12 MAYIS, CUMA, 2017

“Oysa Garip O Kadar da Garip Değildi”

Garip şiirinin kurucu niteliği olan teknik yapının bu şiiri nasıl ayakta tuttuğunu ve Garip'i var eden üç şairi birbirinden ayırmada yardımcı olacak nitelikte bir kaynak olan Bu Gece Neden Uyuyamıyorum Evimdeki Yatağımda – Garip Üzerine Yepyeni Tezler’i yazarı Erhan Altan ile konuştuk.

“Oysa Garip O Kadar da Garip Değildi”

Garip’in eleştirel değerlendirmelerine bakıldığında, genellikle, bu şiir tarzının estetik açıdan başarılı bulunmadığı dikkat çekiyor. Hatta İkinci Yeni merkeze alınarak Garip’in “imgesiz bir şiir” olduğu gibi—gerekçesini anlamanın hayli güç olduğu—bir iddia bile dile getirilebiliyor. İkinci Yeni’nin dilinin “imgeli” (ne kast ediliyor acaba?) ve bu sayede şiirsel olduğu, Garip’in ise şiirsellikten uzak olduğuna işaret ediliyor. Bu yüzden de çoğu zaman Garip, tarihsel önemi dile getirilse de, bir “çalışma nesnesi” olarak pek rağbet görmüyor. Oysa sen kitabını Garip üzerine yazmayı tercih ettin. Garip’e karşı böyle bir önyargı var ve senin gibi “şiirde deney/im”e odaklanan birinin Garip gibi bir şiiri incelemeye karar vermesinin nedenlerleri nedir?

Her şeyden önce babamın oğlu olmam, onun Garip’i (ama özellikle Orhan Veli’yi) çok sevmesi ve şiiri bana onunla sevdirmesi, benim de babama, hayatıma anlam kazandıran bu sevgi için şükran borcumu onun sevip/sevdirdiği şairle/kitapla ilgili bir kitap yazıp ona ithaf ederek ödemek istemem, yani biyografik nedenler (her ne kadar sonuç babamın çok da seveceği bir sonuç olmadıysa da). Ancak tabii bir ışık görmesem, aman ne olursa olsun deyip yazmaya kalkışmazdım.

Bizde şiir tarihi yazımının çok bakir olduğunu, fazla işlenmemiş olduğunu düşünüyorum. Niceliğe bakarsak öyle değilmiş gibi gelebilir ancak nitelik olarak fazla bir zenginlik yok ortada. Bu da, bunca üzerine titrediğimiz şiirimiz üzerine düşünmemizle, şiir düşüncemizle ilgili bir eksiklik olabilir olsa olsa. Bu düşünce eksikliğini bir göstergesi de bahsettiğin imge eksikliği “eleştirisi” herhalde. Tam da senin dediğin gibi, Garip’i küçümsemeye neden olan imge eksikliğinin (evet ne kastediliyor acaba?) Garip’i ilginç yapan öğelerden biri olduğunu düşünüyorum. Tarihsel bir benzerlik kurmak gerekirse on iki ton müziğinin içinden harmoninin dışarı sızamamasına benzer bir işlev gördü diyebilirim bu imge eksikliği (Tabii bu arada resim betimlemeleri üzerinden kurulan imgeler var bazı şiirlerde). Geçmişten gelen ve artık dilsel ve düşünsel bir duyarlığa yol açmayan imgelere, yani işlevsizleşmiş imgeye set çekti. Tarihsel imge kullanımı o setin arkasında kaldı, reset oldu. O, imgeleri nedeniyle sevdiğimiz İkinci Yeni, kanımca Garip olmasaydı bu haliyle olamayacaktı. Garip yeni bir başlangıcı mümkün kıldı, radikaldi, sadece katıksız bir serbest nazım olduğu için değil, aynı zamanda alışıldık haliyle imgeyi dışlayabildiği için. Ancak böyle bir arınma sonraki atılımı olanaklı kılabilirdi. Garip, İkinci Yeni’nin metaforlarının yönünü belirlemedi belki, ancak o metaforların vektörlerine harekete geçecekleri bir başlangıç noktası sundu.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bu Gece Neden Uyuyamıyorum Evimdeki Yatağımda’da Garip’i merkeze alsan da, asıl meselen “serbest nazım” dediğin şiire geçişe imkân verenin ne olduğunu sorgulamak. Bu yüzden de, kaçınılmaz olarak, Türkçede serbest nazma geçişte bir nirengi noktası olan Nâzım Hikmet’e de yer veriyorsun. Serbest nazmı iki dalgaya ayırmışsın. İlk dalga olan Nâzım Hikmet’in“ölçü”den kopuşu tam olarak gerçekleştiremediğini ifade ediyorsun. Bu noktada teorik bakışınla ilgili bir soru soracağım. Senin hem önceki yazılarında hem de bu kitabında metin merkezli bir bakış geçerli. Her ne kadar zaman zaman metnin toplumsal bağlamına değinsen de, nihai noktada metin kendisiyle ilgileniyorsun. Nâzım Hikmet bağlamında metin merkezli bakışa bağlı kalmak meselenin bazı noktalarının karanlıkta kalmasına neden olmaz mı?  Serbest nazmın tam anlamıyla serbestleşememesi meselesinde toplumsal bağlamın, Nâzım Hikmet’in şiirinin hem siyasi hem de edebi nedenlerle “otoriteler” tarafından bastırılmasının da etkisi yok mudur?

Sanmıyorum, Nâzım Hikmet’in serbest nazmı bana tam da onun hedeflediği serbest nazımdı gibi geliyor: gerektiği kadar nazım ve gerektiği kadar serbest. Otoriter siyasete gelmeden önce Nâzım Hikmet’in kendisi bir siyasi. Dolayısıyla siyasi mücadelesinin gerektireceği kadar bir ortaklık duygusuna ve yine mücadelenin gerektireceği kadar bir özgürlük vaadine gereksinim duymuş olmalıydı. Bu yüzden şiiri, hem bir birliktelik duygusundan (uyaktan) hem de özgürlük vaadinin gerektireceği kadar bir özgürleşmeden (ölçünün terk edilmemesinden), yani biraz nazımdan biraz da serbestten yola çıkmalıydı. Onun bir şeyleri değiştirirken neden diğerlerinde ısrarcı kaldığını kendi kendime böyle açıklıyorum. Evet, çok baskı görmüş, ömrünü hapishanelerde geçirmiş bir şair, ancak 835 Satır’ı yazdığında Sovyetler’in radikal şiir ortamının henüz etkisi altında ve üzerindeki baskı da henüz çok sert değil. Orada atabilirdi bir sonraki adımın, ancak atmamış. Diyeceksin, ama belki daha sonra bir dönüşüm, bir atılım daha gerçekleştirecekti. Olabilir, tutukluluk yılları toplumsal değişimin işaretlerini, itkilerini soğurmasının, bir tepki vermesinin önünde engel oluşturmuştur muhakkak. Ama yine de Kemal Tahir’e yazdığı mektuplardaki (kendi yaptığının doğru, diğerlerininkinin yanlış olduğu yönündeki) tutumu, böyle bir dönüşüme kapalıymış izlenimini veriyor. Buradan sonra düşünmek de spekülatifleşiyor.

Serbest nazma geçişi sorgularken, “temel soru”n şöyle özetlenebilir sanırım: Serbest nazım, yürürlükteki şiir anlayışını askıya almasına rağmen nasıl hâlâ şiir olarak kabul ediliyor? Hem ölçüleri yıkıp “serbest” adını almak, hem de buna rağmen “nazım” kalabilmek mümkün mü? Bu soruya Garip bağlamında verdiğin cevap, Garip’in kendindeki önceki şiir anlayışını yıkmasına karşın artlama ve ihtiyari araçlar dediğin dilsel “aygıtları” kullanarak “şiirsellik”i kabul ettirebildiği. Bu noktada aslında daha geniş bir çerçevede, “şiirsel kopuşlar nasıl mümkün hale gelir” sorusuna cevap arıyorsun? Burada geliştirdiğin bakış açısından, diğer şiirsel kopuş anlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Her şiirin bir grameri olduğuna, bir “düzen” terk edildiğinde kaosa, barbarlığa geçildiğinin zannedilmesine karşın aslında sadece yeni bir düzene geçildiğine inanıyorum. Bütün mesele o düzenleri bulmak bence, yoksa şiir başına toplam düzen oranında fazla bir şey değişmediğini sanıyorum. Düzen olmadan ne düşünebiliriz ne de hissedebiliriz. Belki serbestleşme düşüncesi bu dediğine iyi bir örnek oluşturur. Serbestleşme, düzen miktarını azaltmak değil, rahatsız edici bir düzenden rahat edilen bir düzene geçmek anlamına gelirdi bu düşünceye göre.

Kitabın girişinde “Garip” derken kastettiğinin 1941 tarihli kitap olduğunu belirtmişsin. Metinleri analiz ederken de yalnızca kitaptaki şiirleri ele almışsın. Ancak iddialarının bazıları kitapla sınırlı değil, Garip tarzının bütünü için de geçerli olan yorumlar yapıyorsun. Oysa üç şairin Garip tarzıyla kurdukları ilişki 1941 tarihli kitapla sınırlı değil. Bu ortak kitabın yanı sıra daha geç tarihli de olsa kendi bireysel kitapları için de uğraşıyorlar. Bana kalırsa Garip tarzı 1937 ile 1945 arasını kapsayan bir dönem ve Garip kitabının ikinci baskısında artık bu tarza devam edilmeyeceği ilan ediliyor. Yine de 1941 ile 1945 arasında hem Orhan Veli hem de Melih Cevdet ve Oktay Rifat, Garip tarzında şiirler yazıyorlar. Senin özellikle 1941 tarihli kitabı esas almanın ve bunun öncesi ve sonrasını çalışmana dahil etmemenin nedeni nedir?

Senin de dediğin gibi metin merkezli düşünmeyi seviyorum. Kendi içimde bir berraklığı böyle sağlıyorum. Sadece şiirle sınırlanan şiir düşüncesinde bir eksiklik var bizde. Mutlaka şiir, bir anlatımcılığın nehir yatağında akacak ve o nehirle birlikte ele alınacak. O kadar ki şairler de ona göre şiir yazmışlar. Mevcut biyografik çalışmaların düşünceyi bulanıklaştıran narratiflerinden de böyle kaçıyorum sanırım. İpin ucu çok kolay kaçıyor yoksa. Şiir tarihimiz üzerine yazılan kitaplara bakıyorum da çoğunun yazılma nedeni şiir tarihimizi kurgulamak değil de şiir üzerinden toplumsal tarihimizi kurgulamak. Bunlarda da ayrı bulanıklık mevcut. Gerçi hiç yapmadım da değil, ölçü kaçarken’de biçim üzerinden ayrı bir şiir tarihi kurmaya da çalıştım, ama hep şiire dönmek üzere. Ancak özellikle Garip’e yönelik çok fazla laf, daha doğrusu laf kalabalığı var. Bir de pratik yanı var metin üzerinden çalışmanın, kendi başınıza oluyorsunuz, kütüphane asgari lazım, al yanına çalışmanı, ister tatile git, ister ziyarete, her yerde çalışabiliyorsun. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Garip’in üç şairi genelde birlikte anılsa da, tarzları arasında daha başlangıçta birtakım farklılıklar olduğuna işaret edilir. Sen de özellikle kitabın sonuna geldiğinde, “liste”, “nükte” ve “soru” gibi dilsel araçların kullanılmasında şairlerin farklılaştığına işaret eden grafikler çıkarmışsın. Buna rağmen öncesinde, metinleri analiz ederken, şairler arasında hızlı geçişler yapmakta bir beis görmüyorsun. Bu noktada aslında genel durumun senin çalışmana da sirayet ettiği söylenebilir: Bir yandan bu üç şairi bir arada alma eğilimi ama aynı zamanda farklılığa işaret etme arzusu. Sence bu üç şair hangi noktalarda birlikte, hangi noktalarda ayrıştırılarak ele alınmalı?

1941 yılında basılan Garip adlı kitap üç şairin birlikte ve radikal çıkışları içinde gözlemlenebildiği bir kitap. Birbirleriyle karşılaştırılabilmeleri, ortak yanları üzerinden giderek serbest nazmın ne olduğu, ayrıldıkları yanları üzerinden giderek de teker teker bireysel eylemlerinin ne olduğunu bir çırpıda görmemizi sağlıyor. Ortak yanları, aynı zamanda onları serbest nazım yapan şiirsel ve dilsel öğeler: artlama ve ezgisel yapı. Yine kendilerini ihtiyari araçlar olarak adlandırdığım araçlara müracaat etmek zorunda hissetmeleri ortak yanları. Ancak bu kadar, bu araçları kullanırken çok farklılaşıyorlar. Mutlaka bambaşka bakış açılarından da benzeşiyor ya da farklılaşıyorlardır, ancak benim baktığım bu bakış açısında ayrımlar net görülüyor. Kendi kendime bu şairlerin daha sonra yazdıkları şiirlere gittiğimde, bu ihtiyari araçların gösterdikleri vektörlerin şairlerin daha sonraki şiirlerinin doğrultusuyla örtüştüğünü gördüm. Bu incelemeyi de kitabıma alabilirdim ama almak istemedim, kitabım kendi içinde bir bütün kalsın istedim.

Kitabın bir yerinde,  serbest nazım için söyle diyorsun: “Eski edebiyatı sadece ‘eski’ kılmakla kalmaz, aynı zamanda onu kendi sınırları, olanakları, fırsatları, tarihselliği içinde gösterir” (s. 24). Bu sözün sanki Peter Bürger’in “tarihsel avangard” kavramını yankılıyor. Bürger, tarihsel avangard hareketlerin burjuva toplumundaki sanat ve hayat ikiliğini aşmaya dönük bir girişim olduğunu, bunu açığa çıkarmak için harekete geçtiği anda, kendinden önce gelen sanat biçimlerinin hepsini askıya alması sayesinde onları tarihselleştirdiğini iddia eder. Bir saydamlaştırma ânıdır bu; sanat adına yapılan ne varsa hepsini “geçersiz kılma” arzusu ve bu sayede o biçimleri “tarih”e hapsetme. Garip’in de Türkçe şiirde benzer bir işlevi yerine getirdiği, pekala, söylenebilir. Garip’ten sonra artık vezinle, kafiyeyle şiir yazmak mümkün değil, bunlar “tarih” oluyor çünkü. Sen de kitapta birkaç yerde buna benzer iddiaları dile getiriyorsun. Buna rağmen Garip’in “avangart görülmesi”ni (s.124) yanlış bulduğunu da dile getiriyorsun. Garip’in “avangard” bağlamında ele alınamayacağını söylerken hareket noktan nedir?

Bir serbest nazım şiiri dünyanın her yerinde serbest nazım şiiridir ve onu sırf bizim de bir avangardımız olsun diye avangart olarak ele alamayız. Avangart büyük biçimsel sıçrama demek aynı zamanda. Garip’ten önce Nazım Hikmet 835 Satır’ı yazmış ve yolun yarısını gitmiş. Sıçramayı daha büyük yapabilmem için 835 Satır’ı görmezden gelmem lazım ki bu durumda bile yeterince büyük bir sıçrama yok ortada. İşte tam burada ilginç bir soru beliriyor: neden Garip’in avangart olup olmadığı sorusunun sorulduğu? Hatta daha ilginci neden Orhan Veli Kanık’ın kendini serbest nazmın dışında gördüğü? Yanıt sanırım tüm avangartlarda görülen, büyük sıçramanın algıyı zorlaması, bunun sonucunda dil ve şiirle kurulan ilişkide oluşan şok etkisinde. Garip’in sıçraması o kadar büyük değil, ancak o sıçramanın yarattığı şok dalgası büyük, çünkü öyle alımlanıyor. Modern şiirimizin doğuşu siyasi bir itkiyle gerçekleşiyor ve hep siyasalla, toplumsalla ilişkili kalıyor. Kanımca bu gelenek, Garip’e kadar gelen bu bağın yoğun dokusu, küçük değişimlerin büyük bir sarsıntıymış gibi alımlanmasına, zannedilmesine neden oluyor, çünkü ortak değerler buna bağlı. 

Kitabın son bölümünde Garip şiirini özerkleşme bağlamında ele alıyorsun. “Ölçünün verili şemasını kullanmayan bir şiire geçilmesi, serbest nazmın, din veya ulus gibi verili değerler olmaksızın ayakta duran bu öznesinin belirmesine, en azından belirmek istemesine karşılık geliyor. Kontrol edilmeyi istemeyen, kendi yaptığı seçimlerle biçimlenen bir kimlik tipi oluşuyordu”(s.100-101) diyorsun. Verili dünyanın yıkılması bağlamında bakıldığında, söylediklerine katılıyorum. Ancak meselenin bir de dilsel temsil boyutu var. Vezinden, kafiyeden kopma arzusu özerkleşme arzusuna işaret etse de, bu arzunun dildeki karşılığını da aramak gerekiyor bana kalırsa. Garip’in “verili” dili yıkma ve onun yerine şaire özgü kılınmış özerk bir dil kurma arzusunda olduğu söylenebilir mi? Sen de kitabında Garip’in ayırıcı yanı olarak dili özerkleştirme arzusunu değil de, artlama başta olmak üzere birtakım dilsel araçları öne çıkarıyorsun. Zaten Garip şiiri de böyle bir dilsel tercihi ortaya koyuyor. “Şiir her şeyden önce manadır” diyen bir anlayışın dili—İkinci Yeni’nin yaptığı gibi—özerkleştirmesi beklenemez gibi geliyor bana. Senin çalışmanın önemli yanı da, dili özerkleştirmeyen ama buna rağmen “şiir” kalmaya devam eden niteliği açığa çıkarması. Bu noktada Garip’in ölçü ve kafiyeyi yıkmak ve bu sayede şiiri özerkleştirmek gibi bir arzusu (ve işlevi) olduğu söylenebilirse de, bu iddiayı—dili de kapsayacak biçimde geliştiremediğimiz için—nisbileştirmemiz gerekmez mi?

Nisbileştirmek istemem doğrusu. Özerkleşme benim için, şairin “şiir bundan sonra artık budur” deyip bunu şiir kamusuna da bunu kabul ettirebilmesidir. İkinci Yeni’nin dili, şiirin özerkliğini şiirin dışından gelenin hemen yüzüne vuracak bir ayrıksılık içeriyor. Garip’te bu böyle değil diye bu özerkliği eksikmiş gibi görmek istemem. Şiirsel modernitemizin bu büyük ve cesur adımını daha az özerkmiş gibi görmek istemem.

Garip’in dilindeki sadeleşme Garip’i aşan bir sürecin sonucu ve nimeti. Garip’in bilinçle geldiği durum olduğu kadar Garip’in başına gelen bir durumdu da. Dilin sadeleşmesi fırsatı önlerinde bitivermiş. Sadece Garip için değil dünyanın tüm serbest nazımları için bu böyle. Fırsat, çünkü dilin daha kolay anlaşılır hale gelmesi ve bu şiirin kolayca yaygınlaşması sayesinde bu reforma direnç gösteren gövdeler eriyip gitmişler ve bu şiir de hem dönemin şimdisinde hem de şiir tarihinin geniş zamanında yerini almış.

Ama iyi bakarsak öylesine bir sadeleşme olmadığını da görürüz. Garip’in artçıları aynı sadelikle yazıyorlar, ama o şiirler kadar sevilmemişler ve Garip’in yanında biraz kuru kalmışlar. Yakalanamayan, ele geçirilemeyen özel bir dil yine de mevcut. Bunu ele geçirecek bir detektöre muhtemelen hiçbir zaman sahip olamayacağız ve bizim gibilerin yaptığı tılsım bozucu çalışmalara karşın kanımca Garip, tılsımını her zaman koruyacak ve artan cazibesiyle karşımızda duracak.

Sevgili Yalçın, sakin ve isabetli soruların, düşünmüş olsam da dile getirmediğim bir sürü düşüncemin açığa çıkmasını sağladı. Çok teşekkür ederim sana bunun için.

Bilmukabele Erhan. Soruları kitaba yönelik sorduğum için bir noktayı atlamak zorunda kaldım, onu da bitirirken söyleyeyim. Nilüfer Belediyesi bu yıl Mehmet H. Doğan adına bir şiir inceleme ödülü vermeye başladı ve ilk ödülü senin kitabın aldı. Bu hepimiz için ziyadesiyle sevindirici bir haber. Biliyorsun, ödüller genellikle yapıta değil, isme veriliyor ve çoğu zaman kişisel ilişkiler de ödül sürecinde etkili oluyor. Sen Viyana’dasın ve “edebiyat ortamı”ndan uzaktasın. Daha önemlisi de, kitabındaki analiz biçimi Türkiye açısından atipik ve görülmeyi hak ediyor. Ödülün sana verilmesi, ödül jürisinin isabetli kararı olmasının yanı sıra, ilk kez verilen bir ödülün iyi bir başlangıç yaptığı anlamına da geliyor. Umuyorum gelecek yıllarda da bu çizgiyi koruyan önemli bir ödül olur, Mehmet H. Doğan Ödülü. Bu ödül için de ayrıca tebrik ediyorum seni. 

0
2186
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle