28 AĞUSTOS, CUMA, 2015

Oslo’dan Geçerken Caz ve Edebiyat…

Bu sene 17’ncisi gerçekleşen Øya Festivali’nin programında Jo Nesbø yoktu ama, şehirde iki üç sokakta bir karşıma çıkan kitapçılarda sık sık gördüm onu. Gözlerim, Norveç’ten çıkıp yazar olarak dünya klasiği olmuş İbsen’i hiç aramadı; çünkü her yerdeydi.

Oslo’dan Geçerken Caz ve Edebiyat…

Üzerinden buharlar tüten asfaltı, beton binalarına yansıyıp ciğerleri acıtan ışınları ve buğudan seçilemeyen boğaz manzarasıyla bu yaz İstanbul’u hiç özlememişim. Hele ki egzoz dumanını soluduktan sonra öksürmeyi, gazetelerin ölüm ve katliam başlıklarıyla manşet haberlerine bakmayı, trafikte iki santim ilerlerken arabada ya da tramvayda vıcık vıcık olmayı, bir de çirkin nizamsız apartmanların arasında sıkışmış güzelim bir Osmanlı mirası çeşme gördüğümde gözümden akan yaşı... İçilmeyen kirli sularımızı... Hiçbirini özlememişim.

Neredeyse her şeye mesafeli bir insan olarak, yalnızca bir hafta kaldığım Oslo’ya öyle çarçabuk adapte oldum ki mesafemin kendimden değil, toplumdan kaynaklanan bir şey olduğunu fark ettim. Yani her şeye biraz isteksiz, bir parça tereddüt, karamsarlık ve eleştiri ile yaklaşmanın nedeni kişilik değil, toplumun sosyal, politik veyahut kentsel sorunları olabiliyormuş. (Sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin keskin çizgilerle dallaştırılmasına karşıyım.) Oslo’da bir hafta değil de tam bir ömür evim, ailem hep Norveç’teymiş gibi bir rahatlama hissederek aidiyet duygumun gelişmesine izin verdim; çünkü Norveç’te kendine, etraftaki insanlara, trafikteki araçlara, yolun döşendiği taşa, kafamın üzerine yükselen binaya, restoranda yenilen yemeğe, içilen elma suyuna bile güven duymak mümkün. Güven duymak ne güzel bir duyguymuş! 

Hayatım boyunca ülkemiz için istediğim en temel şeyi orada buldum: huzur, huzur, huzur, huzur, huzur –huzur kelimesinin çağrıştırdığı tüm sözcükleri, huzurun olabileceği her yeri –mesela kamusal hayat, mesela sokaklar, parklar ve meydanlar, mesela politika ve edebiyat, hatta her 40 metrede karşılaşılan heykeller ve mimarisi olağanüstü yapılar; ve en önemlisi kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, hatta hayata karışan -festivallere katılan engelliler, huzur, huzur, mesela göçmenler ya da farklı etnik gruplar Afrikalılar, Samiler, Kürtler veya Türkler, huzurun mümkün olabileceği başka yerler, mesela tarih, mesela kültürel kimliği oluşturan her bir öğe- yazar Henrik İbsen’in evi ya da heykeltraş Vigeland’ın bahçesi, hatta sallana sallana yürürken fastfood yiyen polisler ve askerler, huzur kelimesinin kaplayabileceği ve kapsayabileceği her bir şey, her bir kavram huzura saygı duruşunda Oslo’da. Huzur mefhumunu bu denli dolduran, bu denli tanımlayabilecek başka bir kent düşünemiyorum.

Bu yaz Oslo’da 11-15 Ağustos aralığında gerçekleşen Øya Festivali müzik ve edebiyat temasına ilişkin örneklemimdi. Aklımda çok sevdiğim Boris Vian gibi cazcı yazarlardan, polisiye yazarı ve aynı zamanda müzisyen olan Norveçli Jo Nesbø’ya referansla bir metin oluşturmak vardı. Çünkü Boris Vian iyi müzisyenlikle iyi yazarlığın öncüsü kanımca. Vian, II. Dünya Savaşı Fransa’sının entelektüel, absürd ve eğlenceli çevrelerinde bir yandan nükte yüklü ‘vokal bale’ dersleri verirken, diğer yandan ‘Günlerin Köpüğü’ gibi döneminin ötesinde bir roman yazıyor, kompozisyonlarıyla Paris caz kulüplerinin aranılan ismi haline geliyor ve yayınevi Gallimard için çeviriler yapıyor. Tam da bu dönemde Avrupa’da çok da popüler olmayan bilimkurgu türünde kitapları çeviriyor ve bilimkurgu temalı ilk parçasını besteliyor: ‘La Java martienne’. (Bu arada bilimkurgu kelimesini dilimize kazandıran sevgili yazar Orhan Duru’ya tekrar teşekkür edelim). Vian’ın multi-yeteneklerle hareketlendirilmiş hayatının özendiren yanlarından biri de savaş döneminin tüm depresifliğinden sıyrılarak aşırı üretken bir müzisyen, yazar ve çevirmen olması ve bunun yanı sıra döneminin tüm starlarıyla yan yana gelerek birlikte üretmeyi başarması: Jeanne Moreau ile filmde oynamak, Jean-Poul Sartre ile arkadaşlık ve Duke Ellington, Charlie Parker ve Miles Davis’li konserler organize etmek az şey değil! Her ne kadar bambaşka bir janrdan okura seslense de, Jo Nesbø da ‘Di Derre’ adlı pop/rock grubuyla ülkesinde çok sevilen, üretken bir yazar ve müzisyen. O da tıpkı Vian gibi, yazılarında kullandığı temaları parçalarına aktarıyor ve belki de ‘polisiye müzik’ alanında en güzel işleri armağan edecek dünyaya. 

  • Florence and the Machine
  • Jo Nesbø
  • Boris Vian

Boris Vian

Bu sene 17’ncisi gerçekleşen Øya Festivali’nin programında Jo Nesbø yoktu ama, şehirde iki üç sokakta bir karşıma çıkan kitapçılarda sık sık gördüm onu. Gözlerim, Norveç’ten çıkıp yazar olarak dünya klasiği olmuş İbsen’i hiç aramadı; çünkü her yerdeydi. Adı şehrin en güzel sokaklarında, ona adanmış müzede, Opera’da bir İbsen oyunu mutlaka oynuyor, oyunlarından karakterlerin heykelleri bir köprünün başında ya da eseri Peer Gynt’ten bir alıntı yürüyüş yaptığım yolun üzerinde. İbsen’in izini sürerek, Norveç’i huzurlu yapan şeylerden birinin, elbette kendi dilinde yazan bu kıymetli yazarı hatırlamak için elinden geleni yapıyor olduğunu düşünüyorum. Çünkü kimlik oluşturmada yani ait hissetmekte, yani güven duymaktaki en önemli kriterlerden biri geçmişin önemli şahsiyetlerini, yapıtlarını ve olaylarını hatırlamak, bilmek ve tartışmaktır.

Kimlik ve güven duygusunun toplumsal hafıza ile kesiştiği noktalardan biri de sürekli yapılan festivallerdir. Festivallerde halk bir araya gelir, kolektif bilinç ortaya çıkar kendi kendine: bir ağızdan şarkılar söylenir, yüzlerce kişi aynı alanda yemek yer, tanışır, eğlenir, binlerce kişiyle ortak zevk paylaşılır, bilinçdışı duyulan yabancı korkusu küçülür, insanlar birbirini izler ve öğrenir; ve yine ertesi yıl bu festivalin olacağını bilir. Gelecekten alınmış bir gizli kesinlik duygusu yine güvenmeyle ilintilenir. Bu ideal duruma örnek bir festival Øya. Hektarlarca yemyeşil bir kent parkındaki binlerce Norveçli dakikası dakikasına söylenilen zamanda sahneye çıkan alternatif müzik ortamının dünyaca ünlü isimleri, örneğin Beck, Florence+the Machine’i, Alt-J ya da Caribou’yu tatlı tatlı izledi. Gerçekten de, genel olarak çoğu sarışın olan kalabalığa yüksekten baktığımda, gördüğüm şey dev bir fındık ezmesi gibi aşırı tatlı bir şeydi. Festival alanında satışı yapılan yiyecekler de, bizdeki iyi lokantalarda bulunabilecek türdendi. Bol gıda, temiz hava, güzel müzik ve ne diyorduk, huzur Oslo’da.

Son olarak, Norveçlilerin neden korkunç gürültülü metal müzik türevlerinden hoşlandıklarını anladım: her şey o kadar sessiz ve huzurlu ki, bünyeye alınacak tek ‘zehir’ metal müzik. 

0
3045
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle