11 EYLÜL, SALI, 2018

Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun?

Zygmunt Bauman ile Benedotto Vecchi’nin kimlik konusu üzerine kapsamlı bir söyleşisi olarak karşımıza çıkan Kimlik adlı kitap üzerine bir inceleme.

Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun?

“Hayattaki asıl uğraş, başlangıçtaki kimliğinden daha farklı birine dönüşmendir”,[1] diyor Foucault. Çağımız kimliği reddetme çağı. Kimlik sözcüğüne TDK’nın verdiği ilk iki açıklamadan birincisi: “Toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü”, ikincisi ise: “Kişinin kim olduğunu tanıtan belge, kimlik belgesi, tanıtma kartı, hüviyet.”[2] İlkinin barındırdığı imkansızlık, kişinin başlangıçta veya sonda, hayatı boyunca bu bütüne ait cevapların tamamına ulaşamamış veya ulaşamayacak olması. Sınırlı yaratıklar olmamızın yanında yanılsamalara açık toplumsal süreçlerin içinde yaşamamız buna başlıca sebep olarak gösterilebilir. İkincisinin imkansızlığı ise bireyin değil, tamamen devlet yetkililerinin arzu ve isteklerine göre şekillenen bir cevap sunması. Öyle görülüyor ki,  “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusunun yanıtı hep “hayır”. Foucault’ya geri dönelim. Peki cevabını tam olarak bilemediğimiz bu şeyi nasıl tespit edip reddedebilir ve dönüştürebiliriz?

Zygmunt Bauman’ın, Benedotto Vecchi’nin sorularını yanıtladığı Kimlik, bu doğrultuda okunabilecek kitaplardan biri. Kitap, Heretik Yayınları tarafından Mesut Hazır’ın çevirisiyle yayımlandı (Baskıda ‘Çevirmen’ yerine ‘Türkçe Söyleyen’ tanımının tercih edildiğini belirtmeliyim). Kimlik konusu üzerine kapsamlı bir söyleşi olarak karşımıza çıkan kitapta günümüzün kimlik politikalarının bireyin kendini tanımlaması, vatandaşlık mefhumunun evrimi, akışkan modernite içinde aşk ilişkileri ile ilişkilerden beklentiler ve daha genel boyutta devletlerin tutumu üzerine Bauman’ın hem deneyimleri hem de görüşleri yer alıyor.

Benedotto Vecchi kitabın önsözünde kimlik üzerine yapılan tartışmaların önemini şöyle ifade ediyor: “Kimliğin müphemliği hangi çalışma sahasında test edilirse edilsin, onun toplumsal varoluşa dayattığı iki zıt kutbu algılamak hayati öneme sahiptir: İstibdat ve hürriyet. Bu gizemli döngünün kırılması gerekiyor.”

Elektronik posta yoluyla yapılmış kapsamlı söyleşi, Bauman’ın kendi kimliği ile ilgili karşı karşıya kaldığı bir soru ve uzun bir düşünme sürecinden sonra buna bulduğu çözüm ile açılıyor. Siyasi duruşu nedeniyle Polonya vatandaşlığından çıkarılınca, Bauman akademik kariyerine uzun yıllar İngiltere’de devam eder. İngiltere’deki öğrencileri İngiliz olmadığının haliyle farkındadır. Nitekim, doğduğu ülke tarafından artık o ülkeye ait olmadığı da resmi olarak onaylanmıştır. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak Prag’taki Charles Üniversitesi tarafından fahri doktora ile ödüllendirilecektir ve yapılacak törende geleneğin bir parçası olarak ulusal marş tercihi yapması istenir. Sonuçta ne İngiliz ne de Polonya marşını seçer ve tercihini Avrupa Birliği marşı olarak belirler. Avrupa Birliği sınırları içinde olduğu için şanslıdır. Hem kapsayıcı hem de dışlayıcı bir yanıt bulabilmiştir. Yalnız şu da bir gerçek ki böylesi bir ikilem karşısında, aidiyet ve kimlik konusunda aynı cevabı veremeyecek ve bu sorunun yanıtını belki de asla yanıtlayamayacak bireylerin sayısı azımsanamayacak kadar çok. Buradaki sorun, tıpkı Bauman’ın da başına geldiği gibi kimlik tarifinin verili kıstaslar ile değil ‘olmak istenen’ geleceğe yönelik, henüz ortaya çıkmamış tahayyüller ile oluşması. Seçeneklerle ortaya çıkması. Bu nedenle ‘kimliğin kırılganlığı ve daimi geçicilik statüsü artık gizlenemez” tespitinde bulunuyor Bauman.

Kişi zamanla ‘aidiyet’ ve ‘kimliğin’ alınyazısı olmadığının, ömür boyu garanti sağlamadığının, fazlasıyla müzakereye açık ve vazgeçilebilir şeyler olduğunun farkına varır; kendi kararlarının, attığı adımların, eyleme biçiminin – ve tüm bunları sabitleyecek kararlılığın- hem aidiyet hem de kimlik için hayati faktörler olduğunu fark eder. Başka bir deyişle, ‘aidiyet’ alternatifsiz bir koşul olarak kaderleri kaldığı sürece ‘bir kimliğe sahip olma’ düşüncesi söz konusu olmayacaktır.[3]

Her ne kadar resmi mekanizmalar geleneksel yöntemlerini korusa ve seçenek sunmasa da dünya genelinde politik sınırların yeniden çizilmesinin yanı sıra küresel ekonomi ile birlikte ortaya çıkan göç ve hareket, aidiyet ve kimlik sorgulamaları hususunda bireyleri kendi tasarrufuna terk etmiş gibi gözüküyor. Oysa ki hem ülkeler hem de bireyler arasındaki sürekli yarış hali güvensizlik, kuşku ve öne çıkma dürtülerini tetikleyerek kimliği müphemleştirip ön plana statünün veya imajın yani yine aidiyet duygusunun çıkmasına sebep olmuştur denilebilir ki ‘vestiyer cemiyetler’ kavramı ile Bauman aidiyetliklerin dahi akışkan olduğunu belirtiyor. Örneğin, sosyal medyada bir anda ve kısa süreliğine aynı fikir etrafında toplanan gruplar. “Vestiyer cemaatler gösteri için geçici olarak bir araya getirilir ve izleyiciler kabanlarını vestiyerdeki askılarından alır almaz dağılırlar.”[4]

Sorun sadece bu tutunulamayan akışkanlık değil, Bauman, örneğin, 60’lardan sonra tartışılan ‘entelektüel Marksizm biçiminin ‘iktisat odaklı’ olup ‘vahim derecede indirgemeci’ olduğunu savunuyor. Ekonomi hiç kuşkusuz kimlik politikalarının başlıca araçlarından biri ve söyleşi bu konu haricinde medya, koleksiyonculuk, vatanseverlik, sadakat, aşk, din ve gelecek kaygısı gibi kavramlar üzerinden ortaya attığı örnek ve göndermeler ile kimlik tanımının önünü açıyor. Ancak bunu kimlik oluşturulmasına engel olan bireysel ve sosyolojik durumların üzerinden tek tek geçerek yapacaktır. Söyleşiyi zenginleştiren ve böylesi uçucu bir mevzuyu elle tutulur herkesin kendi yaşantısından kesitler ile karşılaşmasına fırsat veren güzelliği de burası. Değindiği açmazlar ve örnekler ile hayatın bizzat merkezine yerleşebilmesi ve bunu tıpkı iyi geçen bir günün akışı gibi doğal bir şekilde ve sezdirmeden yapabilmesi.

Eminim okuyan herkes kimlik konusunda bazı kilit konularda ufuk açıcı görüşlerden yararlanacaktır. Yepyeni sorgulamalara ve sadece kendileriyle değil, başkalarıyla olan ilişkilerinde de farklı yaklaşımlara yönelecektir. Ve kim bilir kimlik reddetme, değişme veya dönüşme çabalarının özgürlüğe mi yoksa tutsaklığa mı hizmet ettiği konusunda bir sonuca varacaktır. Ya da neden reddetme ihtiyacı duyuluyor? Gerçek bir seçme özgürlüğünden bahsedebilir miyiz? Bauman’ın belirttiği gibi kimlik ortaya hangi resmin çıkacağı belli olmayan, bu yetmezmiş gibi, parçaları da kayıp bir yap-boz. Ölümlü yaratıklar olduğumuz bilgisine vâkıf olmamıza rağmen hayatı bazen sonsuzmuş gibi hissetmemiz bundandır belki. Ve bir bireyin kimliğini tespit etmek ne kadar uçsuz bucaksız bir uğraşsa, 120 sayfalık bu kitabı layıkıyla tanıtmak da öyle. Daha fazla söyleşmek için, meseleye ilgi duyanlara Kimlik’i tavsiye etmekle yetiniyorum. 

[1] Michel Foucault, "Truth, Power, Self: An Interview with Michel Foucault," in Technologies of the Self, eds.

       Luther Martin, Huck Gutman, and Patrick Hutton (Amherst: The University of Massachusetts Press, 1988),

       p.9
[2]http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5b76e1b7410b99.74591190
[3] Zygmunt Bauman, Kimlik, (Ankara: Heretik Yayınları, 2017) p.20
[4] a.g.e. p. 43

0
7634
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle