24 OCAK, SALI, 2017

Sürdürülebilir Balıkçılık Talimatı

Kaleme aldığı bilimkurgu öyküleriyle pek çok ödüle layık görülen Tevfik Uyar'ın Artful Living okuları için yazdığı ilk öykü bu. Akıl almaz bir olayın tahmin edilemeyen sonuna doğru evrilen öykü, merak dolu bir okuma deneyimi sunuyor.

Sürdürülebilir Balıkçılık Talimatı

Talihsiz bir hastalık yüzünden ameliyat olacaktım. En son hatırladığım başımdaki doktorlara “yahu benim boynum uyuşmaya başladı normal midir?” diye soruşum. Sonrası anestezinin şefkatli kolları işte. Bir şekilde birkaç saate hastane odasında bilincime kavuşacağımı sanıyordum.

Gözümü köhne, döküntü bir yerde açtım. Böyle hastane odası mı olur diye düşünerek kâbus görüyorum filan sandım, ki narkoz dönüşü insan görürmüş öyle şeyler. Hem gözümü açar açmaz ayakucumda sünepe kayınbiraderimi görmemi kâbustan başka bir şey açıklayamazdı zaten.

Göz göze gelir gelmez “Eniştem uyandı! Eniştem uyandı!” diye ortalığı velveleye verdi. Ortalık dediğim de, camı kırık penceresi çarşaf gerilerek onarılmaya çalışılmış, oradan sızan az biraz ışıkla aydınlanmış, yeni uyanmış burnumun bile kokusunu rahatlıkla aldığı rutubetin hakimiyeti altındaki, tanımadığım bir oda… Hastane miydi yahu burası?

Hanımın önce içeriden heyecanlı çığlığı geldi… Sonra da ayak sesleri ve o da yanımda bitti.

“Ay Mahmuduuuuuuuuuum, sonunda uyandın… Ay bizi ne çok korkuttun seeen…”

Ne korkusu… Yahu…. Demek bizim iş iki üç saatlik ameliyat değil, başka bir şey olmuş. Hani hanım öyle bir gözyaşı döküyor ki, kesin bir şey olmuş.


“Ne oldu bana?” diye sordum kayınçoya.

“Bi terslik oldu, yoğun bakıma aldılar seni enişte,” dedi.

“Yapma ya, ne tersliği?”

“Komplikasyon filan diyorlar ya… Öyle bir şey. Uyanamadın. Hop yoğun bakıma. Sonra yoğun bakımlık işin kalmadı ama derin uykuda devam ettin… Öyle böyle değil ama… Epey derin uyku!”

“Piuuu… İşe bak. Ne kadar kaldım?”

“On bir aydır uyuyon valla”

“Neeee! On bir ay mı?”

Demek neredeyse bir yaşımı uyuyarak geçirmiştim. Kaç yıllık ömrüm kaldı ki zaten? Hay Allah! Hanım teselliye girişti: “Öyle deme, bak sağ salim başımızdasın, yanımızdasın… Şükürler olsun uyandın ya…

Ay kızlar nasıl sevinecek şimdi,” dedi ellerini çırparak.

Birden aklıma çocuklar düştü. Sahi ya… Benim ailem bu sünepe kayınbiraderden ve hanımdan ibaret değil ki. Ben aniden uyandım tabii, onlar burada bekleyecek değillerdi elbet…

“Neredeler?”

“Avlanmaya gittiler, şimdi gelirler,” dedi hanım. “Ben sana hemen bi çorba yapayım, neredeyse bir yıldır midene yemek girmedi…” deyip hemen mutfağa koştu.

“Ne avı yahu?” diye kayınçoya sordum.

“Ya abi sorma” dedi kayınço. Enişteden abiye geçtiyse uzun konuşacak. “Abi sen uyurken darbe oldu ya.”

“Neee? Ulan hâlâ mı darbe?” diye bağırdım. “Nasıl darbe? Askeri mi? Sivil mi?”

“Bu sefer başka… Kuş darbesi bu.”

Kuş darbesi neydi ya? Bilmediğim bir kavram mı icat olmuştu yıllık uykumda? Siyaset bilimine yeni terimler mi kazandırılmıştı?

“Şunu bi detaylı anlat hele kayınço.”

“Abi şu Karabataklar var hani…”

“Karabataklar? Bilmiyorum ben. Örgüt mü? Aşiret mi? Ben uyurken mi çıktılar?”

“Abi bildiğin karabataklar. Kuş kuş… Hani şu batıp çıkan filan.”

“Hani şu bildiğin kuş. Boğazda filan takılırlar?”

“Evet abi bildiğin kuş… İşte meğer onlar gizli gizli darbe planlıyormuş,” dedi kayınço. Elimi havaya kaldırdım (kaslarımı epeydir kullanmadığımdan zor oldu). Bunun üzerine devam etmedi. Ben de sustum. Gözlerimi yarı kısarak dik dik gözünün içine baktım. Ne zaman şaka yaptığını itiraf edecek diye epey bir bekledim. Baktım ses gelmiyor “on bir ay uyudum diye sen benimle dalga mı geçiyorsun ulaaaaan!” diye bağırıverdim.

“Sakin ol Mahmut Abi.”

“Neyine sakin olayım? Şuncacık kuşlar darbe yapmış da… Deli… Ulan bari aslan de, kaplan de, zebra de ulan, at de, eşek de, karabatak ne? Manyak mısın ulan!” dedim.

Gürültüye eşim Gülten koştu geldi. Hemen ona dönüp “Sen söyle hanım, niye hastanede değiliz? Niye evde değiliz biz? Burası neresi?” diye sordum.

“Karabataklar ihtilal yaptı bey! Burası…”

“Hööööööööööst! Sen de mi yaaa?”

“Murtaza doğru söylüyor Mahmut. Gerçekten ihtilal oldu.”

“Allah Allaaaaaaaaaah! Kuşlar ihtilal mi yapar ya? Lan böyle iş mi olur delirmeyin?”

Kayınço ile ablası, yani bizim hanım birbirlerine baktılar… Birinin diğerine “bu kadar şaka yeter adama vazgeçelim” manasında bir işaret çakmasını bekliyorum. Onun yerine halime acımış gibi bir ifade var yüzlerinde. Çıldıracağım!

“Abi… Dinle bi. Biliyorum çok anlamsız. İlk gün biz de ciddiye almadık ama… Onlar meğer çok zekilermiş abi. Hani suya batar ya bunlar? Biz balık avlıyorlar sanırdık. Meğer suyun altında gizli gizli toplantılar, planlar yapıyormuş, tüneller kazıyormuş bunlar. Altımızı oymuşlar altımızı! Dünyadaki bütün dereleri denizleri, ne varsa birbirine bağlamış, aralara vanalar yapmışlar. Diledikleri yerin suyunu başka yere çekip pompalıyorlar. Bir kısmı da fay hatlarına kadar girmiş. İstedikleri yerde deprem de yapıyorlar. Millet onları ciddiye almayınca tüm dünyayı seller bastırdılar, sekiz şiddetinde depremlerle salladılar valla. Şimdi kulları köleleri olduk. Ev yıkıldı abi bu arada, burasını da Birleşmiş Milletler verdi bize. Sağ olsunlar serumlarını filan da her sabah getiriyorlardı… Bak uyandın sen de gerek kalmadı şükür…”

Şuursuzca dinliyordum. Kayınçoyla hanım yokluğumda çıldırmışlardı resmen. Ortak bir yalana inanmışlar, müşterek bir rüya görmüşlerdi ve bunu gerçek sanıyorlardı. Benim acım hanımı delirtmişti de, kayınçoyu niye bu kadar üzmüştü acaba diye merak ediyordum. Bir an önce kızlar gelse de hem hasret gidersek hem de olan biten neymiş bir anlattırsam diye sabırsızlanıyordum.

Evet burası ev değildi… O bir gerçek. Köhneydi. Yoksullaşmıştık belli ki. Taşınmıştık. Kötü bir kadere mahkûm olmuştuk. Şu duvardaki gediklere bakılırsa bir savaş olduğu belliydi. Bu savaş muhtemelen ağır geldi hanımla kayınçoya. Ya da psikolojik gaz mı attılar nedir? Belki maruz kalan herkes çıldırdı… Belki ben uyuduğum için yırttım bu çıldırma seansından. Ama kızların aklı başında olmalı. Av dedikleri ne ola ki? Zavallılar uydurup uydurup inanıyorlar…

Bir düşündüm: Hanım içeriden duyduklarını tasdik etti sadece. Yeni bir bilgi kattı mı? Hayır. Gerçi katsa ne olacak? Bilgi dedikleri “karabataklar meğer suyun altında iş tutuyormuş” … Eee? Tam bir paranoya belirtisi. Kesin sinir gazı atmışlar…

Ya da… Ya da dünyayı uzaylılar filan işgal etti. Karabatak suretinde göründü bunlara. Ulan yerimden kalkıp şu pencereden bir bakabilsem… Şimdilik kalkamam. Kalkar kalkmaz tansiyonum düşecek biliyorum. İlk ameliyatım değil… Hem ben nasıl böyle birden uyandım ya? Neyse… Kayınçoya baktım. Suratıma bakıyor… Duyduklarımı sindirmemi bekliyor herhalde.

Sırf eğleneyim diye: “Eeeeee? Sonra?” dedim. Vakit geçsin kızlar dönene kadar. Biraz daha anlamaya çalışayım bunlar nasıl delirmişler? Kızlar aslını anlatana kadar meraktan çatlayacağım yoksa.

“Bunlar bir şekilde diğer kuşları da örgütlemişler. Sadece bunlar zeki ama… Diğerleri bildiğin amele. Emir alıyorlar karabataktan. Bir şekilde tüm kanatlıları organize ettiler. İsyan tavuk çiftliklerinde başladı zaten. Sonra dalga dalga yayıldı. Böyle dünyadaki tüm sarayları, parlamento binalarını filan kuşlar bastı. Tonlarca kuş boku ile kimisinin çatısı yamuldu, kimisinin avlusu doldu taştı. Gözlerini gözlerini oydular bazı bakanların, başbakanların, cumhurbaşkanlarının. Önce savaşa girişmeye kalkıştı insanoğlu ama antenleri kabloları kemirip kısa sürede tüm haberleşme ağını kestiler. O martılar var ya? Hani o beğenmediğimiz martılar… İntihar timi oldular resmen. Dinamit depolarından dinamit çalıp, kendilerini patlattılar… Kendini benzine bulayıp yakan, kalabalık bir ordunun içine dalan mı dersin? Cephanelik patlatan mı… Of of… Ortalık kuş kızartması koktu. Zaten bir süre sonra büyük çaplı operasyonlara başladılar. Susuzluk tehdidi, seller, depremler filan derken, herkes itaat etti karabataklara.”

Hanım “Ah o kara kuşlar yok mu… O uzun boyunları yerlerinden sökülsün inşallahhhh!” diye beddua ederek çorbayı getirdi. “Aylardır bir şey yemiyorsun, iç bakalım şunu!” dedi ve içirmeye başladı. Kollarım tutmayacaktı hakikaten. Ah benim zavallı vefakâr, cefakâr, delirmiş hanımım…

İki üç kere istifra edeyazdım ama nihayetinde yiyebilmeye başladım. Yerken kayınçonun söylediklerini düşünüyordum. Bu herif ne ara bu kadar yaratıcı olmuştu yahu?  Bir bankaya gitse derdini anlatamaz, bir fatura yatırmaya gitse komşununkini yatırıp dönerdi… Şimdi nasıl da çatır çatır anlatıyor? Nasıl yapabilir bunu?

Tabii yaaaa! Böyle bir film görmüşlerdi hanımla… Tam kafayı çizmeye iki kala filan görmüş olmalılar. İşte şimdi tüm olan biteni -bu dert her neyse artık, savaş mıdır, deprem midir, volkan mıdır?- izleyip üzerlerine alınmışlardı…

Ben yerken kayınço yeniden başladı söze.

“Dedim ya… Bunların dibe gidiş gelişi farklı sebeptenmiş. Altımızı oyuyormuş şerefsizler. Gerçi bunlar çok bilenmişler abi bize haklı yere. Hep martılardan bahsediyormuşuz şiirlerde, karabataklardan bahseden yokmuş. Kliplerde martıları oynatıyormuşuz, oysa o asil, kara kara tüylü, parlak karabatakların esamesi okunmuyormuş. Hiç ekmek atmış mıymışız karabataklara mesela? Gerçi tenezzül de etmezlermiş filan. Uzun bi mentifesto mu mantifasto mu ne, öyle bir şey bastırıp dağıttılardı. Ama haklılar yani bazı konularda. Şahsen ben hak verdim.”

Kayınçonun karabatak duyarından sonra onu daha fazla dinlememeye karar verdim. Ne de olsa az sonra kızlarından biri gelip “baba idare et, bunlar kafayı yedi” filan diyecekti ve üzülecektik kızımla beraber… Kızım… Kızlarım… Ulan kızlarım niye avlanıyor? Ne avı?

“Meğer bunlar o dalgakıranlar üzerinde ordu talimleri yaparlarmış. Biz kanatlarını kaldırırlar da havalandırırlar sanırdık. O kadar güvenmişler ki bizim fark etmeyeceğimize… Neyse. Şimdi dünyanın patronu oldular. Başkarabatak ne derse oluyor valla.”

“Başkarabatak mı? Hahaha… Başkarabatak mı? Yahu kendine bir isim bulamamış mı Kührer filan gibi? Bırak başkarabatağı… Kızlar nerede? Av dediniz ne avına gittiler?”

“Artık herkes balık tutuyor enişte. Eski işler güçler kalmadı. Yarısını vergi olarak karabataklara veriyor, yarısını da eve götürüp yiyorsun.”

“Allah allah… Vergi demek. Balıkla mı ödüyorsun vergiyi?”

“Evet enişte.”

Ulan gülmemek için kendimi nasıl da zor tutuyorum. Hayır yani, karabataklar dünyayı ele geçirmişler. Peki… Tüm kuşları örgütlemişler. Güzel… Sonra insanları yenmişler. Fevkalade… Sonra da başkarabatak yönetmeye başlamış dünyayı. Bak sen… Vergi toplamaya başlamış bi de… İyi iyi. Harika… Bu vergi de balıktan ibaret… Süper… Gerçekten… Ahaha…

Neyse… Nihayet mutfaktan “haaaah, kızlar da geldi” dediğini duydum hanımın. Pencereyi açıp bağırdı hatta “koşun kızlar koşun babanız uyandı!” diye. Bilmediğim bir yükseklikteydik, gözümde canlandıramıyordum duyduklarımı. Kızlar çabuk geldiklerine göre alçak bir yerde oturuyor olmalıydık.

İşte nihayet odaya girdi kızlarım ama… Ama… Ama…. Ama yaaaaaaaaaaaaaaaaaaa… Kızlar eve gerçekten ellerinde koca bir balık sepeti, sırtlarında asılı iki oltayla girdiler içeriye yaaa! Oltaları çok kıymetli bir şeyi bırakır gibi narince bıraktılar yere, bana sarılmak üzere koşmaya başlamadan önce. Sarıldık birbirimize, öpüştük, ben ameliyata az önce girmişim gibi hissettiğim için gerçek bir özlem duygusu birikmiş değildi, ama onlarda öyle bir birikmişti ki.

Peki bu oltalar neyin nesiydi? Hobi mi edinmişlerdi? Öyle olmalı… İşte kayınçoyla hanımın psikozunu tamamlayan öğeler. Böylece şizofrenik inançlarına gerçek referanslar bulabiliyorlar. Kızlar elbette balık tutacaktı. Yoksul olduğumuz çok belliydi zaten. Bu yoksulluğun sorumluluğu çok ağır gelmiş hanıma… Çok üzüldüm işte şimdi, bu her ne savaşıysa bu sırada onun yanında olamadığıma…

Küçük kızım “Baba inanmayacaksın; çok sağlam balık tuttuk bugün. Rahat 5 kilo tuttuk ya,” diye girdi söze. O kadar gerçekçiydi ki mutluluğu.

“Neyle tuttunuz o kadar?”

“Bildiğin çapari. Sekizli olta sallıyorum 50’lik kurşun ile. Bazen dalgalı oluyor 100’lük kurşun atıyorum.”

“Vallahi bravo. Bayağı da öğrenmişsin bu işi... Hem 5 kilo ne demek? Yakında tekne alır ağla avlanırsınız siz…”

“Aaa olur mu hiç? Yasak!” diye girişti büyük kızım. Bir yandan oltasının temizliğini yapıyordu.

“Niye?”

“Sürdürülebilir Balıkçılık Talimatı yayımlandı. Birkaç ay oluyor. Bırak ağı filan. Çapari sayısı bile 8’i geçemez.”

Esas mesele yerine balıkçılık meseleleri tartıştığımıza inanamıyordum ama kızlarımla konuşmak iyi geliyordu işte. En azından akılları başlarındaydı.

“Sürdürülebilir Balıkçılık demek… Sonunda böyle şeylere kıymet verir olmuşlar… Oh oh…” dedim.

Küçük kızım heyecanla atıldı:

“Başkarabatağın kesin talimatı baba… Sürdürülebilir balıkçılık için oltadan başkas…”

Bitirmesine izin vermedim. “Ne dedin sen kızım? Kimin talimatı var dedin?”

“Başkarabatağın.”

Az evvel zorlukla içtiğim çorbayı kusuverdim. Kusmadan önce kızları uzaklaştırmaya vaktim olmuştu. Onların üstlerini batırmadım.

“Kaldırın beni hemen!” dedim. Önce bir duraladılar. “Kaldırsanıza be!” diye haykırdım yine. Kollarıma girip zorlukla kaldırdılar. Tansiyonum dibe düştü, başım döndü, midem bulandı ve yeniden kusayazdım ama direndim. Tansiyonumun yerine gelmesi için iki dakika kadar öylece bekledim. Yarısına çarşaf gerilmiş pencereye doğru yürüdüm. Çarşafı aralayıp baktım:

Karşımda virane bir şehir vardı… Hemen her yeri enkaz. Aralarından dumanlar tütüyor: Yangın var sandım ilkin ama biraz detaylı bakınca ısınmaya çalışan garibanların yaktıkları ateşler olduğu anlaşılıyor. Ortalıkta BM’ye ait beyaz bayrak çekilmiş birkaç kamyon görünüyor. Herhalde yemeği ilacı bunlar dağıtsa gerek. Biraz eğilerek ayakta kalmış gökdelenlerin olduğu yeri görmeye çalıştım. Bir binaya kocaman bir poster asılmış. Bir taşın üzerinde, kollarını açmış havalandıran bir karabatak duruyor. Boynunda kırmızı tüyler nizami dizilmişti; rütbe gösteren bir şey olmalı.

Kızıma gösterdim elime:

“Bu mu o şerefsiz?”

“Evet baba…”

“Kedilere yem olasıca!” diye beddua ettim. “Köpek balıklarınca parçalanasıca!” diye ekledim. Ana avrat sövecektim ki, kızların yanımda olduğunu anımsadım. Ürperdim; çünkü üşümüştüm.

“Beni geri yatırın şimdi… Her şeyi adam akıllı baştan anlatın. Her şeyi…”

Görseller: Ahmed Mostafa

0
4647
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle