24 OCAK, PERŞEMBE, 2019

Vahşi Şeyler Kabına Sığmaz

Bir ayı mı yoksa bir insan mı daha vahşidir? Burcu Aktaş’ın geçmişle bugünü, şehirle insanı bir arada düşündüren yeni romanı Vahşi Şeyler üzerine bir inceleme. 

Vahşi Şeyler Kabına Sığmaz

“Şehir bir çocuğun beğenmeyip de ağzından tükürdüğü şekere benziyor. Orada yaşayanlar da şekere üşüşmüş karıncalara” cümleleriyle açılıyor Burcu Aktaş’ın Vahşi Şeyler’i. Bu benzetme, çocukluğunda bir kez olsun köye gitmiş, hafta sonu ailesiyle gittiği bir deniz kenarında burnuna tuz kokusu çekmiş, yağmurdan sonra gördüğü su birikintisine neşeyle basmış, hayatının ilk yıllarını bir kasabada geçirmiş herkes için son derece tanıdık. Peki ya şehirde yaşayan beş buçuk ya da seksen beş buçuk yaşındaki çocuklar bu benzetme hakkında ne düşünüyor? 

​Çocukluğa has özgürlüğü ve saflığı yansıtan en güzel doğa parçası çayırdır. Reşit olana dek, Kuzey Marmara’nın küçük bir sahil kasabasının en güzel doğa parçalarında koşarak yaşadım. Ve sonra hepimizin bir şeyler peşinde koştuğu Şehir’e geldim. Kasabamın çayırlarında bıraktığım çocukluğum, beni hiç terk etmeyecek belki ama tükürülmüş bir şekere üşüşen karınca sürüsüne dahil olduğum da bir gerçek. Önemli olan hangisini ne sıklıkta hatırlayıp hangisine ne denli bağlı oluşum.

Vahşi Şeyler’de, Şehir’in bir caddesi üzerinde mendil kadar bir gökyüzünü ve aşağıda öfkeli hayvanlar gibi vızırdayan otomobilleri gören bir pencere kenarında yaşayan Mualla ile tanışıyoruz önce. O ki, dürbünle çevreyi gözetleyen seksen beş buçuk yaşındaki yaşlı kız Mualla. Sonrasında ise onunla birlikte biz de başımızı uzatıyoruz o pencereden. Burası karınca sürüsüne dahil oluşumuzu inkâr etmek için güzel bir pencere belki de. Sırtımızı, türlü kitapla dolu büyük bir kitaplığa veriyoruz. Çocukken dayanıp gölgesinde dinlendiğimiz ulu ağaçların Şehir’de var oluş biçimi kitaplar. Dile gelmiş ulu ağaçlar onlar.

​Mualla, ruhu sıkıldıkça bir kitap seçip içinden bir satır okuyor da biz de böylece biraz ferahlıyoruz. O güzel ağaçların yapraklarını hışırdatan serin yeller gibi cümleler vuruyor yüzümüze. Pencereye bir kuş çarpıyor var gücüyle, pervaza düşüyor. Mualla ile irkiliyor ve iyileşmesi için içeri alıyoruz onu. Umudumuzu yaşatmamızla eş değer minik kuşun sıhhati. Mualla geçmiş güzel günleri, arkadaşlarını ve oyuncaklarını hatırladıkça Şehir’de “vahşi” şeyler peydah oluyor. Bir karaca düşüyor karmaşanın ortasına, tehlikeli bulunuyor, uzmanlar uyarıyor. Bir yaban domuzu ile bir bozayı, demirden ve dört yanı tellerle çevrili bir denetim altına alınıyor. Pötikareli paltosuyla Ufak Kız pes etmiyor, yakalanmıyor, vazgeçmiyor. Mualla’ya yıllardır çıkmadığı evinden çıkıp ruhunun onu çektiği yerlere gitme gücü veriyor. Beş buçuk yaşı seksen beşinin içine dağılmış Mualla, bastonuna dayanarak geçmişine yürüyor. 

Burcu Aktaş ©Muhsin Akgün

Burcu Aktaş ©Muhsin Akgün

Vahşi Şeyler, her gün gözümüzü yumup içinden geçtiğimiz ve adına şehir dediğimiz devinimin aslında kalbimize ne denli dokunduğunu, umudumuzu ayakta tutmanın, içimizdeki çocukla her akşam bir oyun oynamanın, hayallerimizden rengarenk kuyruklu uçurtmalar yapmanın aslında ne denli önemli olduğunu vurgulayan bir “öğüt” gibi. Burcu Aktaş bu öğüdü, didaktik olmadan, hisleri aktararak, hiçbirimizin aslında yaşlanmadığını, sadece yaş aldığını hatırlatarak vermeyi başarmış. Pötikareli paltosunu giymiş devam etme cesaretimiz, caddeden bize bakıyor kitap boyunca. Biraz dinlenmek ve canlanmak için gözlerini yummuş umudumuz, sakin sakin nefes alıp veriyor kuş kanadında. Seksen yılın üzerine beş buçuk yaşını taç yapmış Mualla bir ayna oluyor. Şekere üşüşmeyince nereye gideceğimizi işaret ediyor bastonuyla.

​Her yaştan çocuğun hızlıca yürüyüp geçtiği dünya sokağında bir anlığına da olsa başını kaldırıp çevresine bakınmasına ön ayak olan sade ve çarpıcı bir metin yaratan Burcu Aktaş’ın kulağıma fısıldadığı bir cümle var: Vahşi şeyler kabına sığmaz; hele de o kap, Şehir tarafından seçilmişse.

0
2924
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle