortaya çıkıyor. Orada, “ağaçlar, hayatın, güzel olan ve asla kaybetmememiz gereken her şeyin sembolü olmuştu o anda” (syf. 221).

“Deniz” ve “yunus” kelimelerini, doğayı anlatan metafor olarak yorumlarsak, Yunus çoğalan sevgisiyle Deniz için kökler var edip onu yere yaklaştırıyor; dahası aşağıya inmesini mümkün kılmak istiyor. Fakat ağaçtaki kız, aşk için bile toprağa basmayı göze alamıyor bir türlü.

“Çünkü Yunus... hayat, hayatın dile getirilmesine engel oluyor. Burada hayattan uzak bunu yapabiliyorum işte” (syf. 344).

Türkiye’nin yakın tarihinden vurulmuş ve aile hikâyelerinden derinden yaralanmış iki yalnız çocuğun diyalogları, felsefi açıdan da değer taşıyor. Şunu ikisi de biliyor: “Kimse kendi gerçeğinden kaçamaz. Ülkelerimizin gerçeği bizim gerçeğimiz olur. Özel hayatlarımıza, aşklarımıza, dostluklarımıza sirayet eder” (327). Deniz ve Yunus kendi geçmişlerinden kaçmak isteseler de, çabuk büyümek zorunda kaldıklarından hayatı yine de olgun gözlerle izleyebiliyorlar. Sevmek, korkmak, yazmak, hatırlamak ve unutmak, gülmek, susmak, incitmek, hayal etmek ve ölmek gibi konularla ilgili tespitleri, masumiyetleri nedeniyle daha da çarpıcı geliyor okura: “Yalnız gelir, yalnız gideriz. Bunu bil, bunu düşün ve ağlama. İnsan hep yalnızdır. Yanında onu seven biri olsa bile” (247).

Deniz ile Yunus’tan dinlediğimiz baskın yalnızlık duygusu, yaşadığımız çağın da belirgin özelliklerinden biri. Dünyanın bu yalnızlığının son zamanlarda özellikle Twitter’da da öne çıktığını görüyoruz. Şebnem İşigüzel’in Ağaçtaki Kız romanında bölüm başlıkları için “Sen burada yokken”, “Favorilere ekle” ya da “Profil düzenle” gibi sosyal medyadan aşina olduğumuz kavramları seçmesi, hayatımızı bir ekran önünde yalnız geçirdiğimiz konusunda benzersiz bir ayna sunuyor biz okurlara. Tanıdığımız, tanımadığımız insanları takip etmenin, haber almanın mecrası olan Twitter.

​Deniz arkadaşlarının gülen yüzleri ile son kez Twitter’da karşılaşıyor. Parçalanmış bedenlerden kalanları bir kez gözleriyle gördükten sonra ise online hayatına tekrar geri dönemiyor. “Hayatta olmak da online olup olmamak gibi aslında” (syf. 130) tespitine bakılırsa, internetten kopmak artık hayatta olmamak anlamına geliyor.

Şebnem İşigüzel, orijinal roman kurgusu, çeşitli anlatım teknikleri, farklı derinlikteki karakterleri, felsefi konular ve zengin nüanslarla oynayan dili ile okurlarına çok özel bir sanat eseri sunuyor. “Hayatta herkesin kopup savrulduğu bir an vardır” (syf. 193), “Acılar dönmeyen bir kilit gibidir” (syf. 19) ya da “En çok sevdikleri yaralar insanı” (syf. 193) gibi cümleler hepimize dokunuyor. Belki de bu yüzden bazı bölümleri tekrar ve tekrar okurken, kitabın ellerinizin arasında eskidiğine şahit olacaksınız. Ama sadece acı gerçekleriyle değil, olumlu düşünceleriyle de vefalı bir dostunuza dönüşebilir Ağaçtaki Kız. Mark Twain’in sözleri ile “Dünya cennetmiş gibi yaşa” (syf. 77) diyor. “Umut etmek hiç bitmiyor” (syf. 192) diyor. “Ömrümüze güzel günler kata kata, aşkla, mutlulukla yaşayıp gidelim” (syf. 344) diyor. “Çünkü hayat yaşandığı gibi değil. Nasıl hatırlıyorsan öyle var” (syf. 266).

​İyi hatırlayalım da iyi olsun.

0
1238
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle