20 EKİM, PERŞEMBE, 2016

“Ver Elini Gümüşlük”: Latife Tekin ile Bahçe Sohbeti

“Biz tabii sayfaların üstüne yazdığımızı zannediyoruz, ama aslında boşlukta oluşuyor anlam – iki insan arasında, iki zihin arasında, yazarla okur arasındaki sonsuz titreşimli boşlukta oluşan bir anlamdan söz ediyoruz. Metin bu boşlukta duruyor..." Kışın soğuk havasının tenimize değdiği bugünlerde, Gümüşlük Akademisi'nin bahçesinde Latife Tekin ile yazdan kalma bir sohbete gidelim...

“Ver Elini Gümüşlük”: Latife Tekin ile Bahçe Sohbeti

“Ver elini Gümüşlük! Yarın kuşluk vakti görüşmek üzere.” Bu sözlerle birlikte, sadece Gümüşlük değil, Latife Tekin de elini uzattı bana. Bodrum feribot iskelesinde Vakıf’tan ona eşlik eden Emre ile beni karşıladıktan sonra, günübirlik maceramız başladı. Arabaya önce feribottan tesadüfen birlikte indiğimiz gitar çalan bir müzisyen, sonra da yol üzerinde rastladığımız onun da arkadaşını sığdırınca  “Emre, baksana, bir orkestra taşıyoruz, bence bir bar açalım” tespitiyle gülerek yola çıktık.

Gümüşlük Akademisi’nin “yüreğini“ kelimelerle özetlemek mümkün değil. İyileştirici havasını hissedebilmek için buraya illa ki gelmek lazım. Bahçenin kendisini ziyaret eden hemen herkese sunduğu özel bir armağanı var: bol huzur ve neşe. Latife Tekin “Burası ‘verme yeri’, buluşma ve çalışma yeri, beraber düşünmek ve yeni düşünceler üretmek için bir yer” demiyor boşuna. Bunca insan burada hayat dostları bulmuş. Yazarlar, heykeltıraşlar, ressamlar ve müzisyenler bu cennette yaz kış ilham buluyor. Misal, Oruç Auroba sabaha kadar klasik müzik eşliğinde çalışırken, kendisi de Unutma Bahçesi’ni yazıyormus. Latife Tekin ile eserleri hakkında konuşmak isterseniz, yazarın kendisini hiç ciddiye almadığını hemen fark ediyorsunuz: “Beni genelde 10 sene sonra anlıyorlar. Mesela Ormanda Ölüm Yokmuş kitabımı 2001de yazmıştım, ama Gezi’den sonra anlamı daha net ortaya çıktı. Zaten okuduğumuz her şeyi anlamamız da şart değil. Yoksa ilgimizi çeken birşey kalmıyor ki bir kitapta.” 

Gümüşlük Akademi

Gümüşlük Akademi

Son yıllarda yaptığı söyleşiler ile katıldığı imza günlerinin ne kadar seyrek olduğu hatırlanırsa, Tekin’in mütevazılığı ve geride durmayı tercih ettiği daha iyi anlaşılır. Ünlü olmak ona göre değil. O yoksullarla, işçilerle, her tür marjinal gruplarla ilgilenen ve nefret diline durmaksızın itiraz eden bir insan. Kalbi cömert. Ve biliyoruz ki, kalpleri cömert olanın genelde kibiri de yoktur.

Bahçe ve Latife Tekin birbirlerine yakışıyorlar. Çünkü tıpkı bahçe gibi, Latife Tekin de alanlardan değil, verenlerden. Bu büyüleyici mekânın ruhunu paylaşmak istediğinden, akademi içinde uzun uzun gezdirdi beni. Heykeltıraşların çalıştıkları atölyeyi, çağdaş ressamların (Mehmet Tekin dahil) eserlerinin asılı olduğu koridorları, eski kitaplarla dolup taşan kütüphaneyi ve Gonca Özmen ile beraber döşediği “İlhan Berk odasını” da görme fırsatını buldum. Şairin hayattayken okuduğu kitapların bir kısmı burada bir dolapta duruyor; masası da. Not düşmüş olalım: Haydar Ergülen yatağına zar zor sığabildiğinden, Berk’in odasında uykusuz bir gece geçirmiş... Latife Tekin bunu gülümseyerek anlatırken, “İlhan Berk’in yatağında yatmış oldu ama. Az birşey mi?” diye ekledi. 

Mine Söğüt, odasını canlı bir yeşil tonunda boyamış, rengarenk örtülerle de buranın pozitif enerjisini daha da çoğaltmayı başarmış. Her odanın farklı renkleri ve kokuları var. Böyle bir ortamda, insanın yaşam sevincinin artmaması imkânsız.

Mutfağa inerken Ege’nin taze lezzetleri ve bahçeden yükselen kahkahalar karşıladı bizi. Ahmet Çoskun “Psikanaliz ve Edebiyat” konulu atölye öğrencileri ile keyifli bir sohbete dalmıştı. Yanlarına oturduk ve çok vakit geçmeden senelerdir birbirimizi tanıyormuşcasına büyük bir aile olduk. Dolu tabaklar çabuk boşaldı, eğlenceli anekdotlar bitmek bilmedi. Kahve içmek için piyano odasına geçtiğimizde, bir atölye öğrencisi Avni Anıl’in hicaz makamındaki Rüya Gibi Uçan Yıllar şarkısını söylemeye başladı; ardından türküler. Neşeli seslerle söylenen bu hüzünlü melodiler eşliğinde kütüphanedeki edebiyat sohbetimizi sürdürürken, Muinar romanında geçen “Romancılar bestecidir aynı zamanda” cümlesini konuştuk:

“İlk kitaplarımı yazdığım zaman, hemen yazdığım şeyin sesini bulur ve o sesle okurdum. Sevgili Arsız Ölüm’ü annemin konuşma, hikâye anlatma ritmini kulağımda duyarak yazdım. Bir melodisi vardır, bir müziği. Aslında bütün kitaplarımı baştan sona bir sesle okuyabilirim. Sürekli yüksek sesle ve neredeyse bir trans halinde okuyorum yazdıklarımı ve istediğim ritmi de öyle kuruyorum zaten.”

Gerçekten de Muinar’ı okuyan bu kitabın özel bir müziği olduğunu hissediyor. Latife Tekin şöyle özetliyor romanın melodisini: “Bu eserin biraz soluksuz ve rap tonunda bir ritmi var. Muinar, tabii çok eski, dişi bir ruh olduğu için, ona öyle ilk şaman davul ve kalp çarpıntısı ritmini çok uygun gördüm. Yazarın besteci olması gerekir, tamam, ama okurun da iyi bir kulağı olması lazım bu melodileri duyabilmesi için.”

Latife Tekin, Gece Dersleri‘ni yazarken ise, babasının evdeki Kuran okuma ritmini kulağında duyduğunu aktarıyor: “Bütün iyi edebiyat eserlerinin ve metinlerin bir müziği olduğunu düşünüyorum. Okurken de o sesi bularak okurum hep. Bazen de diyorum ki, aaaa detone oluyor, yani beste tam oturmamış gibi, onu da hissederim. Tabii çeviri metinlerde ana dilin melodisi, ritmi de biraz kaybolabilir. Bütün kitaplarımı yazarken, ilk sayfalarda sözcüklerle bir anlam oluşturmanın dışında, bir müzik kurmak gibi bir derdim de oldu. Bir beste olacak aynı zamanda çünkü.” Okurun kulağında sadece kitabın konularının değil, melodilerinin de kalmasını istiyor Latife Tekin. Bu yüzden kelimelerin müziği bulmak icin büyük bir gayret sarf ediyor.

Kuşkusuz ki yazı anlamlarda doğuyor, ama gerçek yazı tam olarak nerede? “Olmayan bir boşlukta”, diyor yazar ve bu düşüncesini şöyle açıyor: “Biz tabii sayfaların üstüne yazdığımızı zannediyoruz, ama aslında boşlukta oluşuyor anlam – iki insan arasında, iki zihin arasında, yazarla okur arasındaki sonsuz titreşimli boşlukta oluşan bir anlamdan söz ediyoruz. Metin bu boşlukta duruyor, iki insanın zihninin boşluğunda oluşan birşey yani tam olarak. Onun boşlukta durabilmesi için, iyi bir metnin mutlaka bir melodisi olması lazım. Prizmatik, çok boyutlu bir iş aslında yazı. Kâğıt üstünde yazıyı tek boyutlu harf olarak görüyoruz ama yazarın zihninden okurun zihnine o akış, çok rüzgârlı, sonsuz bir şey ve anlam öyle bir yerde oluşuyor işte. Metnin o boşlukta varolabilmesi ve her durumda anlam oluşturabilmesi için aynı zamanda prizmatik ve mimari bir yapı gerekiyor. O mimari yapının en temel malzemelerinden bir tanesi de ses ve müzik.”

Yan odadaki bir türkünün son notasını duyunca, biz de kütüphanenin büyük masasından kalktık. Acaba kimler burada oturup kitap okudu, metinler yazdı, buranın olumlu enerjisinde ilham ya da teselli buldu gibi hayallerin içinde buldum kendimi. Latife Tekin, Gümüşlük’te arkadaşlarıyla birlikte özgür düşünceler için şahane bir ortam kurmuş. Buraya gelenler öylesine büyük bir hoşnutluk hissediyor ki, çoğu zaman bahçeden ayrılmak istemiyor. Doğanın sesini dinleyerek, dünyanın kötülüğünden uzak kalarak iç huzuru bulmak hâlâ mümkün buralarda.

Gümüşlük, bana elini verdi. Latife Tekin ise her sözüyle temiz kalbini gösterdi bana. Bir kuşluk vakti yeniden buluşmak üzere...

Görsellerde kullanılan fotoğraflar: Agostina Airoldi ve Ohkoro Max

0
3143
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle