14 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2019

“Ritmin Duygusuna, Ritmin Sesine Teslim Olmak”

Ferdi Çetin’in ilk kitabı Evimizi Böyle Yaktım, günümüz öykü kitaplarından ayrı bir yerde olmayı hak ediyor. Kitap, üzerine düşünülmüş, okura çokça görevin düştüğü, gelenekle çatışan, imgelerin ve ritimlerin peşinden giden öykülerden oluşuyor.  

“Ritmin Duygusuna, Ritmin Sesine Teslim Olmak”

Evimizi Böyle Yaktım “tanrının yokuşlarından tırmanmıştık o gece, yağmur yağıyordu, üç kişiydik, yürüyorduk…” sözleriyle başlıyor ve soluksuz devam ediyor. Ferdi Çetin’in Yapı Kredi Yayınları etiketiyle geçtiğimiz ay yayımlanan kitabı alışık olmadığımız bir öykü dili sunuyor. Kendisi ile tanışıklığım tiyatroya dayansa da onun kaleminin her zaman yenilikçi ve farklı bir yerden seslendiğini biliyordum. Yazdığı oyunları, çevirileri ve çalışmalarıyla her an üretimin başında biri. Öyküleri, 2011 yılında Minâ Urgan Ödülü’ne layık görüldü. 2012 yılında Yusuf Demirkol ile ba-tiyatro’yu kurdu ve oyunlar sahnelemeye devam ediyorlar. Ferdi Çetin ile ilk kitabın heyecanı henüz üzerindeyken yazarlık, ilk kitap ve tiyatro üzerine konuştuk. 

Klasik bir giriş yaparak öykülerin kitaba dönüşme sürecinden konuşalım isterim. Bu bir ilk kitap ve bu ilk kitabın hikâyesi nedir?

Aslında oldukça uzun bir hikâyesi var. Bu kitap yaptığım ikinci derleme. Yazdığım öykülerden oluşturduğum bir ilk dosyam vardı – bu 2012’den beri devam eden bir süreç – onunla devam etmek istiyordum. Sonrasında yeni öyküler yazdıkça, biçim ve hassasiyetlerle arayışların da evrildiğini gördükçe yeni öykülerin yer almasını istedim bu kitapta. O yüzden ikinci dosya diyebileceğim bu dosyada ilk dosyada olmayan ve ağırlıklı olarak son dönem yazdığım öyküler var. İlk kitap olmasına rağmen aslında bir ilk dosyam var kimseyle paylaşmadığım.

Ferdi Çetin ©Yusuf Demirkol

Ferdi Çetin ©Yusuf Demirkol

Peki bu kitabın derlemesi nasıl oldu? Son öykülerine daha çok yer verdiğini söylüyorsun, bunları neye göre tasnif ettin?

İlk yazdığım öyküleri de çok seviyorum, hâlâ benim için kıymetliler ama insan yeni yazdığı bazı şeyleri daha çok seviyor sanırım. Bu son yazdıklarımda özellikle beş öyküm var onları daha bir ayrı seviyorum. Ama isimlerini paylaşmayacağım. :) Bu sebeple kitapta onların öncelikli yer almasını istedim. Hem biçim, içerik olarak birbirini tekrar etmemesini hem de daha farklı arayışlarda olan öykülerin yer almasını istedim. O konuda da bir arkadaşım dosyayı yayınevine vermeden önce yardımcı oldu. O da öykü kitapları olan, yazar bir arkadaşım. Ona öykülerimi gönderip, “Okuyup da bana hangi öykünün yer alması gerektiğine hem okur hem de yazar gözüyle bakabilir misin?” dediğimde pek çok tavsiye geldi. Birbirini tekrar eden ya da biçimsel olarak farklı farklı arayışları olan öyküler bir seçkiye tabi tutuldu ve kitap bu hâlini aldı.

Kitabın ismi oldukça ilginç geldi bana. “Evimizi Böyle Yaktım” cümlesini google’layınca karşımıza çok eski bir haber çıkıyor. Elinde kibritlerle, yaramaz gülümsemesiyle küçük Aptullah’ın evi yakma haberi. Bu bir tesadüf değil diye düşünüyorum.

İşin çok enteresan bir yanı o. Öykülerimi yazmaya bir imgeyle, bir görüntüyle başlamayı seviyorum. O yüzden de bir şey okurken ya da bir yerde dolaşırken sürekli hoşuma giden, bana farklı bir yerden dokunan imge ve görselleri topluyorum. Onu da bir yerde görüp belleğime atmışım, aslında naif bir fotoğraf o da. Kitaba ismini veren bu öyküyü çalışmaya başladığımda başka bir meseleyle yola çıktım. Orada ana fikir yangındı. Aslında yangın meselesi sonrasında benim peşimi de bırakmadı. Yeşim Özsoy ile birlikte yazdığımız Yüz Yılın Evi oyununun giriş ve çıkış bölümünü ben yazdım. Yeşim’in anneannesinin konağının hikâyesi anlatılıyor oyunda ve giriş bölümünde kışlık konak dediğimiz Fatih bölgesindeki konağın yanmasıyla yazlık konağa taşınıyorlar. Ben de bu yangın üzerine yazdım prolog bölümünü. O yüzden yangın meselesi üzerine uzun süredir düşünüyor ve çalışıyorum. Hatta geçen sene sahnelenen Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar’da da en sonunda bir yıkım bölümü var. Orada da yangın ve yıkım fikri birbiri içine çok geçiyor. Sanırım yangın fikrini seviyorum. Yangın ya da ateş fikrinin imge olarak bende ayrı bir yeri var. Canetti’nin şöyle bir sözü var. “Bütün yok etme araçlarının en etkileyicisi ateştir.” der. O yüzden belleğimin arka planında kalmış yangın fikrini bir forma ulaştırabilmek, anlatıcıyla buluşturabilmek için yan yana getirdim denebilir bu iki imgeyi. 

Öykülerini yazma biçiminin alışıldık dışı oluşu konusuna gelelim isterim. Kitap bir öykü kitabı ancak bunlar adeta dizeler halinde sıralanan, bir ritme sahip cümleler. Keza cümlelerin de bitmeyen, tekrar eden ama hikâyenin içinde tutan bir tarzı var. Özne sürekli taşınıyor ve yakalanamıyor. Bazıları oldukça kısa. Yapı-bozum senin sevdiğin bir yöntem anladığım kadarıyla. Oyunlarında da görüyorum bunu hikâyelerini yakalamak çok zor. Bunu tercih etme sebebini anlatır mısın?

Bu benim aynı zamanda üniversitede edebiyat eğitimi alırken düşünmeye başladığım bir şeydi. Yüksek lisans tezimi Amerika ve Avrupa edebiyatını derinden etkilemiş Gertrude Stein’ın zaman algısı üzerine hazırladım. Sonra onun üzerine çalışırken, oyunlarını anlamaya çalışırken bu ritim fikriyle tanıştım diyebilirim. Stein, bunu daha çok meditatif bir yerden yapıyordu ki zaten meditation’lar yazdığını da söyler. Çalışmalarım devam ederken Hölderlin’in Şiir ve Tragedya Kuramı kitabı var, bu kitabında şiirin yasasından bahseder, “Şiirin yasası ritimdir” der. Aslında bugün alışılagelmiş form içerisinde başı, sonu ve ortası olan gayet tasvire dayanan bir dille anlatılanın karşısına geçtiğini görüyorum. O yüzden o ritim duygusu ve şiirin yasası aslında beni çok etkiledi. Nasıl ki diğer formun neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir yasası varsa, şiirin yasasında böyle bir şeyden bahsedemiyoruz. Sorduğun gibi asıl mesele ritim, orada giriş-gelişme-sonuçtan bahsedemiyoruz. O yüzden bir ritme dayanıyor ve kendini teslim etmezsen, o neden sonuç ilişkisinde alımlamaya çalıştığın şeyden vazgeçmezsen kesinlikle dâhil olamazsın. Aslında en ideal alımlama biçimi bu ritmin duygusuna, ritmin sesine teslim olmak. Sonra o ritmin ve duygunun ardında bıraktığı imgeler aslında tam da bu öykülerin neyin hakkında olduğunu ya da konusu varsa ne olduğunu gösteriyor. O imge aslında benim üzerine yazmak istediğim şey. 

Ferdi Çetin ©Yusuf Demirkol

Ferdi Çetin ©Yusuf Demirkol

Bu konuya dair bir sorum daha var. Öykülerini okurken zaman zaman Lydia Davis okurken hissettiğim duyguları hissettim. Bunlar cümle yapıların ve yapısal değişikliklerin yanı sıra bıraktığın anda kopabileceğin ama bırakmak da istemeyeceğin tarzdaki öyküler oldu. Örneğin metroda okuyorsam o öyküyü tamamlamadan merdivenleri çıkamadım çünkü biliyordum ki kopacağım. Davis, bir röportajında tarzının Proust’un uzun cümlelerine tepki olduğunu söyler. Senin tarzın birine ya da bir şeye tepki midir? Genele göre sen öykü yazarlığında ayrı bir yerde durmak ister misin?

Bir tepki ama bir hesaplaşma da aynı zamanda. Gelenekle hesaplaşma. Bunu şöyle bir yerden açıklayabilirim; Türk edebiyatında en ayrıksı yere sahip yazarlara baktığımızda bunların en başında pek tabii ki Sevim Burak geliyor. Sevim Burak çok enteresan bir şekilde yıllarca hep gizemli bir şekilde alımlanıyor ve bu aslında belki de bütün büyük yazarların kaderi. Kafka için de söylenebilir bu. Büyük bir sis perdesinin ardından, “Nasıl yazmış bunu?”, “Nasıl düşünmüş?” gibi şeylerle alımlanmaya çalışılıyor. Aslında bu sanatçının yaratım süreci için de gizem yaratan bir şey. Sevim Burak’ın bir yerlerde rastladığım sözlerinde Amerika’daki kavramsal sanat konusunda da fikri olduğunu görmüştüm. Beckett’ı da Kafka’yı da tanıdığını biliyoruz. Hatta Afrika Dansı’nda Kafka ve Beckett’la bir yolculuğa çıkar. O yüzden aslında sürecin de gizemini bozan bir yerden konuşursak gelenekle hesaplaşmak söz konusu olduğunda ardımda elbette ki Sevim Burak var ya da Samuel Beckett var ya da Leylâ Erbil var. Dolayısıyla onlar bir gelenekle hesaplaştılar, bu hesaplaşma sırasında dili hırpaladılar, temsili ve anlatıyı dövdüler. Ben de öyle bir konumlandırmada kendimi ifade edebiliyorum sanırım.

Öykülerindeki gündelik yazım dilinin ötesinde bir hikâye anlatma tarzın var. Bu hikâyeler de aynı şekilde gündelik bir olayı doğrudan okuruna vermiyor. Bana okurun da çabalamasını ve yakalaması için peşinden gitmesini istediğini düşündürttü. Hatta ufak oyunların var, kitabın ismiyle aynı adlı öykünde matematik hesabıyla 96 ve 93 sayılarını bulduruyorsun. Okurun atıl olmasını değil aktif olmasını istiyorsun diye düşünüyorum. Senin görüşün nedir?

Orhan Pamuk şöyle der “Okuyucuyu belli bir şeye hazırlayıp sonra onu şaşırtmayı seviyorum.” Öykülerde de okuru şaşırtacak, uyanık tutacak bir şeyler istedim. Okurken parmaklarında 96 mı, 93 mü diye hesap yaptırtmak onu okuma eylemi üzerine düşünmeye de itiyor. Evet, şu an bir şey okuyorum ama etrafımda neler olduğuna dair de sürekli uyanık kalmak zorundayım. Bir anlamda okuru uyandırma stratejisi. Biraz da oyun oynamak gibi, bir davet belki de. Diğer taraftan naif bir hikâyesi var. Matematikle aram hiç iyi olmadı. Çarpım tablosunu bile hâlâ çok iyi bilmeyen bir insanım. Sonrasında zaten tamamen ilişkimi kestim matematikle, o yüzden bu küçük hesaplamalar oraya da küçük bir selam benim için. 

Yazarın keşifleri üretimini tetikleyen öncü faktörlerden. Yazman için seni harekete geçiren keşiflerin neler? Örneğin öykülerin temasını hangi keşiflerin ortaya çıkarıyor?

Buna en güzel örnek kitabın kapağında duruyor. Çünkü kitabın kapağına baktığımda benim yazarı olarak da daha önce karşılaşmamışım gibi etkilendiğim yengeç imgesi var. Aslında süreci bunun üzerinden anlatmak kolaylaştırıyor işimi. “Madam Aretta Aretta” öyküsünü yazmadan önce geçtiğimiz yıl Ai Weiwei sergisi vardı Sabancı Müzesi’nde. Sergide bütün işlerini gezerken yengeçler kısmına geldiğimde inanılmaz etkilendim ve ondan sonra o yengeçler benim peşimi bırakmadı. O imge o kadar güçlü bir imgeydi ki benim için ve tabii ki  Ai Weiwei kavramsal bir çerçeveye de oturtuyordu onu. Bir stüdyo veriliyor kendisine sanatsal yaratımları için ve sonra o stüdyo yıkılıyor. Ve o yıkımı anlatmak için bir imge olarak o yengeçleri düşünüyor. Ardından yengeçler bütün yaz boyunca benimle yürümeye devam etti ta ki yazın ortasında sahilden yengeçler toplamaya başlayana kadar. O imgeyle bir şey yazmaya karar verdiğim için o kadar da birlikte dolaştım onlarla. Yengeçler yine öykü içerisinde de yıkım ve yeni bir inşa üzerine geçiş görevi görüyorlar. Yeni uygarlığın kurucuları gibi ki ironik oluyor aslında öyküde. Bu imgenin beni bu kadar çarptığını hiç söylemedim, yayınevinin tasarım ekibinden böyle bir kapak geldiğinde muazzam şaşırdım. Öykünün ilham kaynakları bazen bir çağdaş sanat müzesindeki enstalasyon, bazen bir film, bazen sokakta gördüğüm, bazen de okuduğum bir kitaptan çıkan imge... Ama en çarpıcısı çağdaş sanattan yakaladığım imgeler. 

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü ile Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde eğitim aldın ve bu alanlarda da çalışmalarını sürdürmeye devam ediyorsun. Bu iki bölümün senin yazarlığına doğrudan ve dolaylı katkıları ne yönde oldu?

Özellikle edebiyat eğitimimin imgeyle düşünme konusunda çok etkisi oldu. Ben İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde okudum, aldığımız eğitim tamamıyla Ortodoks bir şekilde Amerikan edebiyatına odaklanmıyordu. Muazzam bir Batı edebiyatı geleneğini de içinde barındırıyordu. O yüzden o kadar değişik türde ve çeşitlilikte metinlerle karşılaştık ki, şanslı bir dönemdik hâlâ şanslıyız o anlamda. Önemli edebiyatçılardan ders aldık üniversitede hâlâ da alıyorum. İmge dünyasını kurmak üzerine, imgeyle düşünmek üzerine çok büyük bir etkisi oldu. Tiyatro eğitimimin ise aslında dilimin bu şekilde bir ritim yasasıyla kurulmasına büyük katkısı oldu. Bu yüzden edebiyat ve tiyatro çok ideal bir yerde birleşti benim için. Onun öncesinde de yazıyordum ama özellikle üniversite eğitimimin son yıllarına doğru kendimi daha farklı bir yolculukta buldum diyebilirim. Aslında bu formal bir eğitimden ziyade okuduğumuz ya da arayışımızın izleğinin belli bir noktasına geldiğimizin de işaretiydi o anlamda. 

Çevirilerinle, oyunlarınla seni tanıyoruz ama ilk kez kaleme aldığın öyküler somut olarak elimizde ve ilk kitabın diyoruz buna. Yazarlık meselesine değinelim isterim. Yazma pratiğini merak ediyorum. Senin için yazarlığın yeri ve zamanı var mı?

Aslında yazarken çok not almıyorum hatta hiç almıyorum diyebilirim. Bütün o imgeleri, bütün o ritmi, bütün o sesi daima kafamda tutmaya çalışıyorum. Bu yüzden sadece bir anda ya da bir dönemde bir öyküye çalışabiliyorum. O imgeler benimle birlikte devam ediyor, o ritim içimde oluşmaya başlıyor, sesi sürekli kulağıma gelmeye başlıyor. Ta ki öykünün ilk cümlesini bulana kadar hiçbir not almıyorum. İlk cümleyi bulduğum an öykü kendini yazdırmaya başlıyor. Açılış öyküsü “tanrının yokuşlarından tırmanıyoruz” benim için önemli bir ilk cümle. Zaten o cümleyi bulduğum an nerede ve ne zaman olduğumun hiçbir önemi yok, oturtup yazdırıyor kendini öykü. O yüzden de ne kadar sürerse sürsün o ilk cümleyle başlayan süreç tamamlanıncaya kadar masadan kalkmıyorum.

  • Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar 
  • Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar 

Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar 

Şöyle diyebilirim o zaman: Yazarın pratiği okuruna da yansıyor. Sen nasıl yazıyorsan biz de öyle okuyoruz. 

Evet bir anda okunmasını birçok kişiden duymaya başladım, çok güzel. Mesela şey diyorlar, “Bir-iki öykü okuyayım dedim bir baktım kitap bitmiş”, “Zaten çok küçük bir şey ama bir anda bitirmeden kalkmadım.” Anladığım kadarıyla o ritim okuru da bırakmıyor. 

Biraz da ilgiyi tiyatroya taşımak istiyorum. Şu an Yeşim Özsoy’la kaleme aldığınız Yüz Yılın Evi ve ba-tiyatro’nun yeni oyunu ve senin de dilimize çevirdiğin Julie aktif olarak izleyiciyle buluşuyor. Geçtiğimiz sene senin kaleme aldığın Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar oyununu izledik. Burada da izleyicinin çok da alışık olmadığı deneysel tiyatronun örneklerini sunuyorsunuz. Tiyatro ile profesyonel bağını anlatır mısın?

Aslında iki ayrı tiyatro çatısı altında ilerliyor. Benim Yusuf Demirkol’la birlikte kurduğum ba-tiyatro var. Orada bu yıl beşinci oyunumuz, bundan önceki dört oyunun üçünü de ben yazdım ve hatta bu kitapta olan bir öyküyü oyunlaştırdığımız bir prodüksiyonumuz vardı: Ev, Mercedes ve Anneler. Kitaptaki “annem ilkokul babam boş” öyküsünün sahne versiyonuydu o. Buradaki birçok öyküyü de ben o gözle yazdım. Sahneleneceğini bilen öyküler bunlar. J Üçüncü prodüksiyon Gertrude Stein’dan çevirdiğim bir oyundu, dördüncüsü benim yazdığım Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar oldu. Oradaki arayış aslında benim yazarlık arayışımla ya da benim yazı serüvenimle Yusuf’un sahneleme serüveninin örtüştüğü bir arayışa dönüşüyor. Orada deneysel işler yaptığımız, dil üzerine düşündüğümüz, temsil üzerine düşündüğümüz bir alan orası. O yüzden de tiyatronun adı da manidar “ba”. Baba kelimesinin ilk hecesi yani dile dâhil olmak ya da olamamakla ilgili bir problemi işaret ediyor. O yüzden oradaki arayışım biraz böyle. Sadece Julie’nin çevirisini yaptım ve Yusuf yönetti. Ama bir sonraki prodüksiyon yine benim yazdığım bir proje olacak. Fikir üzerine çalışmaya başladım zaten.

​Galataperform’da ise dramaturg olarak çalışıyorum. Yeşim Özsoy’la on yıldır birlikte çalışıyoruz. “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesi üzerine, oyunlar üzerine ciddi bir mesai harcadık. Ama Yüz Yılın Evi ilk birlikte yazdığımız oyun oldu. O yüzden çok kıymetli oldu bizim için. Ve tabii ki Yeşim için çok özel bir hikâye bu. Anneannesinin, 100 yaşında kendisi, gördüğü ve yıkımına da şahit olduğu bugünkü Zeynep Kâmil Hastanesi’nin arka bahçesinde olan ama artık olmayan konağın hikâyesi bu. İbrahim Ethem Efendi Konağı. Onun aile hikâyesi ve anneannesiyle ilintili bir hikâye. O yüzden ben bu çalışmada giriş ve çıkış bölümlerine çalıştım ve daha sonra daha kavramsal bir tartışmayı da getiren bir serüven oldu bizim için. Çok kişisel bir yerden ilerleyen bir öyküyle çok kavramsaldan oraya varmaya çalışan bir öykü buluştu aslında bu işte. Bu yüzden bizim çok kıymetli bir iş. 

  • Julie
  • Julie

Yüz Yılın Evi’nden devam etmek istiyorum. Oyun İstanbul Tiyatro Festivali’nden önce Berlin’de Maxim Gorki Tiyatrosu’nda prömiyerini yaptı. Yolculuğun bu harika başlangıcının hikâyesi nedir? Buradaki yorumlar nasıldı?

Yüz Yılın Evi’nin çok çok güzel bir serüveni var. Geçtiğimiz Nisan ayında Berlin’de gerçekleşen toplantılarla başladı hikâye. Berlin’den “Savaş ya da Barış” festivali kapsamında bir proje üretmek üzerine bir davet aldık. Bu davet alan ülkeler arasında Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan var. 2018’de prömiyer yaptığı için proje Birinci Dünya Savaşı’nın da bitişinin 100’üncü yılıydı, o yüzden bu üç ülke vardı. Nisan ayında bu üç ülkeyle ve proje ortaklarından Zürich’te Theater Neumarkt’la düşünmeye başladık. Nisan’da büyük kavram çıktı ortaya, ne üzerine olacağı. Kavram “Haunted Houses”dı yani “Perili Evler”di ve evler üzerine düşünmeye başladık. Her prodüksiyonun adında ev geçiyor bu yüzden. Yunanistan’ın yaptığı oyun House Made / Ev Yapımı, Bulgaristan’ın yaptığı oyun Where is My Home? Where is My House? / Evim Neresi, Yuvam Neresi?, bizimki de Yüz Yılın Evi. Nisan’da bu kavram ortaya çıkınca herkes evine gelip bir oyun fikri üzerine çalışmaya başladı. Oyunu yazarken birbirimizle iletişim hâlinde kaldık, ardından Eylül ayı gibi provaların hızlandığı zamanlarda İsveç’ten gelen ortağımız sahne tasarımını yaptı. O, üç ülkeyi de dolaşarak bütün prodüksiyonların prova aşamasını izledi ve bir sahne tasarımı çıkardı bizim için, Berlin’deki prömiyer için ve Zürich’teki gösterim için. Ama herkes kendi ülkesinde daha bağımsız bir prodüksiyonla oynuyor. Bizimkisi Ekim ayında Berlin’de prömiyer yaptıktan sonra Kasım ayında İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yaptı. Aralık’ta Neumarkt’ta ikinci Avrupa temsilini yaptı. Böyle bir yolculuğu oldu.

Ne güzel böyle serüvenleri dinlemek, daim olsun. Aslında çok yeni üç projenin heyecanı içindesin ancak son olarak yakın gelecekte yeni projelerin var mı?

Evet var, önümüzdeki yıl yeni bir oyun olacak diye düşünüyorum, onun üzerine çalışmaya başladım. Kendi tiyatrom için yaptığım oyunlarımda ilk önce kavram var benim için. Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar’da mülkiyet kavramıydı, o mülkiyet kavramını yas ve kayıpla bir araya getirdiğimizde bu öyküler ortaya çıkmıştı. Şimdi üzerine düşündüğüm kavram aile, baba ve oğullar arasında. Bu kez bir miras hikâyesi var üzerine düşündüğüm. Bu miras da her anlamıyla düşünebileceğimiz bir miras aslında yani kalıtsal da düşünebiliriz maddi bir miras olarak da düşünebiliriz. Bu mirasın paylaşımı fikri üzerine düşünüyorum. Onun haricinde yeni bir oyun hazırlığı yok ama ilk kitap olduğu için arayı fazla uzatma denildi. O yüzden önümüzdeki yıl değil ama iki yıl içerisinde yeni bir kitap gelecek. 

  • Yüz Yılın Evi’ ©Ali Güler
  • Yüz Yılın Evi’ ©Ali Güler

Yüz Yılın Evi’ ©Ali Güler

Tam bitirirken yeni oyunun da bunun üzerine olduğu için şu soruyu sormak istiyorum. Aile imgesi sende neden bu kadar önemli? Öykülerinde de genel olarak üç kişilik ailelerin hikâyelerini okuyoruz. 

Aile benim için çok manidar aslında. Ben aynı zamanda proje kapsamında oyun yazarlığı dersi de veriyorum. Öykü yazarken de hep basit bir yerden kuruyorum düsturu. Bir şey yazmak için karmaşık bir yerden başlamamıza gerek yok. Uçmak için uçağa bakarsak kayboluruz, uçmayı kuşa soracak olursak çok basittir her şey. Uçmayı kuştan öğrenirsek bize uçak yapmayı da öğretebilir. O yüzden ilişkiler üzerine düşüneceksek ilk önce aile denklemine bakmak her zaman benim için önemli, kıymetli. Zamanı geçmiş bir baba ve aileyi bir arada tutmak için çabalayan bir anne ve bu ilişkide kendine yer bulmaya çalışan ya bir kız çocuk ya da bir erkek çocuk karşımıza çıkıyor öyküler genelinde konuşacak olursak. O yüzden aile önemli, belki uçmayı öğrendiğimiz yer olduğu için.

Slider'da kullanılan çalışma merve s'a aittir.

Kapak ve başlıktaki çalışma Riccardo Alescio'ya aittir.

0
4261
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle