14 AĞUSTOS, CUMA, 2015

Sophie Calle: Doğruluk mu Cesaret mi?

Paul Auster’ın romanlarındaki baskın temalar kimlik, kimliklerin birbirinin yerine geçmesi, tesadüfler, şans faktörü ve gerçekliğin kayganlığıdır. 1992 yılında yayınlanan Leviathan romanında da bu tarz unsurlara rastlanıyor. Paul Auster, romanındaki sanatçı Maria karakterinde Sophie Calle'dan ilham alarak onun projelerini karakter üzerinden dile getiriyor, aynı şekilde Sophie Calle da kitaptaki karakterin projelerini ve alışkanlıklarını hayata geçiriyor.

Sophie Calle: Doğruluk mu Cesaret mi?

“Maria bir sanatçıydı, ancak yaptığı işin genelde sanat diye tanımlanan nesneler yaratmakla ilgisi yoktu. Kimi onu fotoğrafçı olarak tanımlıyor, kimi kavramcılık felsefesi izlediğini söylüyor, kimi yazar olarak görüyordu, fakat bu tanımların hiçbiri onun yapısını tam olarak yansıtmıyordu…” s.62, Leviathan, Paul Auster, Can Yayınları.

Paul Auster, Leviathan romanının başında Fransız kavramsal sanatçı Sophie Calle’a gerçek ile gerçek olmayanı kaynaştırmasına izin verdiği için teşekkür ediyor çünkü romanda bahsi geçen karakterlerden biri Sophie Calle’dan esinleniyor. Tabii işin iç yüzü sadece bir ilham değil. Tıpkı yazar ve okurun etkileşimi gibi, romandaki karakterlerden biri olan sanatçı Maria ve bizim bildiğimiz sanatçı Sophie Calle diyalektik bir ilişki içine giriyor, dolayısıyla yazar Paul Auster da.

Paul Auster’ın romanlarındaki baskın temalar kimlik, kimliklerin birbirinin yerine geçmesi, tesadüfler, şans faktörü ve gerçekliğin kayganlığıdır. 1992 yılında yayınlanan Leviathan romanında da bu tarz unsurlara rastlanıyor. Paul Auster, romanındaki sanatçı Maria karakterinde Sophie Calle'dan ilham alarak onun projelerini karakter üzerinden dile getiriyor, aynı şekilde Sophie Calle da kitaptaki karakterin projelerini ve alışkanlıklarını hayata geçiriyor.

"Yaşadığı her şey onun gözünde sistematize edilmiş bir deneyim, kendi risklerini ve kısıtlamalarını getiren ve kendi kendisiyle sınırlı bir serüvendi ve projelerinin her biri ötekinden ayrı bir sınıfa giriyordu.” S.61 – Leviathan, Paul Auster, Can Yayınları.

Sanatçı olan Maria’nın aslında nesne yaratmak anlamında sanat yapmadığını, kimine göre kavramsal işler ürettiğini, kimine göre yazar, kimine göre fotoğrafçı olduğunu ve hiçbir tanımın onu tam olarak belirlemediğini söylüyor romandaki başka bir karakter.  Hakikaten de sanat ya sanatçıdan bahsedildiğinde öne çıkan bir üretim alanı olsa dahi sanatçının üretiminden çok daha fazlası olduğunu, adeta hepsini kapsayan bir bütünün parçasına ait olduğunu düşünülebilir.

Her yıl düzenlediği doğum günü partisine yaşı sayısında konuk çağırması, partide tanıştığı bir adamın giyimini düzeltmeye karar verip her yılbaşında ona hediye göndermesi, sabahları evden çıkıp rastgele birinin peşine takılarak tüm gün onun fotoğraflarını çekerek hayatını anlamaya ve kısa biyografilerini çıkarmaya çalışması vb. sıradışı projeleri var Maria/Sophie Calle’ın.

Paul Auster’in 1992 yılında yayınlanan romanının ardından Sophie Calle “Double Game” (1999) adlı bir kitap çıkarır. Roman değildir bu, kitaplaştırılmış bir projedir. Romanda bahsi geçen sanatçı Maria’nın projelerini gerçekleştiren Sophie Calle, bunları gerek fotoğraflayarak gerek anlatarak somutlaştırır. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan iddiasındaki bu ortak çalışma ile bize hayat mı sanatı taklit ediyor yoksa sanat mı hayatı, diye düşünmeye iter.

Sophie Calle, kendi kitabında Paul Auster’ın romanını bir oyuna çevirmeye çalıştığını, gerçeklik ve kurmacanın kendi bakış açısından anlatımı dile getirdiğinden bahseder. Paul Auster’ın Leviathan romanında ona teşekkür ettiği gibi o da kendi kitabının başında kurmaca ve gerçekliği karıştırmasına izin verdiği için Paul Auster’a teşekkür eder. Leviathan romanında Maria’nın anlatıldığı bölümler üzerinde karalamalar ve yorumlar bulunur. Maria’nın, yani kendisinin anlatıldığı bölümlerde insiyatifi ele alır ve ufak değişiklikler yapar. Böylece, yazarın otoritesini yıkmış olur.

Gerek Leviathan gerek Double Game’de anlatılan kromatik diyet adındaki proje ilginç bir örnek. Haftanın her günü için belirli renkte gıda tüketiyor Maria, dolayısıyla da Sophie Calle. Double Game’de ise Sophie Calle, Maria’nın menüsüne sadık kalıyor fakat kendince eklemeler de yapıyor. Temelde kendine ait olan fikri ödünç verdikten sonra, geri alıyor ve dönüştürüyor. Metinlerarası hatta projelerarası bu tarz öğeler, hem Auster’ın hem Calle’ın kimlik inşası ‘takıntı’larına hizmet ediyor, biz okurları da yazar-okur-özne kavramlarını düşünmeye itiyor. 

Pazartesi: Turuncu- Havuç püresi, kavun, haşlama karidesSalı: Kırmızı- Domates, nar, tartar usulü çiğ kıymaÇarşamba: Beyaz- Dil balığı, beyaz peynir, pilav, sütPerşembe: Yeşil- Salatalık, brokoli, ıspanakCuma: Sarı- Omlet, patates salatası vb.

Pazartesi: Turuncu- Havuç püresi, kavun, haşlama karides

Salı: Kırmızı- Domates, nar, tartar usulü çiğ kıyma

Çarşamba: Beyaz- Dil balığı, beyaz peynir, pilav, süt

Perşembe: Yeşil- Salatalık, brokoli, ıspanak

Cuma: Sarı- Omlet, patates salatası vb.

Mahremi sanatının bir parçası haline getirmek Sophie Calle için yeni bir adım değil; aksine sanatının ana damarlarından birini oluşturuyor. Görme/görülme ekseninde, başta kendi olmak üzere bireyin varoluşunun kanıtlarını arıyor: Venedik’te bir otelde temizlikçi olarak çalışması ve insanların şahsi eşyaları üzerinden kurgular oluşturması, yolda bulduğu bir adres defterinin içindeki şahıslarla irtibata geçip adres defterinin hiç tanımadığı sahibi hakkında bilgi toplayarak onun bir portesini çıkarması, kendini izleyip fotoğraflayacak özel bir dedektif kiralatması projelerinden bazıları.

2007 yılında Venedik Bienali’nde sergilenen “Prenez soin de vous” (Kendinize iyi bakın) adındaki çalışması ise Sophie Calle’ın kendisini e-posta yoluyla terk eden sevgilisinin yazdıklarından yola çıkıyor. Mektupta yer alan son cümle, projenin adına dönüşüyor ve karşı tarafının ‘son’ olarak algıladığı, bitmeyecek bir başlangıca işaret ediyor.

Kendisiyle yapılan bir röportajda, Sophie Calle, e-postayı alır almaz yakın bir arkadaşını arayıp fikir danıştığını belirtiyor fakat sonrasında bu alışılagelmiş hareketten yola çıkarak bir fikir üretiyor. Yazılanları, onun yerine başkalarının anlamasını, analiz etmesini, hissetmesini, tepki göstermesini istiyor. Kitlesel bir reaksiyon!

Her bir katılımcının mektubu okuduğu anın fotoğrafı çekilip proje dâhilinde sergileniyor. Bir dişi papağan (kendisine verilen mektubun kopyasını yemiş) ve iki kuklayı da projesine dâhil etmiş Sophie Calle. Farklı meslek gruplarına mensup kişiler (edebiyatçı, ressam, doktor, psikanalist, dilbilim uzmanı, avukat, kriminolog, dansçı, sosyolog, satranç oyuncusu, gazeteci, müzisyen vb…) kendi uzmanlık alanlarına uygun eserler ortaya çıkarmışlar. Örneğin, bir redaktör mektuptaki dilbilgisi ve ifade bozuklukları üzerinde karalamalar yapmış, bir diğeri metni bulmaca biçiminde tekrar düzenlemiş. Bu tarz bir proje ilk bakışta şaşırtıcı bir tür intikam olarak görülebilir elbette, hatta öyle olması ihtimali yüksek ama sanatçının tek motivasyonun bu olmadığını sezmek güç değil.  Tartışılabilecek ve tepki alabilecek nokta ise, sırf kendisinin değil, başkalarının da ‘özel’ini sanatına malzeme yapması. Gazeteye verdiği bir röportajda, biraz suçluluk hissettiğini ama proje için hissettiği heyecanın daha baskın çıktığını itiraf ediyor.

İstanbul’a da uğrayan sanatçı, 2011 yılında Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen sergisinde, görme yetisi olmayan kişilere hatırladıkları son görüntüyü soruyor, anlattıklarını kaleme alıyor, anlatan kişiyi ve anlatılan olayları fotoğraflıyor. İstanbul’da yaşayan fakat denizi hayatlarında hiç görmemiş kişilerin duygularını ve bedensel tepkilerini deniz kenarında görüntülüyor. Kameraya sırtları dönük bu insanlar, bir süre denizi seyrettikten sonra kameraya dönüyorlar. Biz de seyirci olarak bu buluşma anına tanık oluyoruz.

Gerçekten de çağdaş sanata damgasını vurmuş sıradışı bir sanatçı. Hani bazı yazarlar vardır, yazsa da okusak deriz ya, işte Sophie Calle için: yapsa da tanık olsak diyorum!

0
6235
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle