01 NİSAN, CUMA, 2016

Sükût Suikastının Mağrur Mağduru: Ahmet Hamdi Tanpınar

Tanpınar’ın şüphesiz ki başyapıtı olarak değerlendirilen eseri Huzur’dur. Romanın kahramanı Mümtaz, pek çok açıdan Tanpınar’ın kendisine benzer. Tanpınar gibi Mümtaz da bir kaybın estetidir, kaybolmuşun, terk edilmişin izindedir. Hayranı olduğu Proust’a da bir saygı duruşudur sanki bu arayışı. İstanbul’u değerlendirmesi de yine bu açıdan bakıldığında daha anlamlı hale gelecektir.

Sükût Suikastının Mağrur Mağduru: Ahmet Hamdi Tanpınar

“Talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması. Bütün bina onun üzerinde kuruluyor; dışarıda ve içeride. Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor. Kinimiz, garazımız, büyüklük arzumuz, aşkımız, yeisimiz, ümidimiz hep onunla.” – Huzur –

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biridir Ahmet Hamdi Tanpınar. Üstelik bu sıfatı sadece yazar ve şair kimliğiyle değil edebiyat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle de fazlasıyla hak etmiştir. Öyle ki kaleme aldığı “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı kitabı bugün dahi aşılamamış bir zirve oluşturmuştur edebiyat tarihçiliği yazımında.

Buna karşın Tanpınar denildiğinde akla yazarlığı ve şairliği gelmektedir. Kendisiyse daha çok şairliğinin üzerinde durmuş, şiirlerinin ön planda olmasını istemiştir. Romanlarındaki dili ve güçlü imgeleriyle bir şair edası taşımaktadır. Şiir sanatının çok yararlandığı bir şeyi romanında da uygular Tanpınar; spekülasyona ve dolayısıyla imgeye çokça başvurur. Onun yaptığı şey aslında edebi bir senfoni, leziz bir musiki alternatifidir. Örnek vermek gerekirse Huzur’da Mümtaz’ın adaya gitmek için bindiği vapurda seyrettiği Boğaz’ı ve Boğaz’ın değişen yüzlerini anlattığı bölüm, yazarın nesiri nazıma yakınlaştırma ustalığını gösterir niteliktedir. Tanpınar romanlarının belki de döneminden önce yazılan Tanzimat ve Cumhuriyet romanlarından ayıran özellik de bu şiir dilidir. Ayrıca bence Tanpınar’ı Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak görmemizi sağlayan bir diğer özelliği de, edebiyat dizgesine kattığı yeniliklerdir; Yaz Gecesi adlı öyküsü edebiyatımızda pek görmediğimiz bir türün, gotik edebiyatın birkaç örneğinden biridir. Ayrıca Sahnenin Dışındakiler’deki ağacı evliya sanan kadınla Yüzyıllık Yalnızlık karakterlerinin arasındaki neredeyse kardeşliğe varan ilişkiyi gözden kaçırmamak gerek. Tanpınar, eserlerinde de görüleceği üzere çok geniş bir edebiyat ve sanat bilgisine sahiptir. Eserlerinde sıklıkla Nietzsche, Bergson ve Schopenhauer tesirini görmek ve Baudelaire, Valery gibi isimleri okumak mümkündür. Tabii bir ismin onun için taşıdığı anlam başlı başına bir maceradır. Bilindiği üzere Tanpınar, Yahya Kemal’in talebesidir ve sanatının, özellikle şiirinin gelişmesinde Yahya Kemal’in tesiri büyüktür. Fakat Yahya Kemal’le ayrıştığı yönler de mevcuttur. Hiçbir zaman Yahya Kemal gibi bir kitlenin şairi olamayacak, geçmişten, geçmişin o şanlı tarihinden bahsetmeyecektir. Tanpınar bireyin safındadır, kitleyle iletişimi ustası kadar güçlü değildir. Kim bilir belki de bu bireyselliği yüzünden kendi tabiriyle “sükût suikastı”na uğramış, eserleri sağlığında hak ettiği değeri hiç görememiştir. Dert yandığı bu gölgede kalmışlık bir diğer önemli yazarın, Oğuz Atay’ın da başına gelmiştir şüphesiz.

Ama ustasının kendisine öğüdü de aslında onun için kabullenilmesi zor bir tavsiyedir; Yahya Kemal, Tanpınar’a şiirin kendi dönemiyle bittiğini, yeni neslin düzyazıya yönelmesini salık vermiştir.

Tanpınar’ın şüphesiz ki başyapıtı olarak değerlendirilen eseri Huzur’dur. Romanın kahramanı Mümtaz, pek çok açıdan Tanpınar’ın kendisine benzer. Tanpınar gibi Mümtaz da bir kaybın estetidir, kaybolmuşun, terk edilmişin izindedir. Hayranı olduğu Proust’a da bir saygı duruşudur sanki bu arayışı. İstanbul’u değerlendirmesi de yine bu açıdan bakıldığında daha anlamlı hale gelecektir. Tanpınar bu eserinde de kronotop olarak savaşı seçmiştir. Zaman ve mekanın kendisi savaşı çağrıştırmakta, savaşın uzayan, bireyin peşini bırakmayan kollarını imlemektedir. Bir diğer önemli eseri olan Sahnenin Dışındakiler’in kahramanı Cemal gibi Mümtaz’da da aslında en temel korku savaşa dahil olmak, savaşa girmek ve belki de en başında bir savaşın başlamasıdır. Dikkatli okuyucu romanın İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını bildiren radyo anonsuyla bittiğini hatırlayacaktır.

Mümtaz gerçek olamayacak kadar sentez bir karakterdir, estettir, yaşamın salt zevkli yönlerini gören bir adamdır -tabii ki romanın bir safhasına kadar-. Bu tanımlama bile Tanpınar – Mümtaz birlikteliğini gösterir niteliktedir. Tanpınar da tıpkı Mümtaz gibi döneminin savaş uğultularından, dedikodularından bir estet olarak kaygı duymaktadır.

Tanpınar meşhur şiirinde de söylediği gibidir artık bizim için; ne büsbütün bizimledir –biz derken zamanımızı, dönemimizi sahiplenmekliğimizdir söz konusu olan- ne de büsbütün bizim dışımızdadır -yine burada da kastımız, eserlerinin yeniden ve yeniden basılması, eserlerine dair yapılan araştırmaların nicelik olarak artışıdır. Yazar, şair, estet, eleştirmen, edebiyat tarihçisi Tanpınar daima bir maddi sıkıntı içinde yaşadığı dünyadan 1962 yılında ayrılmıştır. Geride çok farklı okumalara gebe pek çok eser bırakmıştır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün boşunalığını çok yüzeysel bir söylemle dönem ve yaşamın anlamı noktasından ele almak bile, Tanpınar’ın neden bugün hâlâ en çok bahsedilen, kendisinden sonraki yazarları en çok etkileyen isim olduğunu görmemiz açısından yeterlidir.

Görseller Gabriel Isak'a aittir.

0
18962
10
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle