10 TEMMUZ, ÇARŞAMBA, 2019

“Vahşice Bozulmaya Yüz Tutmuş Bir Tahribat”

Norveçli sanatçı ve yazar Mathias Faldbakken’in tarihi bir restoranın akışında ilerleyen, ayrıntılar üzerine kurduğu romanı Garson üzerine bir yazı.

“Vahşice Bozulmaya Yüz Tutmuş Bir Tahribat”

Norveçli yazarların kitaplarıyla son zamanlarda sıkça karşılaşır olduk. Bir fırtınaya dönüşen Erlend Loe, geçtiğimiz yıl ilk kez bir kitabının dilimize çevrilmesiyle tanıştığımız Dag Solstad, her kitabı ile okurlarını hayran bırakan Karl Ove Kanusgard, tiyatro sahnelerimizde pek çok oyununa yer verilen Henrik Ibsen, çoksatar polisiye kitapların yazarı Jo Nesbø ve hakkında ne yazılsa eksik kalınacak usta yazar Knut Hamsun gibi daha pek çok yazarla İskandinav edebiyatını daha yakından tanıma fırsatı elde ettik, etmeye de devam ediyoruz.

​Bir yeni yetenekli Norveçli yazar ve sanatçı Matias Faldbakken ile de Timaş Yayınları’nın yayımladığı Garson adlı kitabı sayesinde tanıştık. Faldbakken, dünya çapında önemli galeriler tarafından temsil edilen, sanatsal üretimleriyle tanınan ve eserlerinden beğeniyle bahsedilen bir sanatçı. Garson ise Faldbakken’in ilk romanı. 

Garson, kökü 1800’lerin ortalarına dayanan, Oslo’da “…domuzun domuz hınzırın da hınzır olduğu zamanlardan kalma…” Hills adlı tarihi bir yapı içindeki, “görkemli” restoranda geçen, yine en az restoran kadar geleneksel bir garsonun ağzından kaleme alınıyor. Faldbakken, ilk satırda okuru restoranı tanıması ve gözünde canlandırması için içerideki her ayrıntıyı eksiksiz anlatmaya çalışan, işinin ehli, bir o kadar da çok konuşan garsona teslim ediyor.

Faldbakken, belki de dünyaya sanatçı gözüyle bakan bir yazar olduğu için kitabını ayrıntılar üzerine kuruyor ve bu da görsel yanını besliyor. Kapıdan giren bir müşteri kadar girdiği kapının ayrıntılarını da okuruna aktarıyor. Bu kadar detay okumak bazen kafanızı karıştırsa da duvar resimlerinden, depodaki kutuların nasıl durduğuna, müdavimlerin masalarında nasıl oturduklarından ne yediklerine kadar her şeyi aklınızda bir bütün hâline getirip tamamlıyor.

​Bir restoran içerisindeki günlük, hatta belki de anlık olaylar zinciriyle kurulmuş bu hikâye giriş-gelişme-sonuç bağlamında bir anlatı sunmuyor. Yazar, başta garson olmak üzere hikâyeye giren herkese karakter analizi yapıyor. Akış garsonun aklından geçen konuşmalarla sürerken siparişlerle bölünüyor, siparişlerin arasına sıkıştırılan sorular, bir anda sanatla ilgili bir konuşmayla ve yine garsonun bilincinde akan sorularla devam ediyor. Şöyle ki bir anda asma kattaki piyanoda çalan eserin kime ait olduğu ya da duvardaki sanat eserinden bahsederken bir siparişle olay garson ve müşteri diyaloguyla normale dönüyor. 

Faldbakken, bir yandan da Avrupa’nın eski görkemli zamanlarına bir eleştiri   sunuyor. Her şeyin mükemmel olduğu Avrupa’da aslında köhnemiş eski düzenin olduğunu bir restorana indirgiyor. Her karakter eski ile yeni Avrupa arasında bir bağ sağlıyor. Kitabını başlıklara ayırarak anlatan yazar “Duvarlar” kısmında Avrupa sanatının görkemini duvarlarda anlatırken bir yandan da Avrupa’nın sistemine bir tür eleştiri sunuyor: “Çıkartmaların nerede bitip duvar kaplamasının nerede başladığını, yani Hills’in nerede başlayıp nerede bittiğini görmek çok zor; bu biraz da duvarın bir salonun, bir yerin, bir kurumun başlangıcı mı yoksa sonu mu olarak gördüğünüze bağlı. Avrupa’nın çok daha iyi günler görmüş olduğu kesin. İnsan Avrupa’dan çıkmış en iyi projenin Büyük Avrupa olduğunu düşünmeden edemiyor.”(syf. 22) “Taşıma” bölümünde ise “Oslo’nun merkezindeki Büyük Avrupa tecrübesi, birbirine benzemeyen yamalardan ibaret.”(syf. 69) diyerek, Avrupa’nın her yerinden taşınan eşya, obje, araç gereçlerin istiflendiği depoya yöneltiyor gözümüzü.

​Kitabın anlatıcısı ve kitaba karakterini veren garsonun konuşacak bir özel hayatı yok ama etrafında gelişen olaylar hakkında yorumlar yaparken ilgi alanlarını ortaya döküyor. Onun kendini gerçekleştirdiği tek yer çalıştığı restoran ve yaptığı işi en iyi şekilde yapmak. İçeride işlerin “olması gerektiği gibi” işlemesini sağlarken, yeni olana karşı bir savunma geliştiriyor. Müdavimlerini memnun etmeye çalışıyor, alışık olmadığı bir durum karşısında da eli kolu birbirine dolanıyor ve o muhafazakâr yapısı zarar görüyor. Mevcut “sağlam” Avrupa düzeninin muhafazakâr yapısında meydana gelen en ufak bir değişiklikte meydana gelen krizleri düşünün, işte tam olarak öyle bir kriz çıkıyor. Bu kriz anlarında garson da git gide ne yaptığını unutur hâle geliyor ve yaşadığı gerilim okura geçiyor. Alışık olmadığı sırayla gelen siparişleri duyamamak, hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadığı “Hanım Kız”ın müdavimlerin masasında oturması, ona emanet edilen çocuğun ne zaman alınacağına dair bilgisinin olmaması, iş tanımına uymayan bir şeyin ondan istenmesi ve daha fazlası gerilimin dozunu arttırıyor. 

Bir yandan bir restoran çalışanın yer yer rahatsız eden, şiddetli iç monologlarını dinlerken, bir yandan da eski görkemini “sözde” koruyan bir restoranın masalarından birinde oturup, önümüzden geçen siparişleri ve gelen gidenleri izliyoruz. Faldbakken, çağlar arası bağlar kurarak, Avrupa sanat ve müzik tarihini de ekleyerek okurunu bir restoranı gören kafatası içindeki konuşmalar arasında bırakıyor. İyi bir gözlemin, keskin bir ironinin sayfalar boyunca aktığı bir kitap. Garson, önüne kendisi için düşünülmüş mükemmel tatlarla dolu bir tabak bekleyenleri mutsuz edecek ama kendi mükemmel tabağını bulanların damağında kalacak tatta bir roman. Yeni bir Norveçli yazarla tanışmak istiyorsanız Garson ile buluşmayı ertelemeyin.

Slider'daki eser Fernand Léger'e aittir.

0
2498
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle