05 KASIM, PERŞEMBE, 2015

Özgürlüğüm Olmazsa Çizemem!

Tan Oral; 34. Tüyap Kitap Fuarı’nın Onur Çizeri… Fuarın teması da “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” olarak belirlenince son bir ayda bizim evin içinde epeyce röportaj dinledim. Ama bir gün Haydar Ergülen, “Artful Living için sen bize içerden bir röportaj yap” deyince biraz elim ayağım dolaştı sanki… 1960’lardan buyana Türk siyasi hayatının ve günlük yaşamın tanığı ve aktörü olan Tan Oral’ın hayat arkadaşı olarak onu uzun yıllardır izliyorum.

Özgürlüğüm Olmazsa Çizemem!

Tan bi an ne soracağımı bilemedim. İnsan eşiyle nasıl röportaj yapar ki, en iyisi gel biz her zamanki gibi sohbet edelim. 

Aslında ben de ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Ama dediğin gibi, önceden beri çizgileri izleyen biri olarak seni şaşırtan, duraklatan, hayal kırıklığı ya da kuşku uyandıran şeyler mutlaka olmuştur. Oralardan başlayabiliriz.

Seninle tanışmıyorduk ama ben senin çizgilerini uzun yıllardır izlerdim. Hatta o gün ülke gündeminde ne varsa, neyi konuşup tartışıyorsak, “Tan Oral ne demiş, nasıl yorumlamış” diye Cumhuriyet’in arka sayfasına bakardık. Bazen bizim sayfalar dolusu yazıyla anlattığımız bir konuda, sen de çizmiş olurdun. O  çizgiyi görünce hem çok etkilenir hem de şaşardık. Çizginin bu kadar süzülerek kocaman konuları anlatabilmesi nasıl mümkün oluyor. Ne dersin? 

El cevap, biz arkadaşlarla oturup konuşurduk diyorsun ya aslında benim için de öyle. Ben de dostlarımla, yeni tanışlarla bir araya geldiğimde konuşuyorum. Konuşurken benim ağzımdan çıkanlar, beni dinleyenlerin kafasındakinden farklı oluyordu. Gereksiz bir tartışma ya da beni sıkıştırma ya da itham etme gibi şeylerle karşılaşıyordum. Konuşmak hele ki gençlik yıllarında zordu, zaten bizim pek söz hakkımız da yoktu. Öğrenciliğimde kırk yılın başı bir konuda fikrimi söylesem hafif bir şaşkınlık olurdu “Çocuğa bak ilginç şeyler söylüyor, çocuk işte” derlerdi. Susturulmuş biri olarak galiba içimi kağıtlara dökmek bana iyi geliyordu, böyle başlamış olmalı. Ne derler, sus küçüğün söz büyüğün!..

Siz hepiniz işi gücü olan insanlardınız, vakit buldukça yazıyor, okuyor ve çizgilere bakıyordunuz. Bir söz vardır “kusura bakma fazla vaktim olmadığı için mektubum uzun oldu” derler ya. Boş vakti olan, kısa ve vurgulu yazabilir.

Gençken istediğiniz işler olmayınca bolca vaktiniz oluyor ve söylemek istediğinizi iyice süzerek söyleyebiliyorsunuz. Yazı bazen insanları bir düşünceyi kabule zorlayıcı olabiliyor, çizgi biraz daha demokratça sanki. Ben çizgi ile böyle düşünüyorum da, sen ne diyorsun, der gibi oluyor.  Doğrusu bu da benim hoşuma gidiyor, rahatlatıyor. 

Elif Aydoğdu ve Tan Oral

Karikatürlerde bazen düşündüğümüz, tartıştığımız bir konuda bambaşka bakış açısı görür, “bak bu açıdan düşünmemiştik” ya da “Allah Allah bu da nereden çıktı şimdi” deyip yeni bir düşünce yolu açıldığı da olurdu.

Böyle oluyorsa, bu benim için çok sevindirici. Daha da samimi söylemek gerekirse bunun böyle olmasını istiyor ve bekliyordum. Ama bunu oturup itiraf etmek de kendime fazladan bir puan vermek gibi de geldiği için, içimde saklardım.  Ama sonra sonra insanlarla temas ettikçe buna benzer şeyler duydum. 

İyi de senin hayatında çizgi bu yönüyle etkili oldu mu yoksa senin de çizemediğin, hatta çizgiyi hiç düşünmediğin zamanlar oldu mu?

Olmasını istediğim ve gerçekleşmesi için çalıştığım birkaç olay var hayatımda. O olaylarla ilgili oturup da bir şeyler çizmek ne aklıma geldi, ne önüme geldi ne de öyle bir fırsatım oldu. Bir tanesi  68 öğrenci hareketleri sırasında bir sürü üniversitede olaylar oluyordu. Benim mezun olduğum ve asistanı olduğum Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir şey olduğu yoktu. Ben de tam o dönemde askerdeydim.

Daha iyi bir eğitim hedefi ile öğrenciler sokağa çıkmışlar, eylemler düzenliyorlar Akademiden ses çıkmıyor. Askerden izin alıp alıp akademiye geliyordum. Öğrenciler toplantılar yapmaya başlamışlardı. Toplantılarına girdim, konuşmalar yapıyordum, onlardan farklı olarak söyleyeceklerim vardı, söylüyordum da… Ankara’ya döndüğümde de ekspres mektup servisi ile çok hızlı mektuplaşarak olayları takip ediyor, yorumluyor, karar süreçlerine katılmaya çalışıyordum. Ve sonuçta siyaset dışı dedikleri akademide öğrenciler yasal dayanakları da meclisten çıkartılmak kaydı ile yönetimde söz ve karar  sahibi oldular.

Bu süreçte karikatür çizmek ne aklıma geldi ne de kalemin ucuna.. Çünkü bunları yapabiliyordum. Konuşabiliyordum.

“Susturulmuş biri olarak galiba içimi kağıtlara dökmek bana iyi geliyordu”

Ne zaman çizmeye başladın, konuşamadığın, tepki veremediğin, hayat sıkıştırdığı zaman mı?

Çocukken hep sorulur ya, büyüğünce ne olacaksın diye, herkes avukat olacağım, doktor olacağım,  pilot olacağım derken ben “terzi olucam” dermişim, ailemin bana aktardıklarına göre… Sonunda terzi olamadım ama elim yatkındı, yıllarca işime yaradı. O zaman konfeksiyon giyim yoktu. Babamın bana verdiği eski pardösüyü tersyüz edip, giydiydim. Zaten  evlerde Singer ayaklı dikiş makinesi olması doğaldı. Yatılı okullarda okurken üstümü başımı tamir ederdim.

Pardösüyü beğenmemek, kolları uzun gömleği beğenmemek işi giderek büyüdü, okuduğun okullarda eğitimi beğenmemek, ülkenin düzenini, gidişatını beğenmemeye, hükümetin uygulamalarını beğenmemeye kadar gidince,  bunlar artık benim gücümü aşıyordu. Gücün yetmeyince ne yapacaksın ya boynunu eğip kabulleneceksin veya hepsini reddedip kendi başına ot gibi yaşayacaksın, mücadele etmeye başlayınca da tek başına gücün yetmiyor. Derneklerle, partilerle ilgileniyorsun o da sonuç vermiyor. Sıkıntıda kalıyorsun, o zaman hiç olmazsa çorbada tuzum olsun, diyorsun ve geriye yazmak çizmek kalıyor. Bu bir anlamda çaresizlik belki.. Tabi bütün bunları şimdi analiz edebiliyorum. 

Ben seni hep Tan Oral siyasi karikatür çizer, arada bir de görünce çok hoşumuza giden insanın iç dünyasına ait, felsefi, hayata dair şeyler çiziyor diye düşünürdüm. Birlikte yaşarken aslında çizmeyi sevdiğin şeylerin bu ikincil gibi görünen konular olduğunu ama siyasetin hep bunlara pek izin vermediğini izledim. Yanılıyor muyum?

Kendime bir özgürlük tanımışım. Bunu şimdi bu kadar net fark ediyorum.  O da şu; basında yer alırken basın karikatürcüleri mutlaka editoryal bir kafayla çalışıyorlar. Genellikle bir tarafın yandaşı oluyorlar, bir siyasetin yada bir gazetenin adamı oluyorlar. O kadar  ki çizdiklerini yazı işlerinin  editoryal denetiminden geçiriyorlardı. Bu beni çok üzerdi, hiçbir zaman bir şey söylemedim ama onlar adına çok üzüldüğümü hatırlarım. Ben hiçbir zaman böyle bir şey yapmadım. Ben kendi düşüncemi ortaya koymaya çalışıyordum, o gazetenin ya da bir partinin anlayışına mutlaka destek olma şartı, benim işim değildi. Yaşanan tartışma içinde ‘ben de böyle düşünüyorum’ demek hoşuma gidiyordu. Bu aynı doğrultuda da olabilir elbet.  İşte bu duygular bana, kendi kendime koyduğum bir kural ve özgürlük getirdi. Siyaset içinde de çizdim, siyaset dışında da. Daha sonra neden böyle davrandığımın teorisini kurmaya çalıştım. Orada da vardığım nokta, bu iş ancak özgürlükle olur ve olursa denetimsiz olur!.. 

Peki, merak ettim şimdi, çizgi hayatının büyük kısmı 32 yılı Cumhuriyet Gazetesi’nde geçti. Cumhuriyet bugünün moda deyimiyle epeyce kırmızı çizgisi olan bir gazete değil miydi? Bu anlayışını orada nasıl yaşıyordun?

“Mizah, dostlar arasında yapılan bir eleştiri sayılmalı.”

Buna cevap vermeyi seviyorum; onca yıl boyunca Cumhuriyette yazdığım, çizdiğim şeylerle ilgili ne bir takdir, ne de olumsuzlukla karşılaştım. İşlerim kağıt üzerinde yazı işlerine gider ve basılırdı. Bazen sevgili İlhan Selçuk o da sempatiyle, o gün gazetenin genelde savunduğu siyasete  eleştirel bir şey çizdiysem, yanımdan  geçerken “ bize yine dokundurmuşsun” derdi, o kadar.  Bu gerçekten çok hoş bir şeydi, aklıma geldikçe, bana soruldukça gözlerim yaşararak anlatırım.

İlk kez bu uzun yıllar sonunda, gazeteye  gönderdiğim iki çizgi üst üste iki gün yayınlanmayınca da ilişiğimiz bitti. Detaylarına girmeyeceğim ama… Cumhuriyet için çalıştığım bir çizimi, o gün evime röportaj için gelen bir sağ gazetenin muhabiri görmek ve bir kopyasını almak istedi. Hemen kullanılmamak kaydı ile verdim.  Ama söze uyulmadı, böylece o çizim ertesi gün iki gazetede birden yayınlanınca ipler koptu. Aslında ikinci gün İlhan Selçuk’la yaptığımız görüşmede “gazetenin iç dengelerini düşünmek zorundayız, sen bir süre dinlen, ortalık yatışsın” anlamında bir şeyler söyledi. Ben buna uyup sesimi çıkarmasaydım gerçekten de bir iki hafta sonra işime dönebilirdim. Ama kulaklarım düşmüş olarak... Özgürlüğümü kaybedersem çizemem.

Bu süreci aslında, uzaktan da olsa, birlikte yaşadık. 32 yıl bir kurumla özdeşleşmiş bir isimdin. Dengen bozuldu mu? Nasıl hatırlıyorsun o günleri?

Sen nasıl hatırlıyorsun, çok sıkıntılıydı değil mi?

Önce şunu söyleyeyim ben Cumhuriyet’te hep çok severek çalıştım, çok güzel ve köklü dostluklar edindim. Soruna gelirsem, dengem fazla bozulmadı. Çünkü son dönemde gazetenin genel gidişi, zaten bir arada durmayı güçleştiriyordu, biraz rahatsızdık doğrusu.

Seninle basın dünyasına bu kadar yakın yaşarken fark ettim ki herhangi bir düşüncenin taraftarı olmak kolay, güvenli ve hatta konforlu olabiliyor. Ama demokrat olmak o kadar kolay değilmiş. Taraf gazetesinde çizdiğin dönemde yakınen biliyorum ki pek çok dostunla selamlaşmaktan öteye gitmiyordu konuşmanız. O dönemi nasıl yorumluyorsun?

Önce sorunun değerlendirme kısmı için şunu söylemeliyim. Taraf tutmamak evet fakat bir tarafta durmak önemli.. İnsanın bir düşüncesi, bir seçimi var. Hayatıyla, yaşama biçimiyle bulunduğu yerle, kaybettikleri ile ortaya çıkan bir tarafı var insanın. Bunun bir de karşı tarafı var. Mizahı da sadece bir saldırı aracı olarak görenler açısından bakılırsa, insan bulunduğu tarafı korumalı, karşı tarafa hücum etmelidir. Böyle bir anlayış çıkıyor. Benim için böyle değil. Karşı taraf rakipse, düşmansa onu değiştirmeye benim gücüm yetmez. Eleştiri dostlar arasında, birlikte yola çıktığın insanlarla hatamızı düzeltmek üzerinden etkili olur. Bence önemli, acil olan, gerekli olan, hayati olan bu… O düzelmeyen hata hepimizin zararına olacaktır. Mizah, dostlar arasında yapılan bir eleştiri sayılmalı. Mizah iyi niyet taşımıyor gibi görünse de kesinlikle düşmanlık değildir, olmamalı da.  Esas demokratlık da burada…

Şimdi sorunun ikinci kısmına gelelim ben Tarafta çizdiğim dönemde; kalkıp da Türkiye’de faşistlerin düşüncelerini mi savunmuşum, ben kalkıp kapitalist sömürü düzenini mi savunmuşum.  Yoksa emekten yana, haklılıktan yana, özgürlükten yana, demokrasiden yana olmaya devam mı etmişim. Bunun hesabı bana sorulur ben de bu hesabı verebilirim. Ama bu hesabı verirken benim yanımda olan, benim hizamda olan pek çok insanın demokratlığından farklıysam, onların demokratlığına, onların özgürlükçülüğüne, onların takıntılarına, hayatın gidişini engellediklerine dair tepki verdiysem bu benim karşı taraf olduğumu göstermez.

Ya, senin çok sevdiğim bir mizah tanımın var, onunla ilgili bir şey soracaktım.

Ben, mizah tanımını değil, seni seviyorum.

Dur ya, ne soracağımı unutuyorum. En rahat çizdiğin, çizerken eğlendiğin siyasetçi kimdi?

Özal galiba. Onu severek çiziyordum, hem şaşırtıcı hali, mizahçı bir yanı olması, fizyolojisi çizime çok elverişliydi, çizgiye karşı olağanüstü hoşgörülüydü. Mizahçı bir tarafı vardı, hatta bazen komediye kadar götürürdü işi.. Şortla askeri bir taburu selamlayacak, frakla ve silindir şapkayla komik fotoğraf çektirecek, mayosu ve kocaman göbeği ile denizde ANAP selamı verecek keyifte biriydi. Bazıları bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. Onlar yalanlarını ciddiyetlerinin arkasına saklıyorlardı. Özal da yalan söylüyordu, birşeyleri saklıyordu ama bunları yaptığını da açıkça söylüyordu. O yüzden galiba çok çizdim ama bir o kadarda sert şeyler çiziyordum. Hatta bir keresinde Şahin Alpay herhalde o kadar sert çizmişim ki “yok ya, bu adamın memleketi sattığı filân yok. O kadar da değil” deme gereği duymuştu. Geçmiş gün…

Demirel’i de çok çizdin, sergisini de yaptın üstelik..

Demirel’i hem çok çizdim, hem de çok çok sert çizdim. Onu Özal gibi sempatik de bulmuyordum, bir bağ kuramıyordum. Milliyetçi Cephe döneminde inanılmaz ağır şeyler çizdim. “Böyük Türkiye” adıyla kitabını bile yaptım. Defalarca iktidardan düşürülmüş, demokratik mücadele ile geri gelmiş. Türkiye’de politikacılar bir türlü emekli olamıyorlar. Ben yurt dışında cumhurbaşkanlığına kadar gelmiş ama sonra görev süresi bitince halkın arasında normal bir hayata başlayan politikacılara hep özenmişimdir. Arada fikirleri sorulursa söylerler ama hayatlarına devam ederler. Demirel’de emekli olunca Güniz Sokakta normal bir hayata başlamıştı. Onunla çok uğraşan biri olarak onu çizdiğim dönemlerin bir hesabını verip defteri kapatmak istedim. Ankara’da Doku Sanat Galerisi’nde, kendisini eleştirdiğim yayımlanmış çizimlerden oluşan bir sergi yaptım. Sergi hazırlığına sen de gelmiştin. Demirel de geldi sergiye, her bir karikatürün önünde her zamanki enerjisi ile itirazlarını, yorumlarını sıraladı. Böylece helalleşmiş olduk.

Bir gün Tayyip Erdoğan ile böyle bir şey yaşamayı hayal edebilir misin? Onu da çok çizdin.

Hayır, böyle bir şey yaşanacağını sanmam. Çünkü ne yazık ki kendini harcadı, benim yapabileceğim bir şey yok. Onu ben bile kurtaramam! Ama hayat şaşırtıcıdır, siyaset de öyle… 

Şimdi mizahtan çok mu bu uzak bir ekip yönetiyor Türkiyeyi… Hiç espri yok, şaka yok..

En olumsuz insanın bile, saklasa da gizlese de, vicdan diye bir şeyi vardır. Vicdanın altında ezilir insan. Ben öyle görüyorum, paçayı kurtarmakla meşguller, şaka ve nükte yapacak halleri de yok. 

Bu son soruydu.

Soru son olsun ama biz sohbete devam edelim.

Medya diliyle söylersek;

Sohbet bütün hızıyla devam ediyor…

0
3235
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle