21 ARALIK, PAZARTESİ, 2015

Ölümden Değil, Üzerinde Çalıştığım Kitapları Yazamamaktan Korkuyorum

Umberto Eco’yla olan dostuluğundan Yaşar Kemal’le paylaştıklarına, hangi ülkelerde hangi kitaplarının sevildiğinden basın özgürlüğüne kadar pek çok şey konuştuk Orhan Pamuk’la. Buyurun kendisiyle İtalyan P.E.N dergisi için yapılan söyleşiye...

Ölümden Değil, Üzerinde Çalıştığım Kitapları Yazamamaktan Korkuyorum

Türkiye’de ve dünyada ilk romanlarınızın yayınlanmaya başladığı yıllardan itibaren sürekli artan bir ilgi ile daha geniş kitlelere ulaştınız. Bugün sanıyorum 63 dilde 13 milyonun üzerinde okuyucunuz var ve bu sayı Nobel ödülü almanızdan sonra daha da arttı. Örneğin İsveç’te en çok okunan Nobelli yazarmışsınız. Romanlarınızda ortak özellikler olmasına rağmen her romanınız farklı yapıda ve farklı kesimlerce seviliyor. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? 

Hatırlıyorum Nobel aldığım zaman ben de bakmıştım 46 dile çevrilmiştim şimdi evet dediğiniz gibi 63 olmuş, rakamlarla arttı, büyüdü ama başka yazarlara göre şöyle bir özelliğim var:  Her ülkede en çok sevilen kitabım başka. Bazı yazarlar vardır, diyelim Nabokov; herkes en çok onun Lolita’sını okur. Bizde İnce Memed; herkes Yaşar Kemal’den ilk bunu okur. O kitabın satışı yada o kitaba duyulan ilgi, ötekileri gölgede bırakır. Bunun kötü örnekleri de var: Mesela, Bizde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı böyledir: Çalıkuşu, melodramatik biraz hafif idealist bir öğretmenin aşk hikayesini anlatır; halbuki Reşat Nuri Güntekin çok daha karmaşık, zengin, ara renkleri gören hatta demonik diyebileceğmiz derin romanlar yazmış olmasına rağmen o kitabın hafifliği ve melodramatik yanı öne çıkmış ve onun diğer kitaplarını gölgelemiştir. Bende şükürler olsun ki böyle öne çıkan tek bir kitap yok! Hem ülkemde hemde dünyada en çok sevilen kitabım farklı, Türkiye’de rakamlar birbirine çok yakın; en çok sevilen kitabım daha düne kadar Benim Adım Kırmızı ve Kar’dı. Kafamda Bir Tuhaflık büyük bir hızla onların rekorunu kırdı. Mesela İspanya’da en çok sevilen kitabım İstanbul’dur ya da Fransa’da Kara Kitap çok sevilir durmadan yeni baskılar yapar ama bu kitap Anglosakson, İngilizce konuşulan ülkelerde o kadar sevilmemiştir. Benim Adım Kırmızı dünyada en çok Çin’de sattı, yarım milyona yakın; İngiltere’de en çok sevilen kitabım da budur. Amerika’da ise en çok sevilen kitabım Kar’dır. Bakın dört kitaptan bahsettik, her ülkede sevilen kitabım başka. Amerikan okurunun Kar’ı sevmesini anlıyorsunuz; çünkü onlar İslam, siyasal İslam, şiddet gibi konulara meraklılar çünkü Ortadoğu’da savaşları var. Çin’de Müslüman sayısı daha fazla olmasına rağmen onların böyle bir dertleri yok; Benim Adım Kırmızı’da anlatılan gelenek, modernlik, resim yapmak, geleneksel kültürün değişimi gibi konular onları daha çok ilgilendiriyor. Ya da İstanbul kitabı İspanyollara Barselona’yı, kendi yaşadıkları şehri, modernliğe geç eklemlenmenin sonuçlarını hatırlatıyor olmalı. Her ülke kitabımı kendi sorunlarının ışığından görüyor ve bende bu durumdan memnunum.

Gençken daha eskiye dönük, tarihsel romanlarınız ağırlıktayken yaş ilerledikçe günümüze ait romanlar mı yazmayı tercih ediyorsunuz? Benim Adım Kırmızı arada bir istisna kalsın. Yoksa bu tamamen bir tesadüf mü? Yaşanmış, tanıklık edilmiş yakın tarihe ait bir roman yazmakla, uzak tarihe ait bir roman yazıp şekillendirmek arasında bir yazar nasıl seçimler ya da tercihler yapmak zorundadır?

Doğrusu hiç düşünmediğim bir soru sordunuz bana. Acaba yaşlandıkça tarihi roman yazma hevesim azalıyor da günümüzde geçen gerçekçi romanlar yazmayı daha mı çok seviyorum? Bu soruyu anlıyorum ki özellikle Kafamda Bir Tuhaflık’tan dolayı soruyorsunuz. Bu roman, son 40 yılda İstanbul’da yaşanan hayatı, yoksul sokak satıcılarını, kendi evlerini kendi elleriyle yapanları, küçük dükkanları olanları, sokakta var olma çabası verenleri, mutfakta pek çok çocukla ezilen kadınların hayatlarını ayrıntılı ve gerçekçi bir şekilde temsil ve tasvir etmeye, büyük ölçüde araştırmaya dayanıyor. Evet, kesinlikle tarihi bir roman değil ama bir tarih bilinci var. Yani İstanbul’un son 40 yılda yaşadığı değişimi içerden görmeye çalıştım.  Kafamın ve ruhumun beni roman yazmaya sevk eden iki yanı var: Birincisi, bütün yazarlarda ressamlarda ortak olan romantik düş gücü (romantic imagination) bir başka alemi -geçmişte ya da gelecekte- başka şiirsel bir dünyayı hayal etme azmi, kararlılığı var bende, kafamda- pek çok yazarda da gördüğüm gibi. İkinci olarak ise daha belgeci, sosyolojik, antropolojik, gerçekci yanım: Bu yanımın ansiklopedik bir durumu da vardır. Bir konunun bütün cephelerini ele almaya dikkat ederim. Ele aldığım konuların birbirlerine eklenerek -kafam öyle çalıştığı için- en kısa konu bile kafamda büyüyerek yeni dallar, yapraklar veren bir ağaç gibi gelişir.

Orhan Pamuk

Orhan Pamuk

Abinizle çocukluğunuzdan beri ansiklopedi okuduğunuzdan da bahsetmiştiniz...

Evet. Çocukluğumdan beri ansiklopedi okumak benim düş gücümü çalıştırır ama kafamın bu iki yanı arasında da sürekli geçişkenlikler olduğunu söylemek gerekir ya da romantik şiirler, romantik manzaralar da ruhumu gerçekçiliğe yöneltir. Belki de en iyisi roman yazarken romantik hayal gücüm ile saymayı, anlamayı, analiz etmeyi, sınıflandırmayı ve liste haline getirmeyi arzulayan kafamın diğer yanının birlikte en güzel işbirliğini yaptığı zamanlardır.

Romantik hayal gücü derken bunu besleyen kaynaklardan biri de şiir sanıyorum...

Şiir, resim... Ama yazarken bunları şu anın sıkıntısına, günlük hayatın sıradanlığına karşı daha şiirsel, kuvvetli bir öz bulmak, hissettiğim karanlığı yazdığım metinlerin bir parçası kılmak adına bütün bu arzuları duyarım. Yazarlık benim için günlük hayatın sıkıcılığına karşı ayakta duran hayal gücümü açmamın da bir yoludur aynı zamanda.

2009 yılında Ca Foscera Üniversitesi’nde ders vermek üzere bir süreliğine Venedik’e  gittiniz değil mi?

Evet, 2009 yılında Ca Foscera Üniversitesi’nde bir ay karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdim. Çok mutlu bir dönemdi hayatımda. Çok güzel hatıralarım var. Bir kere sabah erkenden kalkıp okula giderken Gondola binmek dünyanın en büyük zevkiydi. Gondolcular da çok aksiydiler, derse geç kalıyorum, geçir karşıya derdim, birkaç euroya para demez, kötü kötü bakarlardı bana. Ya da bir Gondolla karşıya geçip bir Venedik kahvesinde işe giden insanlarla kahve içip üniversiteye gitmek çok mutlu ederdi beni. Üniversitenin binaları, büyük aynalı salonları... Bana kalırsa öğrencilerimin hepsi de özeldi, onlar Venedik’te öğrencilik yapan özel mutlu insanlardı. Derslerde, Colombia’da verdiğim dersler gibi, en çok sevdiğim roman konularından söz açar, mesela Henry James’ten, onun Venedik günlerinden bahsetmeye çalışırdım.

Peki yeri gelmişken Umberto Eco’yla olan dostluğunuz ve İtalya’ya hakkında başka neler söylemek istersiniz?

Umberto Eco’ya çok büyük bir sevgim ve saygım var. İstanbul’da evime, yazıhaneme de geldi, babamın oturduğu koltuğuma da oturdu. Fotoğraflar çektirdik. Hatta babamın oturduğu koltuğa oturduğunu görünce kendisine bu koltuk babamındır dediğimde, o da bana “Ben de zaten senin baban yaşındayım” diye cevap vermişti, gülüşmüştük. İtalya’ya her gidişim benim için mutluluğa gitmek gibidir. İki yılda bir bienale gidiyorum. Her sene baharda -bir arkadaşım vardır, Almanya’dan gelir- onunla buluşur, İtalya’da bir hafta bir şehri ziyaret ederiz. İtalyan kültürüne kendimi çok yakın hissederim. Benim Adım Kırmızı romanım aslında biraz da Rönesans’ı anlamak, onu ruh olarak çok yakın hissettiğim İtalyanlar üzerinden araştırmak, düşünmek dürtüleriyle yazılmıştır. 1969 yılında İstanbul’da liseyi bitirirken Floransa’da mimarlık okuyan bir Türk bizim liseye gelmiş İtalya’da mimarlık okumanın ne kadar iyi bir şey olduğunu; benim mimarlık okumaya niyetli olduğumu görünce uzun uzun anlatmıştı bana. “Floransa’nın bir sokağında aşağı yukarı yürüyen hemen herkes mimar olmaya karar verir” demişti. O kişiyi dinlemediğim için çok pişmanım. Herhalde İtalya’da mimarlık okusaydım mimar olurdum. Türkiye’de mimarlık okuyup sonunda romancı olunuyor.

Kafamda Bir Tuhaflık, Türkiye’de büyük bir ilgiyle beş ayda çeyrek milyon sattı ve beşinci baskıya ulaştı. Türkiye’de en çok satan kitabınız Benim Adım Kırmızı bu sayıya 20 yılda ulaşmış. 60’lardan başlayan köyden kente göç hareketi bağlamında bir boza satıcısı olan Mevlut’ün ve ailesinin çevresinde İstanbul’un geçirdiği kentsel dönüşümü, yarım asırlık bir dönemde bugünlere kadar inceliyorsunuz. Adeta geride bir sosyolog, araştırmacı titizliğiyle kayıt altına almak istediğiniz bu değişimler, kronolojik olarak, dönemin siyasi, sosyal çalkantılarıyla iç içe işleniyor: Bu romanda mizahı öğeler diğer romanlarınızdan fazla… Bu romanın oluşma serüvenini kısaca bize anlatır mısınız

Bu romanda sizin konuşurken bahsettiğiniz sosyal gerçekçi yazarların durumuna düşmek istemedim. Zor hayat koşullarının altında yaşayan ülkenin insanlarını çok iyi niyetlerle anlatırlar ama bu iyi niyetlerle de romanları biraz yalınkat olur. Yoksulluklarından dolayı melodramatik duygular uyandırmaya yönelik yaratılır bu romanlar. Ben roman kahramanlarımı, örneğin Mevlut’u gelişmiş bir birey anlamında ele alarak anlatmak istiyordum. Benim sorunum hem her anlamıyla özel bir ruhu anlatmaktı hem de İstanbul sokaklarında var olmaya çalışan yoksul bir kişiyi resmetmek isteğiydi. Kişinin yoksulluğu ile bireyliği arasında bir çelişki değil bilakis zenginleştirici bir ilişki olduğunu göstermek istiyordum: İşte burada romantik düş gücü ya da tarihi roman yazma dürtüsü giriyor devreye; kahramanımı yalnızca yoksul değil, kafası tuhaf, mizahı, eğlenceli, güldüren ve karanlık bir dünyayanın içinde de görmek istiyorum.

  • Orhan Pamuk annesi Şekure’nin kucağında ve abisi Şevket Pamuk ile birlikte.
  • Orhan Pamuk(sağda), babası Gündüz, annesi Şekure ve abisi Şevket.

Orhan Pamuk(sağda), babası Gündüz, annesi Şekure ve abisi Şevket.

Ya araştırma dürtüsü?

Evet, araştırmalar yaparak yazan bir romancıyım. Aslında her romancı böyle yazmalı. Benim Adım Kırmızı gibi bir roman yazdığımda eski minyatürlere, el yazmalarına, resimlere bakıyordum. Kar romanı için kuzeydoğu Anadoludaki Kars şehrine gidip bir süre orada yaşadım. Bu kitaptaki araştırmalarım aslında benim de içinde bulunduğum geçmiş bir 40 yıl ile günümüz arasında, İstanbul’da geçiyor. Ben bu 40 yılda İstanbul’da bizzat yaşadım. Fakat romanda anlatılan sokakları, insanları, mahalleleri, bütün bu dünyanın değişimini dışarıdan gördüm, sokaklarda yoğurtculuk, pilavcılık yapan, büfelerde çalışan, iş arayan, seyyar satıcılık yapan, evinde pişirdiği yemeği el arabası ile şehrin bir başka noktasında satan, pek çok lokantalarda garsonluk yapan, lokanta sahipleri ve garsonlarla yada düğün salonu sahipleriyle, işletmecileriyle ve bunun gibi pek çok değişik meslek sahibiyle bire bir görüştüm. Bu görüşmelerin bana ne kadar çok şey öğrettiğini size anlatamam! Şehirde yaşadığımız hayatın zenginliğini, bütün renkleriyle görmek kadar, bu konuşmalar bana, roman kahramanlarımın hayatlarına çok saygılı olmayı, çok küçük ayrıntılara dikkat ederek onlara çok özenli yaklaşmam gerektiğini de öğretti. Bu roman insan hayatlarının zorluğu, derinliği karşısında bir romancı olarak bana alçakgönüllü olmayı, her şeyi görmeyi, adil olmayı da öğretti..

Bu her zamankinden de çok yaptığınız bir şey oldu sanırım sizi değiştirdiğini de söyleyebilir miyiz bu romanın?

Evet. Beni biraz değiştirdi. Her zaman söylerim bir romancının işlevi kendi hikayesini başkalarınınmış gibi, başkalarının hikayesini de kendi hikayesiymiş gibi anlatabilmesinde yatar. Bu bağlamda dünyaya görüştüğüm insanların gözünden onlarla özdeşleşerek, o dünyanın, günlük hayatın sorunlarını, ekmek derdi, siyasi yada manevi sorunları kahramanların gözünden bakarak anlatmaya çalışırım.

Son bir yılda Türkiye’de 100 den fazla gazeteci, yazar hakkında Erdoğan karşıtlığı dolayısıyla dava açıldı. Freedoom House en son raporunda Türkiye’yi basın özgürlüğünde yarı özgür sınıftan özgür olmayan sınıfa indirdi. Bir yazar olarak Türkiye’deki en son gelişmeleri nasıl karşılıyorsunuz? Örneğin artan tutuklamalar, sansür?

Bütün uluslararası kuruluşların da altını çizerek gösterdiği gibi düşünce özgürlüğünde kötü vaziyetteyiz. Yazara saygı, fikre, düşünce özgürlüğüne saygı bizim kültürümüzde yok denecek kadar azdır. Küfürler, hakaretler, suçlamalarla sustururlar yazarları. Şunun altını çizmek isterim. Bu Batı’da sanıldığı gibi en son hükümetin keşfi değildir. Ben kendimi bildim bileli bu böyleydi. Ne yazık ki asker destekli laik siyasal partiler iktidardayken de yazarları içeri tıkarlardı, sözlerini keserlerdi, işten atarlardı şimdi de aynı şey devam ediyor. Yine aynı şekilde asker destekli laik partiler iktidardayken de başka zengin gazete patronlarının kolunu bükerek istenmeyen yazarları işten attırırlardı şimdi de aynı gelenek var. Türkiye’deki bu hoşgörüsüzlük ruhu ortamını Türk seçmenleri değiştirmedikçe siyasal partilerden hangisi iktidara gelirse gelsin bir şey değişmeyeceğini de ne yazık ki görüyoruz.

  • Orhan Pamuk
  • Orhan Pamuk ve Erkut Tokman

Orhan Pamuk ve Erkut Tokman

Bu yıl büyük romancımız Yaşar Kemal’i yitirdik. Yaşar Kemal’le yakın dosttunuz. Bir demecinizde “Onunla uzun yürüyüşlere çıkar siyaset ve edebiyattan konuşurduk, engin bilgisinden dolayı onu kıskanırdım” diyorsunuz. Mesela siyaset hakkında neler paylaşırdınız? 

Yaşar Kemal benden 30 yaş büyüktü. Gençliğimde benim ilk kitaplarım Fransa’da  Gallimard’da onunkilerle birlikte yayınlanmaya başlayınca, o bende özel bir şey olduğunu düşünmüş ve beni aramaya başlamıştı. Belki de benim yaşıtım yazarlardan daha çok bana ilgi gösterdi ve arkadaşlık ettik. Ben bu arkadaşlığa daha çok hevesliydim. Bazen arar “Orhan, gel!” derdi koşa koşa giderdim ona. Günün siyasi sorunları, edebiyat dünyası, gaddar İstanbul yayıncıları hakkında dedikodulardan, bunun gibi şeylerden bahsederdik, bu bir. İkinicisi, romancının günlük hayatı, sen kaç saat çalışıyorsun, ben kaç saat çalışıyorum, kağıda mı yazıyorsun gibi şeyler konuşurduk. O Abant’a gidip otellerde yazardı örneğin, bir kitap için bir eve kapanır kimseyi görmezdi. Benimse asıl sevdiğim üçüncü konumuz olan Yaşar Kemal’in hatıralarıydı. Adana’daki gençliği, daha doğmadığım ya da çocuk olduğum 50’lerdeki tanıdığı binlerce insan, kıskandığım konu bu insanlardı, onun benden 30 yıl evvel geliştiridiği ilişkiler, Adana’dan İstanbul’a gelen ahbaplarıyla olan yakınlığı, lokantalarda, dükkanlarda, mahallelerde yürürken karşısına çıkan tanıdıklar... Ne kadar çok tanıdığı vardı! Ne kadar çok kolayca insanlarla arkadaşlık kuruyor, şakalaşıyor, ne kadar açık ve saydam biri diye de taktir ederdim. Çok konuşurduk siyaset, ama onu da söyleyeyim siyasi konuşmalarımız teoriden çok, kötü adamlara küfür etmekten ibaretti. Türkiye’de kötülükler hep siyaset üzerine yapılır; O böyle yaptı, o beni şu duruma düşürdü gibi... Okurlarımız bunu teorik sanmasın, o faşist, bu bilmemle diye daha ağır küfürlerle devam ederdi konuşma. Ölümünün ardından bunları söylemiş oldum size.

Son olarak size şunu sormak isterim: Belki ulaşmak istediğiniz pek çok başarıyı elde ettiniz ve etmeye devam ediyorsunuz ama Orhan Pamuk bundan sonra yazar olarak neler hedefliyor? Örneğin yazarlık kariyerinizde çok farklı bir adım atmayı düşünür müsünüz? Hiç denemediğiniz bir türde eser vermek ya da değişik bir türde roman yazmak gibi? Mesela fantastik bir roman ya da bilimkurgu? 

Yıllardır üzerinde notlar aldığım en azından 10 kitabım var. Yaşlandıkça ölümden korkmuyorum ama bu kitapları yazamamaktan gerçekten korkuyorum. Çok özendim onlara. İnsanlar hayatlarının sonuna gelince biraz ayaklarını uzatıp azıcık dinleneyim derler, benim durumum ise tam tersi; çünkü yapmak istediğim şeyler, notlarını aldığım ve yazmak istediğim kitaplar için vakit azalıyor. Daha çok çalışmak istiyorum. İçimde, pek çok kitabımda da söylediğim gibi -ben gençliğimde hep ressam olmak istemiştim- sürekli dirilmek isteyen ölü bir ressam var. Hatta son yedi sekiz yılda dirildi ve biraz resim yapıyorum. En önemlisi resimle yazıyı birleştirecek biçimler, formlar, yaratıcı şeyler ortaya çıkarmak istiyorum. Yazıyla resmi görsel sanatlarla birleştiren şeyler yapıyorum. Fantastik ya da bilimkurgu roman yazmak gibi bir şey şu anda aklımda yok. 

2
6810
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Kemal Erdogan
30.12.15
16:09
LOVE IT
Kemal Erdogan
30.12.15
16:09
LOVE IT