21 KASIM, ÇARŞAMBA, 2018

Sanıldığı Kadar Sıradan Olmayan Bir Gün

Yekta Kopan’ın, takma bir isimle kişisel gelişim kitapları yazan bir yazarın, sıradan bir günde başından geçen hiç de sıradan olmayan olayları anlattığı romanı Sıradan Bir Gün üzerine inceleme.

Sanıldığı Kadar Sıradan Olmayan Bir Gün

Geçtiğimiz günlerde Yekta Kopan, yeni romanı Sıradan Bir Gün’ü Can Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşturdu. Kitapta, kimliğini gizleyerek kişisel gelişim kitapları yazan ve geniş bir okur kitlesi edinen gölge yazar Armağan Gündoğdu, sıradan bir günde başına gelen olaylar sonucunda hayatıyla yüzleşmek zorunda kalır. Sahte kimlik meselesi ve toplumsal olaylar üzerinde durulan roman, sıradan sandığınız bir günde başınıza gelebilecekleri tahmin bile edemeyeceğinizi gözler önüne seriyor.

Kitabın baş kahramanı Mert Güriz, daha doğrusu sahte kimliğiyle kişisel gelişim kitapları yazan Armağan Gündoğdu. Armağan, hem anlatıcı hem de kitabın tam merkezinde olup bütün karakterleri şekillendiren kahraman. Kitapta sayfalar yuvarlandıkça Armağan’ın elinden bir sürü karakter tutuyor ve anlatıcının her çarptığı, meselesine her ortak olduğu isim, bizlere farklı hikâyeler açarken, Armağan’ı “sahte” hayatıyla yüzleştiriyor. Armağan’ın hikâyelerine ortak olduğu karakterlerde, günümüzden pek çok toplumsal meseleyi bulabiliyor, onlarla tekrar baş başa kalabiliyoruz. Kişisel görüşümü söylemem gerekirse; bir kitabı okurken hayatıma büyük değişiklikler getirmesinden çok, oradaki meseleye ortak olmayı, onun üstüne düşünmeyi, kafa yormayı önemserim. Bu kitap da beni toplumla yüzleştirmekten çok, kendimle yüzleştirdi. Evet, toplumda böyle olaylar yaşanıyor. (“Böyle” olayları yazının ilerleyen noktalarında açıklığa kavuşturacağım.) Özel alanımızda oluşturduğumuz ve topluma sunduğumuz sahte kimliklerimiz de var. Peki, ben bunun neresindeyim, biz bunun neresindeyiz? Sosyal medyada yarattığımız kimliğimiz ne? Yaşamımız boyunca sahte kimlik taşıdık mı? Toplumsal bir olaya yaklaşımımız ne? O olay bizim hayatımızda ne gibi değişiklikler yaratıyor? İlla olayı birebir yaşamamız mı gerekiyor?

Sosyolog olan Armağan, lise yıllarında bir kitap kurdu ama şimdilerde bir “kopyala-yapıştır uzmanı.”  Platon’dan Heidegger’e, Russel’dan Wittgenstein’a çeşitli felsefecilerden aldığı cümleleri evirip çevirerek, kendince yeniden üreterek kişisel gelişim kitapları yazıyor. Armağan’ın sahte kitaplarıyla hesaplaşmasını konu alan roman, bu ana hikâye çerçevesinde günümüzde yaşadığımız pek çok meseleyle bizi karşı karşıya getiriyor. Armağan, “Bütün düşünürlerin sözlerini çalıp hap gibi yutulacak cümleler kuracağım ve sen buna aldatmaca değil diyorsun. Öyle mi?” diyerek aslında bu sahte kimlikten hiç memnun olmadığını ancak bir süre boyunca ona hapsolmaktan kendini alamadığını okura ifade ediyor. Üstelik kitaplarının sunumlarına da arkadaşı Sedat’ı çıkaran Armağan, “yazdıklarına deliren” okuyucu kitlesinin hiç tanımadığı, bilmediği ama bu sahte kimliğiyle ev, araba, ün alan bir isim. Hayat kurtaran Mert Güriz, başarı ve kazanç uğruna edinilen kimliklerle gerçek benliğimiz arasındaki uçurum... Şöyle bir gerçek var ki yazarlık tek başına hiçbir zaman geçim kaynağı olamıyor. Armağan da bu konudan muzdarip olup para kazanmak istiyor, eşi İrem pazarlamasını, arkadaşı Sedat sunumunu yapıyor. Bu romanda iyi yazan, iyi pazarlayan ve iyi sunan bir araya geliyor işte(!)

©Emre Yunusoğlu

©Emre Yunusoğlu

Kitaptaki ana mesele olan kimlik meselesi, yaşadığımız 21. yüzyıl dünyasını çok net yansıtıyor. Daha çok beğenilmek, daha çok tık almak, etkileşim kurmak için sosyal medyada farklı kimliklere bürünüyoruz. “Bu filmi izlemedim ama Instagram’da izlemiş gibi göstereyim, fotoğraf atayım, üstüne birkaç cümle de Twitter’a yazayım” diyebiliyoruz. Ama o film bir ortamda konuşulduğunda tek bir kelime edemiyor ya da Twitter’da sahte bir hesapla bir fikrin savunucusu olabiliyorken gerçekte, oradaki Ali, Ayşe olamıyoruz. Bilginin kaynağını sorgulamıyoruz, nereden geliyor, kim yazmış bilmiyoruz kimi zaman. Bilgiyi sağından çek solundan tut değiştir ve yaz. Sırf beğenilmek, kazanç sağlamak, tıklanmak için. Kitaptaki karakter Armağan, kimlik bölünmesiyle hesaplaşabilen bir “kahraman” hani kitabın tanıtımında da söyleniyor ya:“Kahraman ya da bir alçak olup olmadığımın kararını da hikâyemi okuduktan sonra kendiniz verin.” Bunun kararını vermek için kitabın sonuna kadar gelmeniz gerekecek ve belki mutlu sonlara inanacaksınız.  

Kitaptaki ana hikâye olan sahte kimlik meselesinin yanında pek çok toplumsal meseleyle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, kadın cinayeti. Bu ülkede son 10 yılda 2337 kadın şiddet görerek hayatını kaybetti. 2018’in ilk 6 ayında 270 kadın öldürüldü. Kitapta sonradan bir kadın cinayeti konu ediliyor. İki insan birbirine bakıyor ve arada bir cinayete tanık oluyor. Sıradan günleri onlar için “sıra dışı” bir hâl alıyor. Ve bu ölen kişi Armağan’ın yeni kitabı için hayalinde düşündüğü Defne karakterinin vücut bulmuş hâli. Aslında Defne, var olmayan tek gerçek karakter çünkü diğer isimler bu hikâyede sahte kimlikleriyle var.

​Sürekli izlediğimiz, dinlediğimiz -maalesef kanıksadığımız- kötü olayları Armağan yaşıyor ve bu olaylardan sonra daha fazla sorgulamaya başlıyor: “Sıradan bir gün size bazen kişisel gelişim kitaplarında yazanlardan fazlasını öğretir. Sıradan bir gün hayatınızın en sıra dışı gününe dönüşebilir.”

Yekta Kopan’ın fotoğrafları Emre Yunusoğlu'na diğer görseller Giuseppe Pepe’ye aittir.

0
4828
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle