13 TEMMUZ, PAZARTESİ, 2015

Son Temmuz

Pelin Batu “yalnız bir avcı, güneş gibi, ay gibi, toprak gibi tekrar tekrar ölen ve yeniden doğan” temmuz hakkında yazdı...

Son Temmuz

Temmuz. Yalnız bir avcı. Güneş gibi, ay gibi, toprak gibi tekrar tekrar ölen ve yeniden doğan. Temmuz, Sümerlerin nebat tanrısı, Adonis ve İsa’nın selefi, kızgın bir tanrıçanın kurbanı. İsimler kaderi belirler. Boşu boşuna taşınmaz büyülü hurûf. Sümerlerin vefalı, sadık oğul anlamına gelen Dumuzid’i, Babilliler, İbraniler ve Akadlar için Tammuz olmuştur. Ve yazın kırılgan kızgınlığında, gün bir günde dönerken karanlığa, bir aya ismini vermiştir. Tanrıçanın yas ayı, Temmuz oluvermiştir.

Yıl 1929. Weimar Cumhuriyeti’nin son pastırma yazı.

İnsanlar paslı bir tanrıyı yeniden keşfedercesine vücutlarını güneşe adıyor. Edebiyat eğriotları gibi sivrilirken, musiki sabaha kadar köpürüyor. Bu pagansı semalarda güneşe put gibi tapınıp sulara balık gibi bırakıyor kendini kız, oğlan. Özgürlük, namütenahi özgürlük, ilahın adı.

Birinci Dünya Savaşı’nın arifesi ve akabinde genç nesil Amerika’yı terk etmişti. Çünkü Amerika’da içki yasaklanmıştı, hayat daraltılıp nefes alınmaz hale gelmişti. Hemingway ve Fitzgerald gibileri Avrupa’ya kaçıp kendilerini caz çağının kollarına, savaş maceralarının ortasına attı. Yirmilerin sonunda aynı yasakçı zihniyet İngiltere’yi boğmaya başlamıştı. Yeni sansür yasaları, basını ve edebiyatı köreltiyor, sanatçıları cezalandırıyordu. James Joyce’un Ulysses’i, Radclyffe Hall’ın lezbiyenlik üzerine yazdığı romanı A Well of Loneliness gibi pek çok eser yasaklanmış, D.H. Lawrence’ın resimleri bir yargıcın direktifiyle Warren galerisinin duvarlarından apar topar indirilmişti. Bunun üzerine on sene evvel Amerikalılar ülkelerinden nasıl kaçtılarsa, baskılardan bunalan pek çok İngiliz kendini Anakara Avrupası’na attı.

Almanya, 1920’lerin sonunda son derece heyecan verici bir ülkeydi. Belki de savaşı ezici bir şekilde kaybetmiş olduklarından dolayı, tabular yıkılmış, frenler boşaltmış, özgürlük tavan yapmış, dekadans bir dans halini almıştı. O yıllarda Oxford’da öğrenci olan Christopher Isherwood, W.H. Auden, Stephen Spender gibi yazarların tek arzusu, İngiltere’de hüküm süren yobaz ve tahammülsüz zihniyetten kaçıp hayatlarını özgürce yaşamak ve yazdıklarını paylaşacakları yeni bir Atlantis bulmaktı. Cesur yeni dünyalara susamış pek çok kişi şimdiye kadar hiç yaşamadıkları gibi korkusuzca yaşamak için Aryan güneşine göçmüşlerdi. On sene evvel, dünyanın o tarihe kadar gördüğü en kanlı savaşta düşman gördükleri Almanya olması daha bir güzel gelmişti. Spender Hamburg’a temel attı ve orada “Tapınak” diye otobiyografik bir roman yazdı. Lehmann, Christopher Isherwood-Kişisel bir Anı  adlı hatıratı aynı yıl Berlin’de kaleme aldı. Bu yazarları okuyunca sadece dost/düşman kavramının ne geçici olduğunu görmüyorsunuz. Aynı zamanda bir ülkenin birkaç sene içerisinde nasıl değiştiğini, faşizm denilen kabusun ne sinsi bir şekilde ruhlara sindiğini anlıyorsunuz. 1929’da Yahudi ve Germen gençler birlikte raks edip nehir kenarlarında sevişiyordu. Şehir çıldırmanın eşiğinde bir Otto Dix tablosunu andırken, Bauhaus altın çağında ışıyor, Modernizmin ateşindeki fotoğraf sanatı, cinsellik soslu sürrealist şiirler, metafiziksel heykeller patlıyor, pek çok kişi sanki dünyanın son yazındaki gibi yaşıyordu.

Filmin sonunu bilenler, ne oldu da birkaç sene içinde böyle bir metamorfoz gerçekleşti diye sorabilir. Spender, üç sene sonra Almanya’ya döndüğünde çok sevdiği arkadaşlarının ekonomik kriz vb. bahanelerin ardına sığınarak Nazi partisine üye olduklarını gözlemlemişti. Versailles’da haksızlığa uğradığını savunanlar en sonunda bir şemsiye altında toplanacak bir adres bulmuşlardı. Nazi partisi, onlara iyi bir ekonomi ve iş vaat ediyordu. Aslında, dünyanın pek çok yerinde ve çeşitli zamanlarında gerçekleşen bir mekanizma devreye giriyordu. Hayat standartları düşüp işsizlik çoğaldıkça, toplumun “ötekileri” hedef haline geliyordu. Üstün ırk söylemini dillendiren demagoglar, aynen bugünkü mezhepçi yaklaşımla “ya bizdensiniz ya yoksunuz” mantalitesiyle hareket ederek, birey olmayı becerememiş, kızgın, aç, tatminsiz, yalnız kalabalıkları avlıyordu. Üstün ırk edebiyatı yeni değildi, Nietzsche’nin kız kardeşi sağolsun, Wagner’in mitolojik karakterleri varolsun, savaş mağlubu Almanların egoları böyle parlatılıyordu. Gerilim gittikçe yükseliyor, Komünistler ve Naziler, 1917’nin sokak savaşlarını aynalarcasına birbirlerini vuruyordu. Ama kimse Hitler’in bu denli yükseleceğine inanmıyordu. Aristokrasi ve burjuvazi, yani paravanın arkasındaki güçler, buna asla izin vermez deniliyordu. 1930’ların başında kimse birkaç yıl içinde komşularını fırına atacaklarını düşünmüyordu.

Gel gör ki bir temmuzda her şey değişti. Bir adamın bir ülkeyi nasıl cehenneme sürükleyebileceğini gördü Avrupa. Bugün bize Hollywood’un sürekli pompaladığı klişe hikâye fazla uzak ya da kurgusal gelebilir: Star Wars misali bir Kötü vs. İyi, Siyah vs. Beyaz arkatipine indirgenip basitleştirilir. Ve fakat hatırlamayız ki Temmuz her zaman çok yakında ve çok kolay. Üniformalar ve coğrafyalar değişebilir ama bu hikâyeler değişmez. Anidirler. Vahşidirler. Vasıfsız, kompleksli, korkak liderleri ile ünlenirler.

​Oysa  ne yeşildi son Temmuz, nehir gibi, göz gibi...


NOT: Görseller Katja Kremenic'e aittir.

0
1792
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle