16 EKİM, SALI, 2018

“Uyuşmayan Ama Paylaşılabilir Yabancılıklarımız”

Julia Kristeva ve Philippe Sollers’in farklı tarihlerde verdikleri söyleşilerden oluşan, evlilik, özgürlük ve ötesine dair kitapları Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik üzerine bir yazı. 

“Uyuşmayan Ama Paylaşılabilir Yabancılıklarımız”

Dilbilimci, psikanalist, roman ve deneme yazarı Julia Kristeva ile yazar, teorisyen ve eleştirmen Philippe Sollers’in farklı tarihlerde verdikleri söyleşilerden oluşan Du mariage considéré comme un des beaux-arts (2015) adlı kitapları, Nisan 2018’de Aysel Bora’nın çevirisiyle Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, yazarların önsözleriyle birlikte dört bölümden oluşuyor. Kristeva ve Sollers, önsözlerde kitaba verdikleri başlığın Thomas de Quincey’nin Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet ve Michel Leiris’in Bir Boğa Güreşi Olarak Edebiyat adlı yapıtlarına göndermede bulunmasına dikkat çeker. Quincey ve Leiris’in yapıtlarının başlığında yer alan sözcükler arasında ilişki kurmak hiç zor değildir; çünkü Sollers’in dile getirdiği gibi “Evlilik çoğu zaman taraflardan birinin kurban konumunda olduğu bir çatışmadır” (s. 7). Oysa Kristeva ve Sollers, eşitsizlik değil, yaratıcılık ve sanat üzerine kurulu, birinin kurban konumda olmadığı, yabancılıklarının uzlaştırıldığı, hatta farklı deneyimlerinin onları daha da yakınlaştırdığı bir evliliğin mümkün olduğunu kendi evliliklerini örnek göstererek ileri sürer. Kusursuz bir evlilik resmi mi çizerler kitap boyunca? Hayır. Evlendikleri 1968 yılından bu yana ilişkilerinin devam etmesinde kusursuzluğun, hiç gerçekçi olmayan bir mutluluk tablosunun peşinde koşmamalarının etkisi var mıdır? Evet. Toplumun dayatmalarının, çizdiği sınırların – Kristeva’nın feminist kurama katkılarını da göz önünde bulundurarak bu toplumun adını da koyalım – ataerkil toplumun bireyi mutsuz etmek üzerine kurulu evlilik modelinin dışında bir alternatif yaratmak, Kristeva ile Sollers’in elli yılının birinin diğerinin kurbanı olmadan geçmesine neden olur. Ataerkil toplumun evlilikle beraber aşk ve sevgi gibi kavramlara yükledikleri anlamlar da onların ilişkisinde değişir, dönüşür. “Çift” sözcüğünden hiç hoşlanmadığını belirten Sollers, kendilerini, özgürlüklerini yok etmediklerini vurgular ve buna koşut biçimde aşkı da “ötekini bir öteki olarak tam anlamıyla kabul etmek” ve “bir çelişkiyi sevmek” olarak tanımlar (s. 15). Kristeva ise ziyan edilmiş bir sözcük olduğunu ileri sürdüğü aşkın gizliliğe gereksinimi olduğunu söylerken aşkı “yerinde duramayan”, “kırılgan bir nesne” olarak tanımlar (s. 78).

Kristeva ile Sollers’in evliliğe, aşka, cinselliğe yaklaşımlarını belirleyen ya da etkileyen düşünsel kaynakları ve toplumsal değişimleri öğrendikçe ataerkil normlarla kuşatılmamış ilişkilerinin oturduğu zemini de görmeye başlarız. Tanıştıkları 1960’lı yılların sonunda birlikte yol almaya başlarlar, bu yolculuk sık sık toplumsal olaylarla kesişir ve bu sırada paylaştıkları her deneyim, ilişkilerini biçimlendirir. Örneğin Kristeva, evlilikleri boyunca bağımsız, özgür olabilmesinin bir nedenini yine ataerkil bir toplumda kadının ekonomik bağımsızlığa sahip olmasıyla açıklar ve bu bilinç, yine 1960’lı yılların sonu, 1970’lerin başında ivme kazanan feminist hareketin sorgulamaları, karşı çıkışları sonucunda geliştirilen düşüncelerle kazanılır (s. 19). Söz konusu dönüşümün kadın bedeni ve cinselliğine ilişkin bir soruya verilen yanıtlarda yalnızca Kristeva’yı değil, Sollers’i de olumlu yönde etkilediği görülür. Ataerkil düzenin değer yargılarından kendini kurtarabilen Sollers, erkeğe sınırsız özgürlük tanıyan, kadını ise yaşamının her anında kısıtlayan düzenin çifte standardının farkında olduğunu gösterir.

Kristeva ile Sollers’in ilişkilerini yalnızca birlikte yürümeye başladıkları 1960’lardan sonrası değil, öncesi de, hatta çocuklukları da biçimlendirir. Farklı ülkelerde dünyaya gelen Kristeva ve Sollers’in birbirlerinin dilini, deneyimlerini, doğdukları ülkelerin geçirdiği aşamaları öğrenme, anlama istekleri, ilişkilerine yön verir. “İki kişi arasındaki aşk buluşması iki çocukluğun anlaşmasıdır” diye anlatır Sollers, çocukluklarının ilişkileri üzerindeki etkisini ve ekler: “İnsan birbirini ancak çocuk olarak tanırsa sever” (s. 31, 86). Bulgaristan doğumlu Kristeva’nın ülkesindeyken başka bir yaşamı vardır. Bir an önce büyümek ister. Doğduğu yerden çok, kendi seçimiyle yaşadığı yerlere kendini ait hisseden Kristeva, bu durumu Collette’e gönderimde bulunarak açıklar: “Yeniden doğmak asla gücümün üstünde olmadı” (s. 34). Seçimleri, ona yeniden doğacak gücü vermiştir her defasında. Sollers’le ilişkileri de bu tümce üzerinden yorumlanabilir bir anlamda; çünkü ikisinin de söyleşilerde birçok kez dile getirdikleri gibi birbirlerinin yaratıcılıklarını, üretimini sınırlandırmayan, üstüne harekete geçiren bir ilişki yaşamaktadırlar. Sollers’in modernliği, zekâsı, Kristeva’yı etkilerken tanıştıkları gün hiç beklemediği sorularla karşısına çıkan, Jakobson’dan, Rus fütüristlerinden, Mayakovski’den ve daha birçok şairden söz eden Kristeva ise Sollers’i etkiler (s. 34, 83). Bununla birlikte Kristeva, yaşadıklarından, okuduklarından edindikleri bilgiyi birbirleriyle paylaştıkça “duygusal ve entelektüel uyuşma”nın kendisini etkilediğini de dile getirir (s. 87).

Kitabın başlığında evlilik vurgusu dikkat çekse de Kristeva ve Sollers’in sorulara verdiği yanıtlar, bir yandan özellikle 1968 sonrası dünyadaki değişimlerin, dönüşümlerin panoramasını çizerken bir yandan da onları besleyen kaynakları okura sunar. Tel Quel grubunda birlikte çalıştıkları Roland Barthes, Lévi Strauss, Jacques Lacan ve Michel Foucault’ın yanı sıra Bataille, Hegel, Heidegger ve hiç şüphesiz Freud, Kristeva’nın “entelektüel bagajı”nı hazırlarken başvurduğu kaynaklar arasındadır (s. 42). Freud’u okumayı “ateşe yaklaşmaya” benzeten Kristeva, bir psikanalistin çalışmalarının kimi, neden tedirgin ettiği sorusunu da gündemimize getirir (s. 53). Bütün bu kaynaklar, yalnızca bilimsel çalışmalarında değil, kendini ve dünyayı irdelemesinde de ona yollar açar. Örneğin aşkı anlamaya çalışan Kristeva, Lacan’ın “aşk-nefret-hayranlık ilişkisi (hainamoration)” dediği formülüne başvurur (s. 95). Sonra yeniden Freud’a döner ve Bricout’un “Psikanaliz nefrete karşı bir çare olabilir mi?” sorusuna şu yanıtı verir:

Bu akşam söylemeye çalıştığım şey benim kişisel deneyimimden geliyor ama siz anladınız: Alttan alta sürekli olarak psikanaliz vardı, referanslarımı her zaman belirtmesem de sık sık Freud’a döndüm. İzninizle yeni baştan alayım ve üstüne basarak söyleyeyim. Freud belirtti ve travmaları divana yatırarak aşk deliliğinden, karşılıksız aşktan, aşksızlıktan, hatta nefretten bir gözlem nesnesi, daha doğrusu: Bir yorum nesnesi yarattı, yani pardon, bağışlanma nesnesi. Sözcüğü[1] bir tireyle ikiye ayırarak yazmak gerekirdi: Par-don[2] – yani kökü aşk felaketinizde yatan rahatsızlığınıza bir anlam vererek. Eğer siz ve ben aşkı divana, birlikteliğimize taşır; ve onu berraklaştırmaya, yeniden canlandırmaya ve onun yenilenmiş olarak yeniden doğmasına çalışırsak bu mümkün olabilir[...] Par-don zamanı sonsuzluğa açar. (s. 96)

Sonuç olarak Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik, Kristeva ve Sollers’in 1960’ların sonundan bugüne devam eden birlikteliklerini kayda geçirmesinin yanı sıra ilişkilerinden önce doğdukları ülkelerin değişimlerini, dönüşümlerini, tanıştıktan sonra yaşadıkları ülkenin geçirdiği aşamaları, toplumsal hareketleri, kendilerini ve birbirlerini besleyen felsefi, yazınsal, tarihsel, psikanalitik kaynakları ve bütün bunların ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğinin örneklerini sunan bir yapıt olarak hem Kristeva ve Sollers okurları için hem de onların akademik yayınları, psikanalitik çözümlemeleri ve romanları üzerine çalışacak araştırmacılar için bir kaynak niteliğindedir.

[1]Alıntılanan bölümlerin çevirisinde kimi sözcüklerde yapılan değişiklikler bana aittir.
[2]Çevirmen, burada verme, bağışlama (don) yoluyla (par) anlamına gelen bir sözcük oyunu olduğunu belirtir.

Anasayfadaki görsel Maria Svarbova'ya aittir.

0
3235
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle